2007 Yılına Girerken İki ‘Köpük’ 1 – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

“Soğuk Savaş”ın ardından oluşan gerçeklik içinde ortaya çıkan iki eğilim, 2000’li yıllarda, hızla bu gerçeklikten koparak biri siyasi, diğeri mali iki spekülatif köpük oluşturmaya başladılar.

Bunlardan biri uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan “tek kutupluluk” eğilimi. Bu eğilim, George Soros’un vurguladığı gibi (The Atlantic Monthly, Aralık 2003) 11 Eylül’den sonra bir “Amerikan üstünlüğü köpüğüne” dönüştü. İkincisi ise 1990’larda hızlanan mali genişleme eğilimine ilişkin. Bu eğilim, 1990’ların sonunda, iki borsa krizinden geçtikten sonra 2000’lerin başında daha da hızlanarak, Michael Rubin’in deyimiyle, “adeta hayal edilmesi olanaksız büyüklükte” bir spekülatif köpük yarattı. 2006 sonunda oluşan görüntü, bu “köpüklerin” ikisinin de, şimdi genleşme sınırlarına ulaşarak patlama noktasına geldiklerini düşündürüyor.

Başlamadan biten rüya: İmparatorluk
“Soğuk Savaş” bittikten sonra, bir ABD merkezli, “tek kutuplu dünya” olasılığı gerçek bir eğilim olarak şekillendi. ABD dış politika kurumları, bu eğilimi güçlendirmek için harekete geçerken Fransa, Almanya, Çin ve Rusya gibi ülkeler ise dış politika tercihlerini, bu eğilime karşı ve “çok kutuplu” bir dünyadan yana yapıyorlardı. 1990’larda, Clinton döneminde, bu tek kutuplu dünyaya, artık uluslararasılaşan Amerikan kültür endüstrisinin de özel katkılarıyla, “küreselleşme” (Washington Mutabakatı altında mali genişleme) ve “teknolojik devrim” (Yeni Ekonomi) üzerinde yükselen bir hegemonya (benimsenen bir liderlik ve rakipsiz bir askeri güç) yoluyla ulaşılmaya çalışıldığını gördük.

Ancak yine gördük ki, Asya Krizi, “Washington Mutabakatı”nın, internet şirketleri krizi de “Yeni Ekonomi” söyleminin dayanaklarını yıktılar. ABD de giderek, dünyayı daha çok askeri gücünün merceğinden görmeye başladı: “ABD en uzun boylu, öyleyse en uzağı gören ülkeydi”… Böylece, tek kutuplu dünya eğilimi gerçeklikten kopmaya, giderek siyasi anlamda bir “spekülatif köpük” oluşturmaya başladı. Bu köpüğün en çarpıcı belirtisi de, “yeni muhafazakarların”, “Yeni Amerikan Yüzyılı” teması altında hazırlayarak 2000 yılında yayımladıkları, 11 Eylül’den sonra Bush yönetiminin de dış politika doktrini olarak benimsediği imparatorluk projesiydi. Bundan sonra sürecin tam bir fanteziler resmi geçidi olarak ilerlediğini gördük. Afganistan yeniden yapılandırılacak, Irak’ta adeta “panayır gezintisi kolaylığıyla” demokrasi kurulacaktı. Pentagon uzmanlarından Thomas Barnett “Çekirdek ve Çatlak” teorisini ortaya atıyor (Esquire, Mart 2003), Irak’ın bir başlangıç olduğunu açıklıyordu. Condoleezza Rice, “rejim değişikliği bekleyen” 60 kadar ülkeden söz ediyor, Beyaz Saray bünyesinde, Yeniden İnşa Bürosu adı altında bir sömürgeler bakanlığı bile kuruluyordu.

11 Eylül’den bu yana hep vurgulamış olduğumuz gibi, ne bu imparatorluk atağının bir başarı şansı ne de Irak’ta ABD için bir zafer olasılığı vardı. Şimdi, Baker Hamilton Irak Çalışma Grubu (IÇG) Raporu gelinen noktada ABD Irak politikasını “olmuyor”, “çöküş”, “felaket” sözleriyle betimliyor; Bush yönetimi, bölgeye yıkmaya gittiği ülkelere, adeta “Irak’tan sonra sıra size gelecekti,ama olmadı, saplandık kaldık, bize yardım eder misiniz?” demeye zorluyor. Bu önerilerin, dış politika tartışmalarının sınırlarını belirlemek, sapmaları engellemek amacıyla yaratılan, hazine tarafından finanse edilen, üyeleri bizzat başkan tarafından atanan, United States Institute of Peace’in kurduğu bir grup olan IÇG tarafından yapılıyor olması (Mark Rothschild, Antiwar, 09/12/06) köpüğün patlamaya başladığını, bu arada Bush-Cheney ikilisinin de ilahlara kurban edilmek üzere olduğunu gösteriyor. Ancak Pentagon tarafından hazırlanmakta olan bir ikinci rapor, bu “günah keçilerinin” direneceğini de gösteriyor. Kısacası “köpük patlarken” etrafa epey pislik bulaşacak gibi…

Hızla kayan zeminler
Bu “köpük” ABD’ye pahaliya mal oldu. Nitekim, ABD Irak’ta yenildi, Afganistan’da tek kutupluluktan vazgeçerek NATO ve müttefiklerine dayanmaya başladı, ama buradada bir zafer gündemde değil. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi bölge halkına demokrasi hediye etmek yerine, siyasi İslamın daha da radikalleşmesine, ABD düşmanlığının daha da radikalleşmesine, ABD düşmanlığının daha da yayılmasına, “şer ekseni” ülkelerinin bölgesel etkisinin daha da artmasına hizmet etti. Bu sırada, Avrupa tekrar Ortadoğu’ya geri dönmeye başladı (Dominic Moisi, Project Syndicate, 07/12). Council on Foreign Relations’ın direktörü Haas da “Ortadoğu’da ABD döneminin kapanmakta olduğunu” yazıyor (Foreig Affairs Kasım/Aralık 2006).

ABD’nin arka bahçesi Latin Amerika’da ABD karşıtı solcu-halkçı rejimler şekilleniyor, hatta Venezüealla’da Chavez aktif olarak, yerel ve küresel çapta bir ABD karşıtı blok inşa etmeye çabalıyor. Wall Street Journal, bu gelişmeleri, “ABD’nin yeminli düşmanları, komünistler ve İslamcı radikalerin ittifakı” olarak algılıyor (09/12). Üstelik Latin Amerika artık, Çin’in ekonomik, siyasi etki alanı oluşturmaya başladığı, Rusya’nın ABD karşıtı ülkelere silah satmaya başladığı bir bölgedir. Dahası, Nixon döneminde, büyük çabalarla SSCB’den uzaklaştırılan Çin’in, şimdi, enerji piyasalardan Orta Asya’daki güvenlik örgütlenmelerine kadar bir seri girişimle Rusya ile yakınlaşmaya başladı. Bu yakınlaşma üzerinde oluşan Şanghay Örgütü’nden aldıkları destekle, Kırgızistan ve Tacikistan, ABD’den üslerini topraklarından çıkarmasını talep edebiliyorlar. Bu sırada Ukrayna yeniden Rusya’nın etki alanına girmeye, bu gelişmelerin ortasında, Rusya da, enerji piyasalarındaki konumundan faydalanarak Avrupa’dan Çin’e kadar uzanan bir bölgede adeta jeopolitik bir “menşete” haline gelmeye başlıyor (Joseph Stroupe, Asia Times, 22/11/06).

Ortadoğu’da İsrail Avrupa’yı yeniden keşfederken, Asya’da, Güney Kore’nin, Kuzey’le ilgili sorunlarını çözmek için Çin’e dayanmaya başladığı, Ortadoğu’da petrol zengini ülkelerin petrol gelirlerini değerlendirirken giderek Asya’ya yönelmeye başladıkları, Çin’in Ortadoğu’ya girmenin yanı sıra ülkeden ülkeye krediler yoluyla Afrika’da yeni bir nüfuz alanı oluşturmakta olduğunu da görüyoruz (Financial Times, 08/12). Özetle, karşımızdaki görüntünün ana karakteri, “tek kutupluluk” eğilimi “spekülatif bir siyasi köpüğe” dönüştüren imparatorluk projesi yüzünden ABD’nin tüm geleneksel etki alanlarında, ayağının altındaki zeminin kaymakta olmasıdır. “Köpük”, tek kutupluluk eğilimini, tümüyle ortadan kaldıracak yönde deliniyor.

İkinci köpüğe gelince, bu da, doların uluslararası konumunu tehdit ettiği için ABD hegemonyasının geleceğini çok yakından ilgilendiriyor. İkinci köpüğün çapını hayal edebilmek için mali piyasaların en tehlikeli enstrümanlarından, kredi türevlerinin hacminin 1987’den bu yana yüzde 23.102 (yanlış okumadınız, yüzde yirmi üç bin) artarak dünya hasılasının yüzde 772.8’ine ulaştığını görmemiz yeterli. Dünya, üretim kapasitesini 7 katından daha büyük bir kredi köpüğü üzerinde duruyor. Daha ne kadar durabilir? Duramadığı takdirde neler olabilir? Çarşamba günü tartışacağız.