YÖK: Böyle Başa Böyle Tarak-Fikret Başkaya

Size bir açılış töreninden söz edeceğim. Bakalım bunun neyin açılışı olduğunu tahmin edebilecek misiniz?
“… törene İstanbul Valisi Muammer Güler, I. Ordu Komutanı Orgeneral Fethi Tuncer, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Hava Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Abidin Ünal, Kuzeydeniz Saha Komutanı Koramiral Uğur Yiğit, emekli generaller Kemal Yavuz, Necdet Timur, Nejat Müldür, İdris Koralp ve Engin Hoş’tan oluşan protokol katıldı”.
Bu neyin açılışıdır? 1. Bu bir askerî tesis açılışıdır; 2. Emekli subaylar için lokal açılışıdır; 3. Belediye- ordu işbirliğiyle yapılan gaziler için huzurevi açılışıdır; 4. Hiçbiri… Evet, doğru cevap hiçbiri olacak… Bu, İstanbul Üniversitesi’nin 2006-2007 öğretim yılı açılış töreniydi… Şu cunta şefi Kenan Evren’e fahri hukuk doktorası [docteur honoris causa] veren Türkiye’nin en köklü ‘üniversitesi’ yani… Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlete kapıkulu yetiştiren Enderun vardı, şimdilerde o işi kapısında üniversite yazan ama adından başka üniversiteyle ortak yanı olmayan yüksek meslek mektepleri yapıyor. Kadir Cangizbay, Özgür Üniversete Forumu(1) dergisinin ‘Üniversite özel sayısındaki “Görevimiz Koruma” başlığını taşıyan yazısında bir anektot aktarıyor: ” Bundan iki yıl önceydi. Muğla Üniversitesi’nin ‘Sosyoloji Günlerindeydik’ Kıdemli profesörlerden birine ‘Hiçkimsenin Cumhuriyeti’ni imzalayıp verirken, “bak ağbi, çok güzel bir kitap n’olur oku” dedim; cevap şu idi: ” ben senin neler yazacağını biliyorum; ama şimdi zaman sosyoloji yapma zamanı değil, Cumhuriyeti koruma zamanı”. Cangızbay söyle devam ediyor: ” Hoca’nın korumaya soyunduğu Cumhuriyet’te,. zaman hiçbir zaman sosyoloji yapma zamanı olmayacaktı; zira, aslında, anayasal öncülü darbeci- başı’ndan cumhur’a başkan çıkarmak olup, ‘Cuma hutbesi’nden ‘bilim’e, her şeyi sadece ve sadece kendisinin korunmasına endekslenmiş sürekli bir seferberlik ve teyakkuz rejimiyle karşı kaşıyaydık ve işte alın bakın/okuyup görün, öncelik korumaya verilmeliydi, ‘bilim nasıl/ne olur…” diyor. Bir üniversite açılışında, üst dezey siyasetçilerin, generallerin, valinin, belediye başkanının ne işi var?. Bir kere üniversite açılışı sancak töreni gibi birşey değildir. Akademik yılın açılışı için öğrenci ve öğretim üyeleri o kurumun bir antifisinde toplanır, en kıdemli/ en saygın, ya da genç ve parlak bir öğretim üyesi ister güncel, isterse teorik bir sorunla ilgili bir sunuş yapar, oradan öğrenciler ve öğretim üyeleri anfilere, sınıflara, laboratuvarlara… dağılırlar… ve içerde sivil polisler cirit atmaz, polis, jandarma, ‘çevik kuvvet’ terör estirmez… Fakat, TC’nin niteliği hakkında azıcık fikir sahibi olanlar için [ki maalesef bunların sayısı çok değildir] üniversite denilen kurumların açılışının askerî garnizonlardaki törenlere benzemesi şaşırtıcı değildir.

O halde asıl soruyu tartışmaya başlayabiliriz. YÖK gibi bir u’cûbe neden bu kadar kolay dayatılabildi? Neden çeyrek yüzyıldır yerinde duruyor? Neden ‘tepkiler’ taşı yerinden oymatmaktan âciz? Neden [küçük bir azınlık dışında] öğrenciler bu kışla düzenine itiraz etmiyorlar? Neden üniversite kavramının inkârı olan YÖK’ü öğretim üyeleri bu kadar kolay içine sindirip uyum sağlaya bildiler?

Bir kurumun üniversite adını hak edebilmesi için olamzsa olmaz koşullar vardır: Bir kere üniversite özerk olacak, kendi kendini yönetecek -zira kendi kendini yönetemeyen bir üniversite mümkün değildir- kendine özgü bir tarzı, üslubu, geleneği olacak, kendini [ kendine uygun yöntem ve araçlarla] savunabilecek, üniversitede yapılanlar toplumdaki özgürleşme mücadelesiyle örtüşecek/çakışacak, üniversite üyeleri de bilim namusu ve entellektüel dürüstlüğe sahip olacak, açıkça gerçeğin safında yer alacak, aslî misyonunun gerçeğin peşine düşmek, gerçeğin üstünü örten perdeyi kaldırmak olduğunun bilincinde olacak, memur bilinci, kapıkulu kafası taşımayacak, her türlü egemen odaktan uzak duracak, vb. Elbette gerçek dünya’da durum yukarda sözünü ettiğimizden çok farklıdır. Gerçek dünya’da ekseri ileri sürüldüğü gibi üniversite denilen kurumlar her türlü sorunun özgürce tartışalabildiği, ‘evrensel bilim’ üretilen kurumlar değildir . Bunun tam tersi doğrudur: üniversite denilen kurumlar herşeyin sınırsız tartışılabildiği değil, her türlü özgür düşüncenin boğulduğu kurumlardır. Peki neden? Eğitim kurumları isterse üniversite olsunlar, devletin, egemen sınıfın çıkarlarını gerçekleştirme misyonuna koşulmuşlardır. [Fakat, bilimsel bilginin niteliğinden ötürü, bilim adamınının/kadının bilimsel çabasanı bütünüyle engellemek hiçbir zaman mümmükn değildir.] Bunların özerklik katsayısı da, bilim üretme yetenekleri de ‘genel toplumsal durumdan’ bağımsız değildir. Toplumun demokratiklik düzeyiyle üniversitelerin özerkliği arasında bire bir ilişki vardır. Bu gün dünya’da geçerli durum [dün de olduğu gibi] idealize edilen, tevatür edilen üniversitenin çok uzağındadır. Kaldı ki, giderek,/geçerli/ bilinen anlamdaki her türlü üniversite kavramı da artık ortadan kalkıyor. Üniversiteler tam bir şirkete dönüşüyor. Başka türlü söylersek, üniversiteler sadece devlet aygıtına ve sermayeye ‘yetişkin işgücü’ sağlayan, egemen/ resmi ideoloji üreten kurumlar olmaktan öte, özelleştirme çılgınlığıyla tipik birer kapitalist işletmeye dönüşüyorlar… Bu tür bir gelişme sadece üniversite kavamı bakımından değil, bilimsel faaliyetle ilgili de ciddi sorunlar yaratma istidadı taşıyor. Yegane amacı sömürü, kâr, daha fazla zenginleşme olan, hiçbir insanî-etik kaygı taşımayan bir kapalist işletmenin, üniversite sayılması artık mümkün değildir. Bu yüzden. Doğası ve misyonu gereği üniversite ancak kamusal bir faaliyet alanı olarak var olabilir.

12 Eylül cuntasının bir dayatması olan olan YÖK’ün üniversitelerde önemli tahribat yaptığı doğrudur. Gerçekten 12 Eylül öncesinde gerçek bir üniversiteye yaraşır, gerçekten bilimsel kaygılar taşıyan odaklar oluşmaya, filizlenmeye başlamıştı. 12 Eylül cuntası ve Yökle bu odaklar ezildi. Fakat bu durum bazı soruların sorulmasına engel olmamalıdır. Türkiye’de hiçbir zaman ‘bilinen anlamda’ bir üniversite mevcut olmadı. Zira, böylesine bağnaz, böylesine boğucu bir resmi ideolojinin geçerli olduğu ‘otokratik veya yarı-otokratik bir rejimde, üniversite varolamazdı. Böylesi bir yapı ve zihniyet, özerk kurum ve özerk kafaların varlığına izin vermediği için… Elbette bu durum kapısında ‘üniversite’ yazan kurumların varolmadığı anlamına gelmez. Eğer 12 Eylül 1980 öncesi dönemde üniversite gerçekten üniversite olsaydı, birincisi YÖK dayatılamazdı, en azından bu kadar kolay dayatılamazdı; ikincisi, dayatılsa bile bu kadar uzun ömürlü olamazdı. Üniversite üyelerinin çoğunluğu memur kafası değil de bilimci [bilim insanı] kafası taşıyor olsalardı, bilim namusu ve entellektüel dürüstlüğe sahip olsalardı, YÖK’ü dayatmak bu kadar kolay olmazdı. Öğretim üyeleri, öğrenciler ve üniversite personeliyle birlikte “biz bu kışla düzenini içimize sindiremeyiz” deme cesaretini ve basiretini gösterebilselerdi, ve öğretimi boykot etme, söz konusu kurumları işlemez hale getirme tehihidinde bulunabilselerdi, cunta yüzbinlerce öğrenciyi, milyonlarca aileyi karşısına almakta zorlanabilirdi. Herşeye rağmen YÖK düzeni dayatılsa bile, yasa pekâlâ sabote edilebilir, işlemez hale getirilebilir, en azından çeyrek yüzyıl varlığını sürdüremesi engellene bilirdi…


Hırsızın hiç kabahati yok mu’ denmiştir…

YÖK’e bir bilimci [bilim insanı] tavrıyla karşı çıkmak bir yana, dönemin üniversite rektörleri ve akademi başkanları, cuntayı ilk kutlayıp, cuntanın beş üyesi karşısında ilk esas duruşa geçenler arasındaydı. Öğretim üyeleri meslektaşlarını cuntaya ihbar etme yarışına girdiler. Tüm yasalar gibi üniversite yasasının da değişeceği belli olduğunda, yeni yapıda bir post kapmak, rektör, dekan, vb. olmak için askerlere nasıl kulis yaptıkları biliniyor… Cunta yönetimine danışman olma, bürokraside bir post kapma yarışına girdikleri de. Bilimle ilgileri taşıdıkları ünvanlarla sınırlı olan, bilim namusu ve entellektüel dürüstlüğün ne olduğundan habersiz bu taife’nin YÖK’le bir sorunu olabilir miydi? Elbette YÖK’e karşı duran çok küçük bir azınlık vardı ama onların gücü, taşı yerinden oynatacak ağırlığa sahip değildi. Kaldı ki, onlar arasında da resmi ideolojiye cepheden karşı olanların sayısı bir elin beş parmağını geçmezdi. Bu durum, yani bir üniversiter gelenegin olmayışı, YÖK’ün hem neden bu kadar kolay dayatıla bildiğini, hem de neden bu kadar kalıcı olduğunu açıklıyor. Tüm modernist görüntü ve söyleme, kurum ve mekanizmalara rağmen, Türkiye gibi devletin kutsal sayıldığı, “Eski Rejimle” radikal bir hesaplaşma yaşanmadığı, özerk yapı ve kurumların yaşamasına izin verilmediği, özgürlük ve demokrasi bilincinin bu kadar cılız olduğu bir ülkeye YÖK yakışırdı elbette… Böyle başa böyle tarak, böyle kiliseye böyle papaz denmemiş midir? Böylesine boğucu/kapsayıcı bir resmi tarih ve resmi ideoloji, MGK gibi bir kurum, cunta anayasası ve onun yüksek öğretim kurumlarıyla ilgili ünlü 130 ve 131’inci maddeleri varken, devlete dair sayısız tabular ve dokunulmazlıklar yerli yerinde durur ve kıskançlıkla korunurken, tarihinde bir modernite devrimi ve aydınlanma yaşamamış bir rejimde YÖK gibi bir kurulun varlığı neden şaşırtıcı olsundu?

Şimdilerde öğretim üyelerinin ezici çoğunluğu, özelleştirmeden ve eğitimin metalaşmasından pay kapma peşinde olduğuna göre, YÖK’ü defetme işi öğrencilere kalıyor. Onların YÖK’ü ortadan kaldırmak için sayısız nedenleri var ve bunu yapacak potansiyel güce de sahipler. Fakat potansiyelin bir başına bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Önemli olan potansiyelin realize edilmesidir. Öğrenciler isterlerse YÖK’ten kurtulmak hiç te zor değildir. Bunun için ortak hareket etmek , taleplerini toplumun emekçi kesimlerine ve “kamuoyuna” mal etmek yeterlidir. Zaten eninde sonunda bunu yapacaklardır. [Bu güne kadar YÖK karşıtı tepkilerin bir işe yaramaması, öğrenci kitlesinin çok küçük bir azılığının bu iş için seferber olabilmesindendi]. Zira, mevcut durum sürdürülebilir değildir. Fakat, kısa vadede bizzat öğrenci kitlesi de tam bir apolitizasyon/depolitizasyon girdabına kapılmış durumda… Bir ülke gençliğinin, onun yüksek öğretim gören kesiminin insanlık ve toplum sorunlarına bu ölçüde yabancılaşmış olması, son derecede rahatsız edicidir ama maalesef bir vakı’adır. Başta üniversite denilenler olmak üzere, her düzeydeki eğitim kurumunun özelleştirilmesi, toplum için akıl almaz bir yıkım anlamına geliyor. Eğer bu ülkede yaşayan insanlar birazcık ‘yurttaş bilincine’ sahip olsalardı, en azından başta eğitim olmak üzere kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı çıkmaları gerekirdi. Üstelik bunu kendi kendileriyle tutarlı olmak için de yapmaları gerekirdi. Aksi halde neden vergi verdikleri sorusunu cevaplamakta zorlanırlardı. Eğer tüm kamu hizmetleri özelleştirme kapsamına alınıyorsa, hâlâ vergi vermenin ne alemi var?

Üniversitelerin adına yakışır kurumlar, bilimsel özerk odaklar haline getirilebilmeleri için yürütülecek mücadelenin başarısı, onun toplumdaki sosyal mücadelelere eklemlenmesine bağlıdır. Zaten bu, ‘gerçek üniversite’ tanımının da bir gereğidir. Önümüzdeki dönemde mevcut yapıları teşhir etmek için daha büyük çaba harcamak gerekiyor. Böyle bir teşhir ‘ideolojik korucuların’ ipliğini pazara çıkarmak için de gereklidir. Zira, üniversite üyelerinin misyonu “koruculuk” değildir… Toplumun özgürleşmesi için üniversitelerin [bir bütün olarak eğitimin] özgürleşmesi, üniversitelerin özgürleşmesi için de toplumun özgürleşmesi gerekiyor. Bu ikisi arasında bu tür bir diyalektik belirleyicilik ve tamamlayıcılık ilişkisi olsa da, bu mücadele her zaman eşzamanlı olarak ortaya çıkmayabilir. Eğitim kurumlarını egemenliğin araçları olmaktan çıkarmak, bilimi asıl bulunması gereken zemine taşımak hem mümkün hem de gereklidir. Bunun da öncelikli koşulu şeylerin bilincine varmaktan geçiyor…

(1) “Görevimiz Koruma”,Özgür Üniversite Forumu sayı 17. Ocak- Mart 2002.ss, 39-42.