Kutsal ile hukuk – Yıldırım Türker(Radikal)

Yürümeyen hayatımızın düsturunu kutsala bağladık. Hayatımızın
kutsal sacayağı Türklük, İslam ve törelerdir.

Bu üç kutsalın örgütlenmesi, birbirlerini korumak, gözetmekle çatılmıştır.

Bu kutsalların bekçileri farklı kesimlerdenmiş gibi görünse de aralarında olağanüstü bir dayanışma vardır. Sonuçta bu kutsal üçlemenin tapınak bekçiliğini üstlenenler aynı ‘hassasiyete’ sahip devlet sözcüleridir. Aralarındaki pazarlıktan doğan gerilim aslında halk kesimlerine nüfuz etmeyen, seyirlik satranç hamleleridir.

‘Hukuk devleti’ ülküsünün, bu kutsallar gölgesinde gerçekleştirilebilmesi mümkün olmadığı için memleketimizde hukukun işleyişi de çoğunluk tapınak yazıtlarının yorumlanması şeklinde seyreder.

Türklük konusundaki kanamanın tamponu olarak gırtlağımıza tıkılmış olan, 301’dir.

Türklüğün asal bekçisi militarizm, hayatımızın her kesimine şablonlarını dayatmıştır.

Sanatçı olmaya soyunmuşların dahi içtimaa çıkıp ‘örnek vatandaş’ misyonunu üstlenmeye hazır olduğunu ilan ettiği bir alanda özgürlük-özerklik-sivillik gibi konulardan söz etmek bile insanı tekinsiz kılmaya yeter.

Siyasetin de ‘halktan kopuk olmamak’, ‘halkın değerlerine ters düşmemek’ gibi başlıklar altında ürettiği; halkın şişirilmiş milli ve dini hassasiyetlerini belirleyici varsayan bir uyarı, bir gözdağıdır. Töreler de bu hassasiyetlerin yüzyıllardır yorumlanış biçimi olarak resimde yerini alır. Hukuk, açıkta kalır.

Güldünya’nın katli

Kardeşleri Güldünya Tören’i öldüren İrfan ve Ferit Tören’in avukatlarının savunmalarında kullandığı dil, gazetelere haber oldu. Avukatlardan Mehmet Seyhan, şöyle demiş: “Türkiye’deki yasalara göre namus mevhumu mukaddes bir şeydir. Mahkemelerdeki sanııklara, yasaları çıkaran milletvekillerine bile namuslarıyla ilgili yemin ettirilmektedir. Namus kavramı ne şekilde ele alınırsa alınsın, cinsellik Türkiye şartlarında başı boş bir olay değil. Boşanma sebebi bile sayılmakta.”

Hatırlayalım. Anayasa Mahkemesi’nin ‘namus temizleme’ amacıyla işlenen öldürme ve yaralama suçlarına büyük ceza indirimi öngören Türk Ceza Kanunu’nun 462. maddesinin iptalini reddettiği kararın gerekçesi 5.5 yıl gecikmeyle 2003’te ancak yayımlanabilmişti. Oysa bu madde, AB sürecinde çıkarılan 6. uyum paketiyle 2002’nin Temmuz ayında zaten kaldırılmıştı. 462. madde, bir yakınını zina halinde yakalayan kişi tarafından işlenen öldürme veya yaralama suçlarına büyük ceza indirimi öngörüyordu. Yani namus temizliği amacıyla işlenen suçlara müebbet yerine dört seneden sekiz seneye kadar hapis cezası veriliyor, diğer cezalar ise sekizde birine kadar indiriliyordu. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, maddenin Anayasa’nın yaşam hakkı ve eşitlikle özgürlükleri düzenleyen maddelerine aykırı olduğunu belirterek 1997’de iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Mahkeme de 16 Temmuz 1998’de iptal istemini dörde karşı yedi oyla reddetmişti. Anayasa Mahkemesi’nin değerli gerekçeleri şöyleydi: “Yasa önünde eşitlik herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanarak değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Maddede kız kardeş ile belirtilen hallerde yakalanan veya görülen cinsel ilişki ortağına karşı gerçekleştirilen suçlarda failin cezasından indirim yapılması öngörülürken, failin erkek veya kadın olması gibi cinsiyet ayrımı yapılmadığından Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılık yoktur. İstem reddedilmeli.” Bu hayli gecikmeli olarak yayımlanan, zaten kaldırılmış bir maddeyi onaylayan gerekçe, hukuki açıdan bir ağırlık taşımıyor elbette.

Ama ‘efendim, kadınlar da namus cinayeti işlesin, onlara da indirim yapalım, dolayısıyla eşitsizlik bunun neresinde’ mantığının ardında yatan vahşeti unutmayalım. Bu gecikmeli yayımlanan kararın altında sevgili Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in şanlı imzasının da bulunduğunu mutlaka, ama mutlaka bir yerlere kaydedelim.
Güldünya’yı katledenlerin sayın avukatları hukuk terazisinin bir kefesine hâlâ namus gibi muğlak bir kavramı koymaya çalışıyor. Şaşıracak ne var?

Bu arada Şemdinli’nin kovgun savcısı hakkında çıkan karar, onu hayatı boyunca avukatlık yapmaktan bile men ediyor. Evlere temizliğe gitsin. Açlıktan ölsün. Yüce Türk adaletinin canı sağ olsun.

Polisler demokratmış

Geçen hafta tam da bir polisin katledilmesi üstüne Yargıtay’ın kararı açıklandı. Yargıtay 2000 yılında 2 polisin bir saldırı sonucu şehit edilmesine tepki olarak izinsiz yürüyüş yapan polis memurlarına verilen mahkûmiyet kararlarını bozdu. Gerekçede, “…seslerini duyurmak amacıyla yaptıkları eylem, içinde bulundukları üzüntü nedeniyle demokratik tepki niteliğindedir” deniliyor. O eylemi hatırlamakta da yarar var.

Aslan polisimizin gerçekleştirdiği, Cumhuriyet tarihimizin en şanlı, en gösterişli ve güçlü isyanıydı. Örnek alınası bir disiplin içinde caddeleri, meydanları dolduran, üniformaları içinde gözalıcı, çakı gibi delikanlıların sık saflar halinde yürüyüşü, kâh silahlarını kâh berelerini sallayarak attığı sloganlar en mangal yürekli vatandaşı hizaya getirip en yüce devleti ürkütecek bir gücün sergilenişiydi.
Polisin tuhaf makamlı “Dişe diş, kana kan, intikam intikam!” sloganı atarak silah sallamasını alkışlarla destekleyen halkımıza ve olanlar üstüne söz alan yorumcuların dediklerine bakacak olursak memleketin bu isyanı şaşkınlıkla karşılamadığı görülüyordu. Bu tarihin en büyük polis operasyonunu provokasyon kelimesinin loş ışığı altında incelemek aymazlıktan öte bir tavır olurdu. Yoksa dönemin Emniyet Genel Müdürü Turan Genç’in ceza indirimine ilişkin yasanın Meclis’ten geçmesi üzerine verdiği demeci kaydetmemiş olmak mümkün müydü? “İşkenceci Hizbullahçılar affediliyor, işkenceci polisler affedilmiyor. Böyle adaletsizlik olur mu? Bu tepki yaratır.” sözleri yabana atılır bir mesaj değildi.

Polisin attığı sloganların menşei bu memlekette yaşayan herkesin malumuydu ne de olsa. 12 Eylül öncesi ‘Emniyet Kuvvetlerinin yardımcısı’ olarak rütbelendirilip koruma altına alınan ülkücülerin aynı gün resimdeki yerlerini alıvermeleri; linç girişimleriyle polise destek verip “Bu vatan bizim, bizim olacak.”, “Çevik kuvvet her şeyimiz” sloganlarıyla saf tutmaları kimi şaşırtacaktı? Türk polisi 12 Eylül’den sonra gediksiz olarak sıkı ülkücü bir örgütlenme olarak güçler dengesindeki yerini almıştı. Öldürülen polislerin cenazelerinde binlerce polisin önüne geçip, törenin gidişatını yönlendiren ülkücü gruplar da bu gerçeğin en bariz dışavurumuydu.

Polislerin “Bizi satanı biz de satarız” sloganıyla ne tür bir alışverişin hesabını sordukları belliydi. En üst düzeydeki polisin açıkça itiraf ettiği gibi işkencenin emir-komuta zinciri içinde sistemli olarak uygulandığını inkâr etmek çok güçtü. Emniyet Genel Müdürü’nün işkencecilerin affı konusunda Hizbullahçılarla polisler arasında kurduğu koşutluk kimseyi şaşırtmadı. Bu sözlerde, “Devlet elverdi, izin verdi, emir verdi, bizim çocuklar da uyguladı. AB’nin insanlık ülküsü adına onlar kurban edilmemeli.” dışında bir anlam okunamaz. Kaldı ki gösterici bir polisin gözyaşları içinde “Biz günah keçisiyiz” diye haykırması her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Polis, affa, ölüm orucuna girenlerle uzlaşma çabasına, gönlünce silah kullanamamaya, işkencecilerin affedilmemesine karşı tepki
gösterdiğine göre isyanın ardı
ndan hemen her muktedirin onların tepkilerini doğal ve anlaşılır bulması ortaya ilginç bir resim çıkarıyordu.

O zaman sormuştuk: Şayet maaşlarının yetersizliği söz konusuysa bu, bütün memurların ortak sorunu değil mi? Polis yürüyüşünün ana teması bu ise onların toplum dirliğini bozan bu gösterilerinin üstüne
eli coplu işçileri, memurları, öğretmenleri mi salmak gerekir?
Polis, o şanlı nümayiş sırasında göstericilere karşı cop ve silah kullanması yasaklandığında stresini nasıl atacağını soruyordu.
O gün, şanlı ve demokrat Türk polisi, devlete dişini göstermişti. Gösterecek dişi vardı. Kutsalın bekçiliğini yaparken eli kolu bağlansın istemiyordu. Örg��tlü bir şekilde silahlarını sallayarak, intikam yeminleri ederek izinsiz yürüyüş yapan binlerce polis böylelikle ‘demokratik eylemci’ ilan edilmiş oldu. Kazanacaklarını biliyorlardı. Kazandılar.