Kent yoksulları ve kentin değişen yapısı – Ufuk Çizgisi

1- Kentsel dönüşüm

Türkiye işbirlikçi kapitalizminin gelişimine bağlı bir gelişim seyri izleyen ve onun karakteristiklerini yansıtan kentsel yapılanma, kapitalist birikim modelindeki değişime bağlı bir dönüşüm geçirerek, yeni bir biçim kazanıyor. Kentlerin yeniden tanımlanarak mekansal olarak yeniden düzenlenmesi ve bu yönde yapılan değişiklikler, kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerinin geldiği düzeyle, neoliberal birikim modeline geçişle birlikte kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerine yeni bir biçim kazandırılmış olmasıyla bağıntılıdır. Üretimin yeni bir temelde örgütlenmesi, kapitalist pazarın genişlemesiyle birlikte, kente ait olan az çok gizil kalabilmiş olan ne varsa, bu süreçte metalaştırılarak sermaye birikimine kaynaklık haline getirilmektedir.

Kentlerdeki dönüşüm, kapitalizmin mekansal dönüşümünün bir parçası olarak gerçekleşmektedir. Bu açıdan kentlerle sınırlı değildir. Sanayiin üretimin yeni örgütlenmesine uygun dağılımı, sanayi-tarım ilişkisinin yeniden düzenlenmesi, tarımın yeni bir temelde örgütlenmesini de içerecek bir kapsamdadır. Küresel düzeyde sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi, para ve mal dolaşımı süreçlerine hız kazandırmak amacıyla gerçekleştirilen emperyalist kapitalist sistemin yeniden yapılandırılması sürecinin bir parçasıdır. Bu açıdan da tek tek ülkelerle de sınırlı değildir. Sınırları da eritici bir şekilde bölgeler, alt bölgeler, ’serbest bölgeler’, ‘dünya kentleri’, sermayenin yönetim, üretim ve dağılım merkezleri olacak biçimde düzenlenmektedir. Önceki, Cumhuriyetin kuruluş döneminin özelliklerine ve onu izleyen dönemdeki ‘ithal ikameci bağımlı kapitalist gelişim modeli’ne göre olan yapılanma, uluslararası mali sermayenin gereklerine ve ‘ihracata dayalı sanayileşme’ olarak adland��rılan birikim modeline göre yeniden biçimlendirilmektedir.

Üretimin yeni bir temelde örgütlenmesine uygun, para ve malların hızlı dolaşımını sağlayacak, sermaye akışkanlığını artıracak bir mekansal dönüşüm, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişimle, onların dönüştürücü etkisiyle birlikte mümkün olmaktadır. İletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişim, mekanı yeni bir temelde ele almayı olanaklı kılmıştır. Mekan, zamana bağlı olarak yeniden düzenlenmekte; mekandan doğan kısıtlılıklar kaldırılmaktadır. Hız ve zamanın belirleyici olduğu mekanın yeniden planlanması, ülkeler, şehirler ve kent merkezi ile çevresi arasındaki mesafeyi kısaltmıştır. İnternetle iletişim ve ticaret, dev kargo şirketleri, yeniden konumlandırılan banka ve borsalar, sermaye yatırımlarına, para ve mal dolaşımına hız kazandırmaktadır. Kara, deniz, hava taşımacılığı, ulaşıma hız kazandırılarak, sefer sayıları artırılarak, yeni hatlar oluşturularak yeniden düzenlenmektedir. Hava taşımacılığı kitlesel olarak artıyor; dev kargo uçakları, hızlı trenler, otoyollar… Kent içlerinde de dolmuş, otobüs, tren, vapur gibi geleneksel taşıma araçları sayıca artırılıp hızlandırılıyor. Onlara, her gün yenileri, hızlı tramvay, metro, deniz otobüs ve taksileri ekleniyor. Kenti kuşatan çevre yolları, bağlantı yollarıyla kentin ana arterlerine bağlanıyor. Kent merkezine kısa sürede ulaşılabiliyor. Sınai havzalar, iş merkezleri, yerleşim yerleri de buna göre yeniden düzenleniyor. Ve her kent, her biri küçük birer kent olan matruşka benzeri iç içe geçmiş çok sayıda alt kente bölünüyor. Kent yatay olarak genişler, yaygın bir dağılım gösterirken iletişim, ulaşım ağlarıyla merkeze ve bölgesel merkezlere sıkı bir şekilde bağlanıyor.

Sermayenin küresel akış ve dağılımına bağlı olarak yeniden tanımlanan kentlere dönük, mesafeleri ve sınırları ortadan kaldırıcı, bölgesel iş yönetim merkezleri haline getirecek projeler üretilmektedir. ‘Mega kent’ olan İstanbul, uluslararası sanayi, banka, ticaret tekellerinin bölgesel iş merkezi olacak biçimde yeniden düzenlenmektedir. Bu nadide kentin işbirlikçi burjuvaziyle birlikte dünya burjuvazisine tahsis edilmiş Hong Kong, Singapur benzeri bir iş yönetim merkezi haline getirilmesi projesi, ‘80′lerde başlatılmıştı. Sayıları hızla artan gökdelenlerle doğal güzelliği tahrip edilip en güzel yerleri yüksek rant alanı haline getirilerek, uluslararası burjuvazinin hizmetine sunacak Galataport, Haydarpaşa, Dubai Towers projeleriyle hızlandırılarak yürütülmektedir. Tüm kentlerde, kapitalist üretim ve dolaşım süreçlerindeki üstlendikleri role göre farklılıklar taşısa da, benzer bir mekansal dönüşümü, bununla birlikte mekan düzeyinde bir iç ayrışmayı gözlemlemek mümkündür. Kentlerin doğal güzelliğe sahip, çevrenin en iyi şekilde korunup düzenlendiği, iletişim, ulaşım ağlarının en gelişkin olduğu en güzide bölgeleri, işbirlikçi kapitalistlere ve uluslararası burjuvalara tahsis edilirken, aynı zamanda siyasal ve toplumsal mücadelenin, bilim ve kültürün, sanatın gelişme merkezleri olan emekçi semtleri, üniversite yerleşkeleri, sanat kurumları, hapishaneler ya kentin dışına çıkarılmakta ya da eski kentin çürümüş merkezlerinde kendilerine yer bulabilmektedirler.

Değişen toplumsal ilişkiler
Emperyalist kapitalist küreselleşme, ulusal sınırları içerisinde ne varsa çözüp dağıtıp yeniden biçimlendirirken, mekanın sınırlandırıcı, daraltıcı etkisinin eski gücünü yitirmesiyle de bireylerin yaşam ve ilişkileri, bir bütün olarak toplumsal ilişkiler hızla çözülüp yeniden biçimlenmektedir. Belirli bir mekanda -ülkede, şehirde, semtte- yaşayanlar önceki biçimiyle yaşamlarını sürdürememektedirler. Değer yargıları, düşünce biçimleri, ilişkiler, sınıf durumları sarsılıp değişmektedir. Üretim ve bölüşümün yeni bir temelde örgütlenmesi, meta egemenliğinin güç kazanması, tüm ilişkileri de daha metaya dayalı ve tümüyle onun tarafından biçimlendirilir hale getirmekte; önceki kültür, gelenek, alışkanlık, dayanışma biçimlerini çözen, en temel insani değer ve kriterleri yok eden, ezip dağıtan bir süreç yaşanmaktadır. Medya, internet, sadece mesafeleri ortadan kaldırıp birçok yere erişebilir kılmakla kalmamakta; bunlar üzerinden akan enformasyon, sistemin içsel dönüşümüne uygun kültürel bir dönüşümü de hızla gerçekleştirmektedir. Kent merkezleriyle varoşlar arasındaki kilometrelerin bir önemi kalmamıştır. Ulaşımın kolaylaşmasıyla kısa sürede merkeze inmek mümkün olduğu gibi, neoliberal kapitalizm, ekonomik, sosyal, kültürel bütün değiştirici ve yıkıcı ögeleriyle semtin içerisindedir. Meta ilişkileri tümüyle egemenlik kurmuş, ‘kentteki kır’ı çözmüştür. İhtiyaçların bir bölümünün köyden karşılanması olanağı kaybolmuş, geniş aile dayanışması eski biçimiyle sürdürülemez hale gelmiştir.

Semtler, kendi içerisinde daha belirgin bir iç sınıfsal ayrışma sürecine girmiştir. Alt düzeyde fason üretim, değer kazanan arsa-bina rantları başta olmak üzere ticaret yoluyla zenginleşip farklılaşan burjuva bir azınlık, diğer yandan küçük esnafın büyük bölümünün yıkıma uğramasının yanında, emekçi sınıfların kendi içinde konum kaybına uğraması biçiminde bir ayrışma ve değişim yaşanmaktadır. Ekonomik krizlerin ivmelendirdiği (en son 2001′deki krizin), sosyal bir yıkımla birlikte gerçekleşen dönüşüm, kentin hem içerisinde hem dışarısında olmak, semtlerde şiddetli bir gerilime, toplumsal bir krize yol açmaktadır. Meta egemenliğinin semtlere doğru genişlemesi ve metaya dayalı ilişkilerin semtlerde tam bir hakimiyet kurmasının yarattığı basınç, bozucu-dağıtıcı bir çekim oluştururken, bunlardan yararlanma olanağı olmayan semtin ezici çoğunluğunu “kentin dışına” atıyor. Kent, meta bolluğuyla; bilgisayar-laboratuvar donanımlı özel okullarıyla, en gelişkin tıbbi cihazların yer aldığı özel hastaneleriyle, cafeleri, lokantaları, parkları, sinemaları, dev alışveriş, gösterişli eğlence merkezleri, gecekonduların yanı başında yüksek duvarlarla çevrilmiş, burjuvazinin yeni yaşam alanları lüks villa tipi konutlarıyla emekçilerin birkaç adım ötesindedir; semtte yaşayan emekçinin ise, çoğu zaman cebinde bir çay-simit parası dahi yoktur. O, işsizlik ve açlık korkusuyla, iki odalı evlerde kalabalık nüfusla sıkışmış olarak yaşar. Emekçi semtlerinde yaşayan biri, kentte sergilenen metalaşmış ‘dünya nimetleri’nin hepsinin varlığını bilir ama hiçbirisinden yararlanamaz. Ancak dışarıdan, uzağından bakar, çoğunun yanına dahi yaklaşamaz ya da kötü taklitleriyle yetinmek zorunda kalır. En zorunlu, yaşamsal ihtiyaçlarını, su, elektrik, telefon, doğalgaz faturalarını, çocuklarının okul parasını ödemekte zorlanır ve sık sık ödeyemez duruma düşer. O, tüm sayılanlardan yoksun olarak umutsuzluğu, çaresizliği, içe doğru patlayan öfkesiyle kentin dışında, varoştadır.* Neoliberalizmin bireye doğru çözme, bireyselleştirme baskısı burjuvalaşma-sınıf atlama biçimiyle karşılığını çok az sayıda bulurken, büyük çoğunluk için kendi sınıf durumu içersinde çözülme, rekabet, yoksulluk ve yoksunlaşma -daha ötesi düşkünleşme- olarak gerçekleşiyor. Kapitalizmin yarattığı artık nüfus, neoliberalizmin daha da büyüttüğü işsizlik, yoksulluk ve yoksunlaşmayla birlikte daha da çoğalmış olarak lümpen proletaryayı besleyip büyütüyor. Emekçi kitlelerdeki zaten zayıf olan sınıfsal bilincin çözülümünün yanı sıra, dinsel, milliyetçi, etnik düzeylerde karşı bütünlük oluşturarak bir aidiyet yaratma biçim ve arayışları da önceki durumlarını eskisi gibi koruyamadan, neoliberalizme göre kendilerini yeniden biçimleyip eklemleyerek varlıklarını sürdürüyorlar.

Kentsel dönüşümün kısa tarihçesi
Kapitalizmin mekansal dönüşümüne uygun bir dönüşüm geçiren kentler, 80′li yıllarda başlayan, 90′lardan beri de hız kazanıp belirginleşen bir değişim geçirmektedir. 1950′lerden itibaren tarım alanlarından dışlanan nüfusun büyük kentlere yığılması sonucu, merkezden çevreye doğru düzensiz biçimde genişleyen kentler, hormonlu bir biçimde büyümüşlerdi. Kentin önceki, hızlı ve düzensiz büyümesi işbirlikçi kapitalizmin hızlı ve çarpık gelişmesinin ürünüydü. Kentlere düzensiz ve yığınlar halinde akan emekçilerin bir bölümü montaj sanayiinde istihdam ediliyor, geri kalanı işportacılık vb. marjinal işlerde çalışıyorlardı. Hızlı, hazır ve ucuz bir işgücünü ele geçirmek için gecekondulaşma, o dönemde arsa rantlarının da düşük oluşuyla burjuvazi için pratik bir çözümdü. Gündüz fabrikasında çalışan işçinin gece de kentin dışındaki bir tepenin üstüne terini ve kanını dökerek gecekondu yapmasının bir önemi yoktu. Kırlardan gelen emekçilerin büyük bölümü, montaj biçimiyle hızlı bir gelişme gösteren sanayi tarafından istihdam edilebiliyor; kapitalist, işçilerin ev kiralarını kapsayacak bir ücret ödemekten kurtuluyordu. İşgal edilen araziler de hazine arazileriydi! Bu politika, iç pazarı genişletmeyi hedefleyen, enflasyon politikalarıyla da desteklenmiş olarak alım gücünü nispeten yüksek tutan ithal ikameci üretim ve pazar politikalarıyla da uyumluydu. Hızla düzensiz biçimde büyüyen, bu büyümeye denk bir altyapı (yol, su, elektrik, kanalizasyon, yeşil alan…) gelişiminin olmadığı, binaların, evlerin üst üste yığıldığı, merkezden çevreye doğru doğa katledilerek genişleyen metropol kentler, bu şekilde ortaya çıktı. Kapitalizmin üretim anarşisinin dışavurumu olan, bağımlı kapitalizmdeki tarım-sanayi dengesizliğinin daha açık ve derinden yansıttığı bu çarpık gelişimin tek bir mimarı vardır; kapitalizm! Bunların dışavurumu olarak ortaya çıkan altyapı yetersizliklerinin, çevre ve gürültü kirliğinin, fuhuşun, uyuşturucu ticaretinin, hırsızlık ve cinayetlerin gitgide artan, vahşileşen, çocuklara kadar inen suç ve sapkınlıkların merkezi kapitalizmin kentleridir. Kapitalizm, kentlerde kendi Frankenştaynlarını da yaratmaktadır; sosyal çürüme ve düşkünleşme arttıkça sayıları katlanarak artan lumpen proletaryanın üretim merkezidir kapitalizmin kentleri!

Kentler, dün işbirlikçi burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda, yukarıda anlatıldığı biçimde düzenlenmişti; bugün de işbirlikçi burjuvaziyle birlikte emperyalist tekellerin çıkarlarına göre, sermaye akışkanlığını artıracak, uluslararası burjuvaziye yeni üs alanları oluşturacak biçimde, yeni birikim modeline uygun olarak düzenleniyor. Kentlerin hem artıdeğer üretim alanları olarak daha yüksek artıdeğer elde edecek biçimde düzenlenmesi, hem de bunu gerçekleştirmeye hizmet edecek biçimde, işgücünün yeniden üretimi için daha elverişli bir kent yapısı oluşturmak için geliştirilen Mortgage gibi Dünya Bankası çıkışlı projelerin gerisinde emekçiyi bir artıdeğer üretim nesnesi olarak gören bir bakış açısı vardır. Burjuvazi, kendisi için özel villalar, Bahçeşehir’ de, Zekeriyaköy’de, Boğaz’da golf, tenis, sinema, yüzme havuzu, alışveriş merkezleri bulunan yeşil alanlar üzerine kurulmuş villa tipi evler, orta üst sınıflar için lüks konutlar yaptırırken; emekçilere de dışı cilalı, malzemesi kötü, bankaların ve müteahhitlerin insafına kalmış, şimdiden dökülmeye başlayan TOKİ vb.nin konutlarını satın almayı öğütlüyor.

Emekçiler için biçim değiştirmiş konut sorunu
Emekçiler için konut sorunu, biçim değiştirmiş olarak sürüyor. Dün, aslında gerçek sahiplerinin kendilerinin olduğu ‘hazine arazileri’ne el koyarak, fabrikada kapitalist için çalıştıkları zamandan artakalan zamanda, uyku dahi uyumadan, iki gözlü, çok nüfusla, ancak tıkış tıkış yatılabilen gecekonduları kendi emekleriyle, imece dayanışmasıyla yapmış, kentlerdeki yaşama kıyısından tutunabilmişlerdi. Şimdi ise, artık bir gecekondu dahi yapmaya zaman bırakmayan uzun çalışma sürelerine ve en alt düzeyde geçime yetmeyecek bir ‘asgari ücret’le yaşamaya mahkumken, yaşam boyu borç ödemeye mahkum olacağı bir konutu, tümüyle metalaşmış arsa ve binaları satın alması öneriliyor. Yaşam boyu kölelik; banka ve müteahhitlerin insafına bırakma, kredi-borç sarmalıyla yaşam boyu sisteme bağlanma… Kapitalizmin mekansal dönüşümünün, kentlerin yeniden yapılandırılmasının emekçilerin yaşamındaki dolaysız yansıması, emekçiler cephesinden konut sorununun aldığı yeni biçim budur. Ve çözümün ipuçları da daha açık ve yalın hale gelmiş olarak bu gelişimin içerisindedir. Konut dahil, en yaşamsal gereksinimler dahi metalaştırılıyor, metalaştırılmayan hiçbir şey kalmıyor ve tüm ilişkiler metalar dolayımıyla kuruluyorsa, temelden bir değişiklik için üretim araçlarından başlayan bir toplumsallaştırma, toplumsal mülk haline getirmek artık zorunlu çözüm haline gelir. Ve neden emekçi semtlerinin pek uzağında olmayan, burjuvaların yüksek duvarlarla çevirip özel güvenlik elemanlarıyla koruduğu ‘villalara savaş‘ açılıp onlara el konulmasın!

Konut sorununun çözümünün ilk adımlarından birisi bu olacaktır ama sadece bu değil… Kentlerin yeniden yapılandırılması, bir bütün olarak kapitalizmin mekansal dönüşümü, stratejisini Dünya Bankası’nın oluşturduğu planlar dahilinde yapılıyor. Dünya Bankası, toplam üretimin yüzde 25′inden fazlasının kentlerde gerçekleştirildiği tespitini yapıp daha gelişkin altyapı düzenlemeleriyle kentleri, sömürü ve karı daha azamileştirecek bir düzeye çıkartma hedefini koymuştur önüne. Kapitalizmin ve kentin önceki büyümesinden farklı olarak -ki o zaman da planlardan tümüyle azade değildi- teknik bir planın varlığı, kapsamlı, görkemli tasarımların oluşturulması, yeni yapı malzemeleri kullanılarak bunların vücut bulmaları, mimari dehaların ürünü ve mühendislik harikası binalar, yollar, hava limanları, köprüler, tüp geçitler.., kendi başlarına değil oluşturulan tercihler dahil, ancak bir sınıf stratejisi içerisinde bir anlama sahiptirler. Bu açıdan bakıldığında sermayenin yeniden üretimiyle ilgili sorunların çözümünü, daha çok artıdeğer üretimine uygun bir yeniden yapılandırmanın varlığını görürüz. Galataport, Haydarpaşa, Dubai Towers projeleriyle, Gökkafes‘iyle, Swiss, Condrad, Hyatt otelleriyle İstanbul yeniden yapılandırılırken bunun gerisindeki, uluslararası sermayenin bölgesel üslenme merkezi ve yine artıdeğer üretimi için elverişli bir turizm alanı haline getirme projesidir. Emekçilere sunulan en cazip en “insani” konut projelerinin gerisinde yatan ise, işgücünün yeniden üretimini daha ucuza maletme ve daha elverişli kılmaya dönük, daha çok artıdeğer elde etme sinsi hesaplarıdır.

Bugün kent sorununun çözümü sadece şehir-köy, tarım-sanayi çelişkilerinin çözümüne bağlı bir sorun olmaktan çıkmıştır. Bu çelişkiler, sorunun sosyalizmce de farklı çözümlerinin geliştirileceği yeni bir biçimleniş kazanmaktadır. Kent sorunu, sadece ekonomik ve sınıfsal olmayan ama temelinde bunların yer aldığı ve belirlediği son derece karmaşık, iç içe geçmiş ve birbirini besleyen ekonomik, sınıfsal, sosyal, kültürel, insan-doğa ilişkilerinin, toplum- birey ilişkilerinin yeniden tanımlanıp kurulacağı, kentlerde yoğunlaşmış olarak ortaya çıkan sorunların çözümü temelinde olacaktır. Bununla birlikte kapitalizmden farklı olarak şu kesindir ki; emekçilerin konserve kutusuna benzeyen daracık ve kötü konutlarda yoksulluk ve yoksunluk içerisinde yaşamalarına son verecek bir konut ve kent politikasıyla birlikte, insanın bir üretim ve tüketim nesnesi olarak değil; yaşamın temel öznesi olacağı, çevre-doğayla ilişkisinin ve toplumsal ilişkilerin karşılıklı uyum ve gelişmeyi esas alacak biçimde bir ortak yaşarlık ilişkisi üzerinde kurulacağı bir yapılanma olacaktır.

Kapitalist üretim ve dolaşımın büyük bölümünün gerçekleştiği, işgücünün yeniden üretimi süreci dahil tüm ilişkilerin metalaştırılıp metaya dayalı ilişkiler haline getirildiği kentler, burjuvaziye karşı sıcak mücadele alanı olarak da, tüm üretim ve dolaşım ağlarını; üretim yerlerini, iletişim ve ulaşım ağlarını kilitleyecek bir mücadele ve devrim stratejisini olanaklı kılmaktadır. Sadece fabrikalar değil, otoyollar, bilgi otoyolları, internet bağlantıları, kent içi ana arterler, metro ve tren istasyonları (Fransa’daki son öğrenci, işçi eylemlerinde olduğu gibi) işgal edilebilir, kapatılabilirler. (Bir sektörde, kilit bir fabrikada üretimin durdurulmasının, ana bir arterin, bağlantı yolunun ya da bilgi otoyolunun kapatılmasının etkisi sistemik olacaktır. Trafikte tıkanan bir yolun bir bölgenin tüm trafiğini nasıl kilitlediğine her gün tanık olmuyor muyuz?) Neden kent yoksulları, gecekondularının birkaç adım ötesindeki Bahçeşehir vb. villarını kuşatmak varken eylemlerini kendi mahallerine sıkıştırsınlar, neden Akmerkez‘in önünde yapmasınlar eylemlerini? Neden işsiz işçiler kentin ana arterlerini, bağlantı yollarını kesmesinler? Neden her kitle gösterisini, protestoyu, grevi destekleyip bütünleyen bir eylemle banka-sanayi-ticaret ağları hacklenmesin?…

* Avrupa’nın ikinci büyük iş merkezi olduğu söylenen en tanınmış ticari markaların ve cafelerin yer aldığı Cevahir İş Merkezi açıldığında, her gün 40 binden fazla İstanbullu gezmeye, görmeye geliyordu. Alışveriş eden, cafelerde oturanların sayısı ise, 2-3 bini geçmiyor, geriye kalanı kedinin ciğere bakması gibi bakıp yutkunarak -malesef derin bir öfkeyle değil, gelecekte onlardan birisine sahip olabilme hayaliyle, aklını ve ruhunu orada bırakmış olarak- dönüyorlardı. Meta çekiminin bozucu etkisi o kadar güçlüdür ki, marka bir ürünü, kameralı bir cep telofonunu almak alabilmek için birkaç aylık ücretini vermekten kaçınmaz. Bu şekilde almak çoğu zaman mümkün olmadığından, onu alabileceği farklı, kendisini düşkünleştiren yollara sapar.

2 – Toplumsal dönüşüm ve emekçi sınıfların çözülmesi

Feodalizmin yalıtık ve içe kapalı kentlerini bütün ilişkileriyle birlikte çözen burjuvazi oldu. Ticaret dolayımıyla birbirine bağlanan kentler, sanayiin gelişimiyle birlikte tümüyle yeni bir çehre kazandı. Kentler, burjuvazinin ekonomik egemenliğine ve ihtiyaçlarına uygun olarak düzenlenen yeni toplumsal üretim merkezleriydi. Toplumsal işbölümü geliştikçe daha karmaşık, aynı zamanda daha işlevsel bir yapı kazanmaktaydılar. Finansın, ticaret ve sanayiin, bunlara karşılık gelen ideoloji ve kültürün, emek gücünün yeniden üretim merkezleri kentlerdi. Feodallere karşı savaşımda emekçileri peşine takmasıyla, iktidara geçiş sürecinden başlayarak bir sivil toplum oluşturmasıyla, modernist atılımlarıyla uygarlığın yeni beşiği olarak kentler yüceltildi. Modern kenti yaratmış olmak, burjuvazi için her fırsatta dile getirilen bir övünç oldu. Kentler, kapitalizmin gelişiminin ve uygarlığın sembolleriydiler!.. Düzgün yolları, su ve elektriği, okul ve hastaneleriyle, metaların bolluğu ve çeşitliliği ile, eğlence ve spor alanlarıyla, oluşturduğu yeni ihtiyaçlarla kentler, çekim merkezleriydi. Kentlerin ışıltısı, kitleleri sisteme, kapitalizme bağlamaktaydı. Burjuvazi kentin sunduğu olanakları ve çeşitliliği, herkese fırsat ve yeni olanaklar sunduğu ve eşitleyici bir özelliğe sahip olduğunu ileri sürerek, demagojiyle, kentin asıl görüntüsünü perdelemek için kullandı. Fırsat eşitliği görünümü altında her zaman gizlenen ise, mülkiyetteki eşitsizlik, buna göre, kentin sunduğu olanakların emekçilerce kullanılıp kullanılamadığı, ne ölçüde kullanılabildiği, en temelde de zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimi oldu. Ticaretin, sanayiin, finansın, onlara eklenen, başta arsa-bina olmak üzere kent rantlarının oluşturduğu ve derinleştirdiği üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmak ya da olmamaktan gelen eşitsizlik, ilişkilerin tümünü belirliyordu.

Burjuvazi, üretim gücünün ve uygarlığının sembolü olarak kentleri yüceltirken sürekli gizlemeye çalıştığı her kentin, aslında iki kent olduğuydu. Kentler, sermayeyle, birlikte giderek daha büyük sayılara ulaşan proletaryanın da üretim merkezleriydi. Çoğalan işsizleriyle, artan yoksullaşma ve yoksunlaşmayla, derinleşen yozlaşma ve çürümeyle birlikte de lumpen proletaryanın, çökmekte olan orta sınıflarla birlikte, modern kentin diğer tarafında bunlar yer alıyordu. Üretim ve emeğin toplumsallaşması ve toplumsal işbölümündeki artışın sonucu olarak boyutlanan, karmaşık işbölümünün, kentin mekansal genişlemesi ve iç içe geçmesinin, sayısal büyümesinin, ışıltılı yüzünün gizleyemediği kentin, “iki kent” biçimindeki sınıfsal bölünümüdür.

Bir kentin idari, ekonomik, sosyal, kültürel, sportif, turistik birçok bölünümü; idari merkezleri, iş yönetim merkezleri, fabrikalar, konut-yerleşim alanları, alışveriş merkezleri, spor ve oyun alanları, okullar, hastaneler, oteller, askeri bölgeler, hapishaneler, polis karakolları, işkencehaneler, batakhaneler, genelevler, yollar, parklar, sanat-kültür merkezleri, yeni eklenen serbest bölgeler, tekno-kentler- gibi kurumlar, toplanma yerleri, hareket alanları vardır. Tüm bunların dağılımını da belirleyen ve onlardan da yansıyan kentin, “iki kent” biçimindeki sınıfsal bölünümüdür. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olup olmama durumuna göre, üretim süreci içerisinde bulundukları yer, bölüşümden aldıkları pay ve payı alış biçimleri farklı olan sınıflar, yaşam alanları, kültür ve değer yargılarıyla da ayrıdırlar. Farklı koşullarda çalışır, farklı yerlerde yaşar, gezer dolaşır, eğlenir, farklı yerlerden alışveriş yaparlar. Yedikleri-içtikleri, acıları, sevinçleri, özlemleri, gelecekle ilgili beklentileri farklıdır.

Fakat bu netlik bilinçlerde aynı düzeyde yansımaz. Gelişimi itibariyle karışık ve düzensiz bir süreçtir ve hiçbir zaman da tümden ayrışan bir görüntü oluşturmaz. Sınıfların gelişimi, toplumsal işbölümünün karmaşık yapısı, egemen kültürün belirleyiciliği, kentin düzensiz gelişimi ayrımları perdeler. Mekansal olarak net çizgilerle ayrılmış ilk sanayi kentlerinden de farklıdır bugünkü kent. Çok daha heterojen bir görünümü vardır. Bir mega kent, toplumsal sınıfsal farklılıklara dayalı, farklı toplumsal grupların kategorik olarak birbirlerinden ayrıldığı, iç içe geçmiş birkaç kenti içerisinde taşır. Ayrıca her büyük kent, dışa doğru açılan bir hinterlanda sahiptir. Belirtilenlerin tümünün oluşturduğu toplumsal ve mekansal iç içe geçmeler, “iki kent”i perdeleyen bir örtü de oluşturup, yanılsama yaratırlar. Sınıfların ve sınıfları oluşturan toplumsal kategorilerin işyerlerinde, hareket alanlarında, hatta en pahalı ve en ucuz ürünleri de satan alışveriş merkezlerinde yanyana bulunuşu temeldeki bölünmeyi gizler. Kimi burjuvaların ve burjuva politikacıların medyayı da arkalarına alıp gösteriye çevirdikleri popülist davranışlarla, gösterişli yardımlarla da beslenir bu. Burjuva ideolojisinin oluşturduğu perde, ihtiyaç, özlem ve gelecekle ilgili beklentilerin kültürel düzeyden burjuvazi tarafından manipüle edilmesi emekçilerin bilinç ve yaşamında karışıklık yaratır.

Varolan karmaşanın biraz dışına çıkılıp kuşbakışı bakıldığında sınıfsal bölünme zorlanmaksızın görülebilir. Birçok yerdeki toplumsal ve mekansal iç içe geçişler, keskin karşıtlıklarıyla vardırlar. Aynı mekanlarda, yanyana ve iç içe olunan yerlerde dahi bu ayrımlar açık ve nettir. Görünürde dolaşmak serbesttir; herkes istediği yere gidebilir, gezip dolaşabilir ama ne özel güvenlikle korunan yüksek duvarlarla çevrilen villaların, ne kentlerin en güzel ve en geniş alanlarına konmuş askeri bölgelerin yanına yaklaşabilir emekçiler, ne de lüks alışveriş merkezlerinin, Boğaz vb. yerlerdeki kafelerin içerisine adımlarını atabilirler. Bir fabrikada işçi ile kapitalist bir nedenle yanyana gelseler dahi biri artı değeri üreten, diğeri onun ürettiği artı değere el koyandır. Bıçak sırtı ayrım, en içiçe olunan yerler dahil hemen her yerde varlığını hissettirir. Burjuvaziyle ruhen ve düşünsel olarak, olabildiğince de yaşam biçimiyle kendisini özdeşleştiren orta üst tabakaların ve yaygın yapısıyla orta sınıfın oluşturduğu perdeleme uçlara doğru gelindikçe ortadan kalkar. Egemen sınıfın ideolojisi (kültürü), proletaryanın yaşam tarzı üzerinde hegemonik bir etki de kursa, proletaryanın ekonomik koşulları ona karşılık gelen bir yaşam imkanına olanak tanımaz. Burjuva ideallere, yaşam tarzına daha teşne olmalarına karşın orta sınıfların büyük bölümü için de geçerlidir bu. Buna karşın bu, emekçi sınıfta ve sınıfın bireylerinde onları sınıf davranışından uzak tutan bir karşıtlık biçimiyle -ancak sınıfsal bilinç ve eylemi de içeren bir sınıf kültürü oluşturularak çözülebilecek bir çelişki olarak- varlığını sürdürür. İki kent bölünümü, kapitalist birikimin mutlak genel yasasının hükmünü yürütmesiyle belirginleşir. Zenginlik ve yoksulluk iki uçta toplandıkça kentteki bölünüm de daha net, daha çıplak bir biçimde çıkar ortaya.

2001 krizinin yıkıcı etkisi -Toplumsal çöküş
Bugüne gelindiğinde, kentin mekansal olarak bölünmesi ve ayrışmasında gözlemlediğimiz hızlı değişime, toplumsal dönüşümün hız kazanmasıyla birlikte, kentin sosyal dokusunda da belirginleşen bir ayrışma eşlik ediyor. Kapitalist üretim tarzının egemen hale gelmesiyle kentsel nüfus büyümüş, toplam nüfus içerisinde giderek artan bir çoğunluk oluşturmuştu; kapitalist üretim ilişkilerinin etki ve egemenliğini genişletmesiyle birlikte kentteki sınıf karşıtlığı daha belirgin olarak ortaya çıkıp, kentin temelde ‘iki kent’ olarak bölünmesi de daha açık hale geliyor.

Neoliberalizmle birlikte, üretimin yeni bir temelde örgütlenmesi ve sermaye birikim süreçlerinin hız kazanması ve yoğunlaşmanın (artıdeğer sömürüsündeki artışın), yanı sıra emekçilerin bölüşümden aldıkları payın azalması ve ilişkilerin daha metaya dayalı hale gelmesinin sonucu olarak artan, emekçi semtlerine doğru gidildikçe belirginleşen ve iç çözülme biçimiyle de kendisini gösteren bir ayrışma ve bölünme yaşanmaktadır. Tepede işbirlikçi tekelci kapitalistler, giderek artan sayıda bir ayakları emperyalist ülkelerdeki merkezlerinde, bir ayakları bağımlı ülkelerin mega kentlerinde olan uluslararası tekellerin temsilcileri, bankaların, şirketlerin, borsanın üst düzey elit yöneticileri, devletin üst düzey yöneticileri, spekülatörler, kara para aklayıcıları, kayıt dışı ekonomiyle sıçrama gösteren bir bölümü tekelleşmiş orta burjuvalar, bölgesel ticaretten, dış ülkelere yatırımdan nemalanan büyük, orta ve fırsatçı k��çük burjuvalar, özellikle yeni ekonomi alanındaki orta-üst düzey yöneticiler, borsa-faiz-döviz üçgeninde oynayan tümüyle ya da ek gelir biçimiyle rantiyerleşmiş orta sınıf kesimleri ve işçilerin sayıca az bir bölümüne doğru da uzanan yüksek ücretliler, kentteki burjuva egemenliğinin günümüzdeki toplumsal tabanını oluştururken, geriye kalanların çoğunluğu, kapitalizmin tarihi boyunca gerçekleştirdiği en yıkıcı saldırılardan biri karşısında tutunamayıp eski konumlarını dahi koruyamaz durumdadırlar. Neoliberal birikim politikaları ve üretimin yeni bir temelde örgütlenişiyle nispi ve mutlak artıdeğer sömürüsü artırılıp işsizlik büyütülerek, çalışma süreleri uzatılıp ücretler düşürülerek, kazanılmış sınırlı sosyal hakların da gaspıyla emekçilerin asgari yaşam koşulları dahi geriletilmiştir.

Son 25 yıl içerisinde, ekonomik-toplumsal değişim ve dalgalanmaların yol açtığı derin çalkantılar ve krizlerin sonrasında altüst oluşlara, sınıfsal konum değişikliklerine tanık olmuştur kentler. Neoliberalizm, yeni üretim teknolojileri ve yeni ürünlerin ihtiyaçları karşılama ve günlük yaşamı kolaylaştıran özellikleriyle dalgasal bir çekim oluştururken, emekçiler cephesinden bunlardan yararlanabilme olanağının sınırlılığı, bazılarının hiç mümkün olmayışı, hatta en temel zorunlu gereksinimlerini asgari düzeyde karşılamakta dahi zorlanan yaşam koşullarına mahkum oluş, yaşamlarında, düşünce ve psikolojilerinde derin sarsıntılar, gelgitler oluşturmaktadır. Kapitalizmin kentleri, metaların bolluğu ve çeşitliliği ile yüksek bir çekim oluştururken, bunlara sahip olamamak yüksek bir gerilim yaratmaktadır. En yaşamsal gereksinimlerin, işgücünün yeniden üretimi için asgari düzeyde gerekli olanların dahi tümüyle metalaşması ise, bu gerilimi daha büyütmektedir.

Gerilimleri çözen dinamikler ise, bugünkü durumda, naif bir bakışla sanıldığı gibi, otomatikman sınıf ekseninden bir mücadele olmamaktadır. Sınıf mücadelesi geriledikçe de gerileyen bir biçimde, sistemin yarattığı çekim noktalarından yırtıcı, rekabetçi, saldırgan, karşısındakini bastırıp daha çok artıdeğer üretme, var olanı en vahşi ve en ahlaksız biçimlerle ele geçirme biçiminde seyretmektedir. Bu, tekelci kapitalist için doğrudan ya da tedarikçi firmaları kullanarak artıdeğerin büyük bölümüne el koyarak azami kar sağlama, KOBİ burjuvası için işçiyi gece gündüz, hafta sonu demeden, sigortasız sendikasız çalıştırıp büyük bölümü tekelllere gidecek artıdeğerden kendi payına düşeni artırma, orta sınıf için sınıf atlama hayalleriyle erdem ve ahlakı kapıda bırakıp borsa-faiz-döviz üçgeninde vurgun peşinde koşar, çoğu kez de tepetaklak çakılma biçimlerinde seyrederken, işsizlik ve açlıkla terbiye edilen, bölüşümden aldıkları pay azalan emekçiler cephesinden ise, sınıf mücadelesi yoluyla bunu artırma kanalları tıkandıkça hayasızlaşan, kapitaliste yarayan bir iç rekabet biçiminde ortaya çıkmaktadır: Emekçi memur, öğretmen, mühendis, avukat, doktor için performansta üstünlük sağlama, işçi için daha çok çalışıp diğer işçiden daha fazla artı değer üretme, işsiz için çalışan ya da işten atılan bir işçinin yerine geçmek için fırsat kollama, öğrenci için çan eğrisinde yüksek puan tutturma, yüksek lisans-master yapma…Yoksulluk ve yoksunluk arttıkça da artan düşkünleşmeyle de lumpen proletaryaya dahil olup en gözü dönük, en kıyıcı, en sefil, en hilekar yollardan yolunu bulma!

Neoliberalizm, emekçi sınıfları bireylere doğru çözdükçe rekabeti artırıp, emekçileri açlıkla terbiye edip birbirleriyle savaşa sokarak, daha fazla artıdeğer üretimini gerçekleştirip sermayeyi çoğaltıyor. Rekabet, sadece kapitalistlerin birbirlerine karşı savaşımının değil, emekçilerin birbirlerine karşı savaşımının da biçimidir. Vahşi kapitalizm, bu yolla, bireyin enerjisini en üst düzeye çıkartıp daha çok artıdeğer üretmenin olanağını ele geçirdi. Birey, kendisini gerçekleştiriyordu! Filozofların hümanizm üzerine kurdukları birey özgürlüğü idealleri burjuvazinin “bencil hesaplarının buzlu sularında boğuldu.” Birey özgürlüğü üzerine meydanlarda atılan parlak nutuklarında, derin felsefi söylevlerinde arkasında yatanın bireylerin birbirine karşı savaşının olduğunu görürüz. Bir “insan kaynağı” nesnesi olarak eğitilmiş, performansı yükseltilmiş, birbirleriyle rekabete sokulan “özgür bireyler” üzerinden üretilen daha çok artıdeğerdir.(1)

Her kriz dalgası, emekçileri ve orta sınıfları vurmuş, önceki durumlarından daha gerilere, geleceğin de belirsiz olduğu daha düşük yaşam koşullarına savurmuştur. Her kriz sonrasında ahlaki çözülme ve düşkünleşme, yaşamda tutarsızlık ve kişilik erozyonu katlanarak artmıştır. Ücretlerin azalmasıyla tedrici bir gerileyiş gösteren yoksulluk, yaşam koşullarının ağırlaşması ve bir felaket olan işin kaybedilmesiyle mutlak yoksulluk biçiminde, gizlenemez bir şekilde, kitleselleşerek açığa çıkmıştır. Banker, banka, borsa üzerinden yükselişe geçen orta sınıf hayalleri, iflaslarla çökmüş, büyük kentlerde bankacılık ve diğer finans alanlarında, medya ve reklamcılıkta, bilişimde yüksek ücretlerle çalışan emekçilerin elit grupları kitlesel olarak işsizlikle yüzyüze gelmişlerdir. Neoliberalizmin, küreselleşme dalgasının orta sınıfların bir bölümünü de içerisine çeken, toplumu, sınıfları çözüp dağıtarak bireyler olarak kendine göre yeniden biçimlendiren vakum etkisi, her kriz sonrasında onların bir bölümünü tükürürcesine fırlatıp atmıştır.(2) Sınıfsal dağılma ve çözülmeyle oluşan anomali, krizlerle derinleşip depresif sonuçlar doğurmuştur. Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden biri olan 2001′deki krizin yarattığı toplu çöküş, kentlerin vechesinde derin, çarpıcı değişikliklere yol açmıştır.

Bu krizle birlikte bir yıl içerisinde 1,5 milyon kişi işsiz kaldı. Toplum bir anda üçte bir daha yoksullaştı. Artan işsizlik, yoksulluk ve yoksunlaşmayla birlikte yozlaşma ve düşkünleşme katlanarak büyüdü. Fuhuş, çeteleşme, kapkaç, cinayetler, en vahşiyane ve en insanlıkdışı, korkutucu biçimlere bürünerek görülmedik düzeyde çoğaldı. Lumpen proletarya sayıca arttı. Çürüme ve yozlaşma, sadece burjuvazinin ve lumpen proletaryanın davranışı olmaktan çıkıp orta sınıflara ve proletaryaya doğru genişledi.

Toplu çöküş
Şimdi ara sözü araştırmacı ekonomist yazar Mustafa Sönmez‘e bırakalım. Mustafa Sönmez, 100 Göstergede Kriz ve Yoksullaşma ismini taşıyan kitabında “DİE’nin milli gelir serilerinden yararlanarak yaptığım araştırmaya göre, çalışan nüfusun % 35′ini oluşturan ücretlilerin milli gelirden aldığı pay dolar bazında % 30 azalarak 2000′deki 58 milyarlık düzeyinden 2001′de 41 milyar dolara indi.” (s.169) tespitini yapmaktadır. (Radikal gazetesi yazarı İsmet Berkan, o günlerde, “Birkaç gün içerisinde üçte bir oranında yoksullaştım.” diye yazmıştı.) Mustafa Sönmez, krizin toplumda ve bireylerde yarattığı depresif etkileri de resmederek anlatıyor:

“…Bireysel açıdan kaynakları çok bozuk olmayan kişilerin bile ağzının tadı kaçık, ‘Bu durumda ben ne olacağım’ sorusunu soruyorlar, endişeliler.
Herkes içine kapandı. Önünü görememek gibi bir durum yüzünden her şey erteleniyor, yatırımlar erteleniyor, kararlar erteleniyor. Hayat rölantiye alınmış durumda. Hatta aşırı duyarlılıkla, aşırı tedbirlere başvurulup yiyecek-giyecek stoklayanlar bile var. Gayrımenkuller satılıyor, nakde çevriliyor, nakit yastık altında saklanıyor. Her gerilimli günde paralar dolara, euro’ya çevrilip yastık altına atılıyor, bazen de yurt dışına çıkarılıyor.

Kriz ortamında, maddi durumları çok bozulmamış olan kişilerin bile, maddi durumlarını doğru değerlendirmede güçlük çektiklerini, geleceğe güvenmeme duygusunu taşıdıklarını görüyoruz.

Geleceğe güvenmeyen insan, kendine ve yakınlarına da güvenmiyor. Güvensizlik duygusu genelleşti ve kişi, yakınlarına da güvenmemeye başladı. Güvensizlik kuşkuculuğu getirdi. Sürekli olumsuz ve kendine zarar verecek biçimde değerlendirme yapan insanlar olduk.
Daha öfkeli, daha kavgacı olduk. Barut gibiyiz. Her an patlayabiliriz.

Bazılarımızı ise korku dağları sardı. Kendimizi koruyamaz, ifade etmekte zorluk çeker olduk. Umutsuzluk hakim; nasılsa bir şey değişmeyecek, problem çözülemeyecek çaresizliği içinde tamamen içimize kapandık..
Bu içe kapanmalarla, depresyona girdik…”
Mustafa Sönmez, krizin emekçiler üzerindeki etkisinin bir başka boyutunu da şöyle anlatıyor:

“Aile Sübabı da İflas mı?”
“Bunca işsizlik, bunca yoksullaşma ile birlikte beklenen ne olur? ‘Yetti gayri!..’ diye bir isyan ve yaygın deyimle ’sosyal patlama’. Çok beklendi bu patlama. Nasıl olacaktı acaba?.. Hipermarketleri, yoksul, öfkeli gençlerin yağmalaması şeklinde mi? Siyasilere duyulan öfkenin parlamentoyu kuşatmasıyla mı? Ya sonra? Pek öyle şeyler olmadı. Çünkü öfkeyi umutsuzluğu önce ‘aile’ ve ‘büyük aile’, ‘cemaat’ gibi kurumlar yapabildiği kadar absorbe etti.

İşten çıkarılan ve mutlak yoksullaşmaya maruz kalanlara, anne-babalar, yani büyükler kol kanat gerdi. Eldeki menkul, gayrimenkul, ziynet eşyası satılarak taksitler ödendi, borçlar kapatıldı. Yani servetler çözüldü. Kimisi, (kavgaların sonunda boşanma yaşanmadıysa) evlerini kapatıp baba evine döndü, iki aile birlikte yaşamaya başladılar. Azalan gelirle yaşamayı denediler. Borçları bir şekilde kapamanın yolları arandı. Büyük aile kol kanat gerdi, yaşanan travmayı tedavi için terapistlere gidildi ya da depresyon hali yaşam tarzı haline geldi…

Ailenin yanı sıra cemaatler, krizzedeye yardımcı oldu, olabildiği kadar. Ama bütün bunların da bir sınırı vardı. Kaynaklar tükenmeye başlayıp yerine yenileri konmadıkça, ‘kutsal aile’de de kavgalar başladı. Kriz, aile tamponunu da aşındırdı.

Bir başka tampon tarımın ise krizde dalı kırıldı. Nüfusun % 40′ını iyi kötü barındıran tarıma, esirgenen devlet desteği, sübvansiyon budanınca, köylü azalan taleple ürününü paraya çeviremeyince tarımda da sıkıntı başladı. Tarım, geri çekilecek, ricat edilecek yer olmaktan çıktı. Devletin sağlığa, eğitime, sosyal harcamaya harcadıkları IMF direktifiyle budandıkça, devlet bir yatırımcı olmaktan çıkarıldıkça, varolan KİTler özelleştirildikçe ya da kapatıdıkça, özellikle İç, Doğu, Güneydoğu Anadolu’nun kentlerinde devlet himmetiyle yaşayanların bastığı toprak kaydı.

Büyük kentlere göç etmenin de treni kaçırılmıştı. Ne olacaktı Anadolu kentlileri?

Ne köye dönmek mümkündü ne büyük kente göç etmek…
İnanç kaybı… Değer erozyonu…
Benzer bir problemi bir değil, birçok kere yaşarsak, o problemin bir kez daha olmayacağına olan inancımız kaybolur.

‘Bu yine olacaksa, ben ne için savaşacağım? Nasıl olsa işler yine bozulacak’ diye düşünmeye başlıyoruz. ‘Nasıl olsa bu yeniden tekrarlıyor?’ diye karar verdiği andan itibaren kişi, kendi köşesine çekilmeye başlıyor. Tam anlamıyla inançsızlık. Zaten krizlerin ve travmanın yarattığı temel duygu da şudur: Bu dünyada inanılacak bir şey kalmadı!..
Çapa Üniversitesi’nden Prof. Şahika Yüksel, geçen yıl Nilgün Uysal ile söyleşirken şöyle demiş.
‘Bir kez inanç sarsıldı mı, rekabet ve ona bağlı olarak da kıyım artıyor.
Madem ki kaynak az, ben seninkini elinden almak için ayağına çelme takarım yaklaşımı daha kolay yaygınlaşır. Bu önce bir hak gibi görülür. Sonra da alışkanlık halini alır. Normların bozulması, krizlerde beklenen bir şeydir.’
Evet, normların bozulması, tam da ‘insanlıktan çıkmaya’ tekabül ediyor işte..
Özellikle gençlerin…“(s. 170-173)

Eksiklikler taşısa da Mustafa Sönmez’in, krizin bireylerde oluşturduğu etkilerin ekonomik, sosyal psikolojik düzeydeki sonuçlarını gösteren popüler anlatımı, son derece açıklayıcıdır. Toplumsal çöküşün net bir fotoğrafını vermektedir. Nispi ve mutlak yoksullaşmadaki artış, daimi işsizler kitlesinin büyümesi, kayıtdışılığın, esnek çalışmanın tümüyle hakim hale gelişi, diğer deyişle formel sektörlerin de informelleşmesiyle düzenli çalışmanın çok az yer dışında ortadan kalkması, 10-12 saatlik çalışmanın hemen her yerde hükümran hale gelmesi, sendikaların tümden iflası, sosyal hakların sıfırlanmasına doğru gidiş… Bununla birlikte, emekçi sınıfların iç çözülmesinde hızlanma, içe kapanma ve içe patlama! İntiharlar, aile içi şiddet, “iyi aile çocukları”nın üçüncü sayfaları kaplayan cinayet haberleri… Bu süreçte, öncekilerin koruyucu olmaktan çıkması ve farklı biçimlerle bireyselleşmedeki artışın sonucu olarak, toplumsal ve grupsal aidiyet biçimleri hızla yeniden ve karşıtlıklar içerisinde şekillenmeye, varolanlar biçim değiştirmeye başladı.

Yeni aidiyet ve ilişki biçimleri
Aslında daha önce başlamış olanın hız kazanması ve yeni formlarla belirginleşmesiydi bu. Neoliberalizmin çözücü dağıtıcı etkisi karşısında geleneksel olanı koruma refleksleri, şu ya da bu yönde, eklektik bileşimler, yaşam ikilikleri oluşturarak yeni biçimlenişler ortaya çıkarttı. Toplumda, sınıflarda, bireylerde, parti ve örgütlerde kimlik krizi baş gösterdi. Hiçbirisi eski durumlarını koruyamaz hale geldiler. Kriz, geleneksel bağ ve ilişkilerin çözülüşünü hızlandırırken, temel çözücü etken sistemin içsel dönüşümünün toplumların, sınıfların durumunu sarsıp dönüştürmesi, yeniden biçimlendirmesiydi. İhtiyaçları da koşullayan meta üretim ve dolaşımının yeni biçimlenişi; üretim ve tüketim normları -üretimin yeni bir temelde örgütlenişi-parçalı üretim-, metaların kategorik çeşitlenmesi-, konum ve tercihleri belirlediği gibi, liberal birey üzerine çeşitlemelerle birleşerek, toplum-birey ilişkilerini çözüp yeni bir temelde kuruluşunu getirdi. Algı biçimleri değişti. Amaçlar, birey üzerinden tanımlanır oldu. Kişisel çıkar, tüm ilişkilerin merkezine yerleşti. Bireysellik ve bireycilik gelişti. Bireysel inisiyatif ve ataklık, projecilik, köpek balığı stratejileriyle hızla harekete geçme ve sonuç alıcılık özelliklerine sahip, alanında yetkin, hızlı yaşayıp hızla tüketen, sermayenin ihtiyaçlarına yanıt verecek yeni bir kuşak şekillendi. Anları, ilişkileri, hayatı nesne gibi görüp hızla tüketen, kullanıp atan, tüketmeye endeksli, yaşamını buna göre amaçlandırıp biçimlendiren bir yaşam biçimi egemen hale geldi. Kendisini tek ve biricik sanan, farklı olduğunu düşünen, giyim-kuşam , davranış ve beğenileriyle -markaları, yürüyüşleri ve danslarıyla- hepsi birbirine benzeyen, en özgün olduğunu düşündüğü konuda en fazla aynılaşmış bireyler ortalığı kapladı.

Bireysel, grupsal, öncekilerden tümüyle farklı yeni aidiyet ve ilişki biçimleri gelişti. “Büyük anlatılar”dan, devrimci kurtuluşçu teorilerden kopuldu. Küresel ve yerel olanın, gelenekselle yeni olanın ortaya çıkarttığı kaotizm, hız-zaman-mekan parametrelerindeki değişim, sınıfların parçalanması-bağlamların çokluğu ve diyalektik materyalist ilişkilendirmenin olmayışıyla- algı bölünümüne -’çoğul gerçek’-, bireyin kendi içerisinde bölünmesine, tercih ve beğenilerin, ahlakın buna göre oluşumuna ve yaşamın bölünmesine yol açtı.

İnternet ve medya, toplumsal düzeyde hızlı dönüşümü sağlayan araçlar olduğu gibi sanal ilişkileri de ortaya çıkarttılar. Toplumsal ilişkilerin değişmesi, sanal iletişimin biçimlerinin yaygınlık kazanmasıyla yabancılaşma her düzeyde arttı. Gerçekle sanal olan, gösteren ile gösterilen yer değiştirdi! Dikeylik yerine yataylık, derinlik yerine yüzeysellik, süreklilik yerine ansallık, bütünlük yerine ikicilik (eklektizm), gerçeğin karşısına sanal olan konuldu. Yeni kimlik ve kişilikler bunlara göre oluşturuldu. (Bunun için TV dizileriyle kurulan özdeşlik ilişkisine, kadın programlarında sanallaştırılan öykülere, reality showlara, internet üzerinden gerçekleştirilen chat, mail, site, blog ilişkilerine ve günlük yaşamdaki ilişki kuruş biçimlerine -”cool”, “free”, “takılmak”; hazcı, bireyci, kayıtsız, dıştalayıcı, önceki kuşaklarla alay edip küçümseyen, ilkesiz, kuralsız yaşayan, öz-içerik, süreklilik ve derinlik, mesaj kaygısı olmayan, amaçsız, günübirlik ritüellerle yaşayan, markaları idol haline getiren, Serdar Turgut-Cem Yılmaz gibilerde simgelenen, gençliği de çeken elit orta sınıf yaşantısı ve özlemlerine- bakmak yeterlidir.)

Teknolojideki hızlı gelişim ve bunun günlük yaşam ve ilişkiler alanına girişi, bazı ürünlerin bollaşması ve daha ucuza temin edilebilir oluşu, küreselleşmenin sağladığı ufuk genişlemesi teknolojiye olan bağımlılığı ve kapitalizmin çekimini artırdı. Bu süreçte bağımlı kapitalist gelişme ve kentleşme hız kazandı. Sadece nüfusun büyük bölümünün kentlerde yaşıyor olmasıyla değil, giyim kuşam ve davranışlarda, geleceğe ilişkin plan ve beklentilerde burjuva normlara göre biçimlenen kentsel değerler öne geçti. Bu yönden de toplum, çekirdek aileye, çekirdek aile içerisinde de bireylere doğru çözüldü. Meta çekim etkisi güçlendirilip tüketimsel değerler üzerinden tanımlanan bireyci bir orta sınıf yaşam tarzı idolleştirildi. Sosyo-kültürel yönden ise, daha karmaşık, birbiriyle karşıtlık içeren bir dönüşüm, çelişkili bir düşünüş ve yaşam biçimini hemen her kesimde, en açık biçimde de daha muhafazakar, düne kadar feodal kültüre, gelenek ve göreneklere, dine daha bağlı, yaşam tarzı olarak laikleşmemiş kesimlerde görmek mümkündür. Hızlı değişim karşısında, geleneksel ve dinsel olan kültürel düzeyde bir korunma alanı haline getirilirken, simge ve ritüellerin dahi eskisi gibi kalamadığı pozitivist ve modernist bir yaşamın dışavurduğu, kentsel yaşamla da bu şekilde ilişki kuran, zengin sınıflarda gösterişçilikle de birleşerek yansıyan bir yaşam biçimi şekillendi. İstanbul’un Fatih semtinde 10 kadından 7’si türbanlıdır. Bunu çıkarıp aldığınızda biraz gösterişli bir orta sınıf yaşamı ve davranış biçimlerini görürsünüz. Bunun için Fatih’in ana caddesinde yürümeniz cafe, lokanta ve işyerlerine gözatmanız yeterlidir. Kadınların giyim tarzı, takıp takıştırdıkları, gösterişli ve dışavurumcudur. Bir cadde geride Çarşamba’da ise, giyim-kuşam, üslup şeriata göredir. Bir İran kentinde olduğunuzu sanırsınız. Ama kutsal bir yerin (cami ya da türbe) varlığı, caddedeki ev kiralarını iki katına yükseltecek kadar da kapitalize olmuştur. İslami ritüellerin değişimini gösteren benzer örnekler çoktur. Bir tarikat hocasının Sultanbeyli’de bir camide yardım toplarken parayı “Dolar bazında..” diyerek istemesi, yasak olan faize karşı kar ortaklığının geçirilmesiyle kurulan, faizler yüzde10′lardayken yüzde 35′lere varan karları dağıttıktan sonra batırılan islami şirketler, kadının erkeğe bağımlılığını dini bir örtüyle sürdürmenin aracı olan kara çarşafın yerine türbanın geçirilmesi gibi ikiyüzlülükler… Kayseri’nin, Konya’nın, Denizli’nin “Calvinist” burjuvaları, işçileri sömürür, kar hesapları yaparken, ticari spekülasyonlarla halkı dolandırırken son derece pozitivisttirler! (Bunları ve eklenebilecek pek çoğunu, dinci gericiliğin teşhirinde kullanmalıyız).

Egemen neoliberal burjuva sınıf ideolojisinin şekillendirmek istediği, orta sınıfta karakterize olan birey düşünce ve davranışına göre: Her birey özgürdü! Herkes kendi kararlarını kendisi alırdı ve kendi davranışlarından sorumluydu! Toplum değil bireyler vardı! (Thatcher ‘ın kabul ettiği kadarıyla bir de aile!) Yeni tip grupsal aidiyet biçimleri -yeni toplumsal ilişki biçimleri- de buna göre, herkesin bireysel olarak katıldığı, ancak kabul ettiği konuda ortak bir davranış içerisine girdiği, her konunun tek tek, ayrı ayrı görünüp alındığı, alabildiğine gevşek ve yatay bir ilişki biçimiyle şekillendi.Toplumsal olanın, sınıfsal olanın, mücadelenin önselliği ortadan kalktı! (3)

Devrimci örgütler -biz dahil-, bu gelişmelere yanıt vermek bir yana, neyin olup bittiğini anlamaktan, kavramaktan çözümlemekten dahi uzaktılar. Temel teorik çözümlemeler, sınıfsal stratejik mevzilenme ve yeni bir programatik yaklaşım gerektiren bir süreçte, buna yönelmek bir yana, önceki mücadele ve örgütlenme biçimleriyle, kadro yapısıyla, en küçük bir taktiksel değişiklik dahi yapmaya gitmeden gitgide daralıp eriyerek aynı çizgide faaliyetlerini sürdürüyorlardı.

Türkiye’de 80′li yıllarda başlayıp ‘90′ların ortalarından itibaren daha net görüngülerle beliren toplumsal değişim, sınıfsal kutuplaşma ve iç ayrımlar, 2001 krizinden sonra yeni bir yön ve görünümde kazanmış olarak, belirginleşerek ortaya çıktı. Bahar Eylemlerinin ve sonraki kısmi kazanımların yitirilmemiş oluşu, sınıfsal toplumsal mücadele dinamiklerinin nispi yükseliş durumunun sürüyor olması ve krizin Gazi Antifaşist Halk Direnişi’yle dolayımlı bir devrimci refleksle karşılanmasının sonucu, önceki, ‘94 Krizi’nin etkisi, bu denli ağır ve doğrudan olmamış, sürece yayılmıştı. 2001 kriziyle yaşanan toplu çöküş ve bunun bazı toplumsal kesimler üzerindeki etkisinin çok daha ağır oluşuyla birlikte, ülke nüfusunun büyük bölümünün toplandığı kentler, öncekinden farklı, yeni bir görünüm kazandılar. Çöküşe uğrayan orta sınıf elitinin, nitelikli işgücünün bir bölümü tekrar eski konumlarına doğru geçiş yapabildilerse de emekçi sınıfların çoğunluğunu oluşturan bölümü için bu hiç mümkün olmadı. Zorla göç ettirilen Kürt emekçiler ise, çok daha ağır koşullarla karşı karşıya kaldılar. İşsizlik, diplomalı işsizleri de içine alarak ve toplumsal düzeyde çok daha yıkıcı sonuçlar da üreterek, katlanarak devam etti.

Komünist ve devrimci hareket de bu süreci travmatik bir şekilde yaşadı. Gazi sonrası görece hız kazanan şekilsiz büyüme ve hareketin nispi yükselişi, ‘96 1 Mayıs’ında zirvesine çıktıktan sonra faşist karşı devrimin karşı saldırısı ve ardı ardına gelen darbeleriyle hızlı bir dağılma sürecine girdi. Kitle ve çevre güçlerinden başlayarak kadrolara doğru genişleyen hızlı bir güç erozyonu yaşandı. Faşizmin F tipi saldırısı karşısında devrimci örgütler, savunma konumundan da gerileyip iyice zayıflayan güçlerle bir var olma savaşına girdiler. (Bu noktaya gerileyişte, sol tasfiyeci DHKP/C ve izleyicilerinin rolü belirleyicidir.) Bırakalım sınıf mücadelesine devrimci müdahaleyi iç gündemlerine doğru daha da daraldılar. Bunu en ağır biçimde, fiili bir tasfiyecilik hali biçiminde yaşayan yapılardan biri biz olduk. (Bunu kendi sürecimiz ve kendimizden kaynaklanan nedenleriyle ayrıca değerlendireceğiz.) Süreci belirleyen sadece faşizmin dağıtıcı, çözücü, imhacı saldırıları, bundan doğan güç kayıpları değildi. Bundan da önemlisi ve belirleyici olanı, toplumsal koşullardaki, sınıfların durumundaki içsel değişimi, mücadelenin taktiksel koşullarındaki farklılaşmayı görüp stratejik ve taktiksel, örgütsel ve politik, sadece güncel ve dönemsel olmayan, önderlik ve kadro yapısında zihniyet dönüşümünü içeren yeni bir mevzilenişe geçilememesiydi. Eğik bir düzlem üzerinde geriye kayış devam ediyor, düzlemi farklılaştıracak yeni bir bakışa ise çıkılamıyordu.

3 – Ekonomik ve siyasal göçler; göçlerin sosyo-politik etkisi

Kapitalizmin mekansal dönüşümünün gerçekleştiği süreçte, eşzamanlı olarak sosyal-sınıfsal yapı değişimleriyle birlikte demografik kaymalar hız kazandı. Kırın kente, tarımın sanayiye bağımlılığı arttığı gibi kırlardan kentlere hızlı ve büyük nüfus kaymaları oldu. Kırsal nüfus yüzde 35,5′a geriledi. Bütün bölgelerden olmakla birlikte 80′li yıllardan itibaren göçte ağırlık Karadeniz-İç Karadeniz, 90′lara doğru ve 90′larda çoğunluğu zorla boşaltılan k��ylerden olmak üzere ezilen Kürt ulusuna karşı kirli savaşın yürütüldüğü Kürdistan’dan gerçekleşti. Dış göç, önceki gibi yaygın olarak AB ülkelerine yasadışı biçimlerle gerçekleşirken, iç göç, öncekinden farklı bir dağılım gösterdi. Önceki göç merkezleri sınırlı sayıdaki metropol kent, İstanbul, Çukurova, Ankara ve İzmir’di. Bu defa göç, üretimin yeni örgütlenişine bağlı bir seyir izledi; her bölgenin kendi içindeki ve yan bölgedeki 2. ve 3. sanayi bölgeleri göç alan merkezler oldular. Urfa-GAP bölgesi, Mersin-Antalya başta olmak üzere turizm bölgeleri de yeni göç çekim merkezleriydi.

Topraksız ve az topraklı köylülerin kırlarda tutunabilme koşulları eskisine göre daha zordu. Açık ve gizli işsizlik kırlarda görülmemiş sayılara ulaşıyordu. Kırsaldan dışlanan kır yoksullarının kentlerde sanayide istihdamı ise eskiye göre daha da azalmıştı. Üretimin yeni örgütlenişi, işçileşmiş ve hiç işçileşmemiş işsiz işçileri artırıp, çalışmanın düzensiz, ücretlerin düşük olduğu informel sektörü büyütüyordu. Uluslararası işbölümünde Türkiye’ye öngörülen tekstil-konfeksiyon, deri-ayakkabı, gıda, inşaat, gemi yapımı gibi emek yoğun sektörler, turizm, GAP bölgesi yeni istihdam alanları olmakla birlikte ortaya çıkan işgücünün büyük bölümünü emebilmekten uzaktı. Bu dönemde Kayseri, Konya, Denizli, Antep, Eskişehir-Bozüyük, özellikle KOBİ düzeyinde ortaya çıkan, dış-bölgesel pazarlara dönük üretim yapan, tedarikçi firma olarak yerli yabancı tekellere bağlı olarak çalışan işletmelerin sayısında bir artış olmuştu; bunlar, kendilerini çevreleyen bölgelerdeki göçü emmekle birlikte büyük kentlere doğru göçü önleyecek bir istihdam kapasitesine sahip değillerdi.

Yoksul köylüler, kırlarda barınamaz hale getirilmiş, büyük kitleler halinde kent merkezlerinde toplanmışlardı. Fakat büyük çoğunluğu için iş yoktu, varolanlar için ise ücretler düşüktü. İşsiz sayısının çokluğu, göçmen ve kaçak işçiler (Bulgaristan, Romanya, Asya’dan gelen), işgücünün fiyatını daha da düşürmekteydi. Kitlesel işsizliğin baskısıyla vasıfsız işgücünün kendi içerisinde rekabete sokularak ücretlerin asgari ücretin de altına çekilmesi, sigortasız-sendikasız çalıştırma biçimiyle işçinin emekgücünün açık ve dolaysız sömürüsü olanağı, kayıt dışı ekonominin hazır işgücü temelini oluşturuyordu. Kente göç eden kır yoksullarının bulabildikleri işler, eğer bulabilmişlerse, çoğunlukla bu tür en vasıfsız ve en düşük ücretli, en ağır işlerdi. Genellikle de düzenli ve sürekliliği olan bir işte çalışma olanağı yoktu. Bundan dolayı sefalet içerisinde bir yaşam sürdürmekteydiler.

Özellikle ‘90′larda köyleri boşaltılarak zorla göç ettirilen Kürt emekçiler, daha da ağır koşullarda yaşıyorlardı. Önceki göçlerden de farklı olarak ne topraklarını satıp gelebilmişlerdi ne de ihtiyaçlarının bir bölümünü köyden karşılayabiliyorlardı. Kendi istekleri dışında köylerinden zorla çıkartılmışlar, çok nüfusla, çoluk-çocuklarıyla açlıkla ve işsizlikle boğuşarak kentlerin varoşlarında güçlükle yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ezilen bir ulusa mensup oldukları ve ulusal özgürlük mücadelesini destekledikleri için karşı karşıya kaldıkları bu saldırı, zorla göç ettirilmiş olmaları, onların öfkesini daha da büyütüyordu. Ulusal olarak ezildikleri gibi, geldikleri kentlerde sınıfsal olarak daha açık bir ezilme ile karşı karşıyaydılar. Emekçi olarak da daha ağır, daha kötü, daha güvencesiz işlerde, daha düşük ücretle çalışıyorlardı. Olağanüstü Hal uygulamaları, koruculuğu kabul etmeme, can güvenliği korkusu, çatışmalar sonucu güvenlik gerekçesiyle köy ve mezraların boşaltılması, yayla yasağı uygulaması, ayrıca da geçim sıkıntısı, eğitim olanaklarının yokluğu, sağlık sorunları nedenleriyle kentlere göç etmek zorunda kalan Kürt emekçilerini kentlerde bekleyen yaşam neydi? Bunu Göç-Der’in yapmış olduğu araştırmadan görelim.

Göç-Der’in 1999-2001 Göç Raporu’na göre: Kürdistan’dan gerçekleşen göç yüzde 86,4 oranında kitlesel göç olarak ortaya çıkmakta, akrabalar, köy halkının hep birlikte, köylerin-mezraların zorla boşaltılması sonucu ekonomik değer oluşturan hemen hiçbir şey alamadan göç etmesi biçiminde gerçekleşmektedir. Zorla göç etmek zorunda bırakılanların yüzde 87,1‘i geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan köylülerdir. Dağılım olarak yüzde 33,3 orta köylüler, yüzde 17 yoksul köylüler, yüzde 16,2 küçük köylüler, yüzde 8 zengin köylüler, yüzde 20,3 topraksız tarım işçisidir. Geldikleri kentlerde aile reisleri iş bulamazken gençler ve çocuklar, seyyar satıcı, pazarcı, amele, inşaat işçiliği, niteliksiz hizmet işlerinde çalışmaktadırlar. Yüzde 25,9′luk bir kesim ise “diğer” işlerde çalıştığını söylemektedir ki azımsanmayacak bu oranın az olmayan bir kısmı mafyatik işler yapmaktadır. Göç öncesi işsizlik oranı yüzde 1,4 iken, göç sonrası bu oran yüzde 29.1‘dir. Kalınan yerler kiralık (yüzde 29) ya da kendisine ait (yüzde 28,5) gecekondu, baraka yüzde 4,3, çadır yüzde 1,4, kiralık apartman dairesi yüzde 18, kendisine ait apartman dairesi yüzde 10,8, bodrum katı yüzde 1,4, diğer yüzde 6,4‘tür. Kalınacak yer temel sorundur, kısıtlı imkanların büyük bölümü ona gitmektedir. Beslenme, çocukların eğitimi, sağlık için ayrılabilen miktar çok azdır. Göç sonrasında çocuğun okula gitmeme nedenleri içerisinde parasızlık yüzde 40,3 oranında etkili olmaktadır. Beslenmeyse, yüzde 96,9‘u ağırlıkla tahıl ve kuru bakliyat türü ürünlerle beslenmekte, yüzde 68,1′i mevsimine göre sebze-meyve tüketememekte, yüzde 98,2’si düzenli olarak et, tavuk, balık alamamaktadır.

Resmi rakamlara göre boşaltılan köy ve mezraların sayısı 3 bin 848′dir. Rakamlar, zorla gerçekleştirilen göçün nasıl bir ekonomik sosyal yıkıma yol açtığını, zorunlu olarak kentlere yerleşen Kürt emekçilerinin nasıl sefalet içerisinde yaşamaya mahkum bırakıldıklarını göstermektedir.

Bugünkü koşullarda kentlerdeki Kürt emekçilerin tepkileri, son serhıldanda görüldüğü gibi örtük bir sınıfsallık taşımakla birlikte, sınıfsal olarak gelişen bir tepkiye dönüşmüş değil; egemen ulusun bütününe doğru genişleyen kör (dar) milliyetçi saldırgan bir öfke biçimiyle de gelişiyor. PKK önderliği bunu önlemeye çalışmak bir yana, Batı’daki askeri taktiklerinin gücü olarak ve reformistleşme sürecinde komünist ve devrimci demokrat hareketlerle sınırlarını kalınlaştırmak için kullanıyor.

Zorla ya da zorunlu kalarak kentlere akın eden kır emekçilerinin büyük bölümü, işçileşme sürecine girmiş olmakla birlikte işçileşemeyen emekçilerdir. Emperyalist-kapitalist tekellerin tarım politikaları karşısında tümüyle korunaksız bırakılmış, ürün fiyatları yönünden rekabet edebilir durumda olmayan, zorunlu tarımsal girdileri dahi karşılayamaz duruma düşen, bunların sonucu kırsalda asgari düzeyde dahi geçinemez durumdaki az topraklı ya da topraksız küçük üreticiler, yarı-proleterler, kitleler halinde şehirlere geliyorlardı. Şehirlerde ise ya iş bulamıyor ya da düzensiz işlerde, yine düzensiz bir şekilde çalışabiliyorlardı. Bu ise, proleterleşme sürecini kesintiye uğratmaktadır.

1960 ve ‘70′lerdeki göçlerde, kentlerdeki istihdam olanakları, sanayide ve diğer alanlarda görece daha genişti. Montaj sanayinin yeni ve hızlı gelişme dönemiydi. Üretim iç pazara dönüktü ve onu genişletici politikalarla destekleniyordu. İstanbul’un taşı toprağı altındı! İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Çukurova’ya göç edenler sanayide, devlette (Köy İşleri, YSE gibi), “hizmet” sektöründe iş bulabiliyorlardı. Kırdan tam bir kopuş olmuş değildi; kır-şehir arasında gidip gelme, ailenin bir bölümünün hala kırda olmasıyla temel gıda ihtiyacının bir bölümünü kırdan karşılayabilmenin yanı sıra, az miktarda da olsa henüz bugünkü kadar değersizleşmemiş olan ürününden elde ettiği ek bir gelir imkanı olabiliyordu. Göçün nitelik değiştirmesi (zorla göç), kırsaldan hızlı ve toplu kopuş, tarımsal ürünlerin değersizleşmesi bu olanakları yok ettiği gibi, kentlerde de önceki yoğunluk ve yaygınlıkta iş olanakları yoktu.

Bu dönemde kentlerde de yaşam koşulları ağırlaştı. Kentlerde de işçileşme artıyor, onunla birlikte işsiz kitlelerin sayısı büyüyordu. Kentleri vuran ‘94 ve 2001 krizleri, küçük esnafta toplu bir çöküş yaratmış, kentlerdeki yoksulluğu katlayarak büyütmüştü. Dükkanına kilit vuran küçük esnaf da işçileşiyordu. Neoliberalizmle emekçilerin ücret biçimiyle bölüşümden aldıkları payın azalması, öte yandan en yaşamsal ihtiyaçların dahi metalaşması, ihtiyaçlarının bir bölümünü köyden karşılama olanakları kapandıkça kentlerdeki tüm emekçi nüfusun; gençlerin, kadınların, çocukların işçileşmesi artık olmazsa olmaz hale geliyordu. Geniş aile yapısı içerisinde dayanışma ve toleransla idare etme yolları da tümüyle kapanıyordu. (Bir şekilde çalışmamayı başaran dünün antifaşist gençlerinin bugün işçileşmiş olmaları, bir bölümünün de ‘kayıt dışı yollara’ sapmış olması da bu gelişmelerin sonucudur.) Bununla birlikte kentteki “kır”, gelenek ve görenekleriyle, önceki adet ve dayanışma biçimleriyle de hızlı bir çözülme sürecine girdi. Kente doğru akışın başladığı 40-50′lerden itibaren tedrici bir şekilde ilerleyen, 70′li yıllarda devrimci hareketin, ‘90′larda Kürt serhıldanlarının -özellikle kadınlar- etkisiyle devrimci demokratik biçimler kazanan çözülme hızlı, kitlesel ve anomalik (türban gibi), en yoz biçimleri de içeren bir değişim biçimini aldı.

Mafyatik örgütlerin toplumsal bir taban oluşturması
Kırsaldan göç edenleri, kentlerde yoksullaşanları bekleyen yeni bir iş ise çeteler, mafya tetikçisi olmaktı. ‘80′lerden itibaren kayıt dışı ekonominin yaygınlaşması, var olan artıdeğeri ele geçirme, kitlelerin birikimine (bankerler, gecekondu bankalar vs.) el koyma, paradan para kazanma biçiminde spekülatif kazanç yollarının ardına kadar açılması, kirli savaşın kirli yollardan (eroin ticareti) finansmanı, kara paranın aklanması, fuhuş, sıcak para ihtiyacının büyümesi ve krizlerin yarattığı sıkışma ve ekonomik çöküşlerle geniş bir iş alanı oluşturan çek-senet tahsilatı, nüfus artış ve yoğunlaşmasıyla hızla büyüyen ve yeniden yapılandırılan kentlerde arsa rantlarının yükselmesi, ihale edilen ve teşvik edilen yatırım alanları mafyanın, irili ufaklı sayısız çetenin boy gösterdiği, cirit attığı alanlardı. Kriz aralıklarının sıklaştığı ve artıdeğer üretimi yoluyla sermayenin büyütülmesi olanaklarının iyice daraldığı koşullarda kayıt dışı alandan -ki bu sadece enformel sektörden ibaret değildir- mafyatik yollardan sermaye birikimi, özellikle ihtiyaç duyulan sıcak paranın karşılanması, kapitalist politik ekonominin büyüyen bir parçası haline getirildi. İrili ufaklı, neredeyse her mahallede bir tane olacak kadar kadar çok sayıda (bir araştırmaya göre 25 bin) çete ortaya çıktı. Büyük kentlerin lağım çukurlarında her dönemde var olan kabadayılık-haraç, fuhuş, uyuşturucu, silah satıcılığı yapan çeteler biçim değiştirdi; öncekilerin bir kısmı tasfiye oldu, bazıları devlet destekli olarak büyütüldü, irili ufaklı çok sayıda yeni çete türedi. Önü açılan mafyatik yapılar büyüdü, sadece kara para, ihale gibi işlerle yetinmeyip ekonomi ve politika alanında özel roller üstlenmeye başladılar. Ekonominin kilit sektörlerine, bankacılık alanına doğru uzanmanın yanında onlara bu cesareti de veren siyaset alanında oynamaya başladıkları özel roldü. Kürt ulusal hareketine doğrudan veya dolaylı destek veren mafyatik örgütler çökertilip başını ve tabanını MHP’lilerin oluşturduğu mafya örgütlenmeleri hakim kılındı. Kara para ve eroin trafiği bunlar ve asker-korucu çeteleri üzerinden kontrol altına alınıp örgütlendiği gibi, kontrgerilla tetikçileri olarak da kullanıldılar. İç içe geçmelerle mafya-devlet-siyaset üçgeni oluştu. Bu üçgende ortak bir güç oluşturarak, karşılıklı olarak birbirlerini kullanarak mevzi kazanıp palazlandılar. Derin devletin kirli işlerinin gönüllü aletleri olup bunu yer yer şantaj aracı olarak da kullanıp pozisyonlarını güçlendirdiler. Bugün bir bölümü tükürülüp atılmış durumda, bir bölümü ise yedekte tutuluyor. (Şu sıralar derin devlet uzantılı, politik kimlik edinmiş, ‘organize işler’i de yürüten çeteler revaçta.)

Bu dönemde mafyatik yapılar toplumsal bir temel kazandı. Mafyalaşmış büyük çeteler, 50-100 kişilik vurucu güçler oluşturdukları gibi çok sayıdaki yerel küçük çetelerden adam devşirme olanaklarına her zaman sahiptiler. Ayrıca ekonomi alanındaki yatırımlarla da aşiret ve hemşehrilik bağlarını yeni bir düzeyde örgütlüyorlar, kendilerine daha geniş bir taban oluşturuyorlardı. Emekçi semtlerinde de bu çeteler bir çekim oluşturduğu gibi, artan işsizlik ve yoksullaşmayla birlikte kendiliğinden denebilecek şekilde çok sayıda yerel, üç-dört kişilik, liselere kadar yayılan çeteler ortaya çıktı. Kapitalizmin yarattığı meta çekim etkisi, neoliberalizmin en yırtıcı, vahşi kapitalist yöntemlerle artıdeğeri ele geçirmeyi meşrulaştırması, bunun yol açtığı kişilik deformasyonu ve düşkünleşmesi, enformel sektördeki ücretlerin asgari geçim olanağı dahi sağlamayışı ve çoğu zaman bir işe dahi sahip olamamak ve süreklileşmiş işsizlik, çeteleşmeyi besleyip büyütüyordu. Özellikle ‘96 dan sonra bu dalga, devrimci demokratik etkinin nispeten daha fazla olduğu emekçi semtleri de sardı. Sınıf mücadelesinin nispi yükseliş gösterdiği dönemde ve Gazi’yle birlikte, söz konusu semtlerde tepki sınıfsal demokratik bir düzeyde ifade ediliyordu. Bu tepkinin kitlesel düzeyde de ortaya çıktığı ‘96 1 Mayıs’ından sonra hızlı bir iniş gerçekleşti. Faşist diktatörlük tehlikeyi görmüş, devrimci hareket için yeni bir güç kaynağı da olan bu semtlerde operasyonları yoğunlaştırmıştı. Hızlı bir çözülme ve dağılma yaşandı. ‘94 krizinin ve Türkiye’deki toplumsal dönüşümün çok yönlü etkileri daha belirgin olarak ortaya çıkmaya başladı. Devletin de bilinçlice önünü açtığı çeteler, buralarda da sayıları artarak boy göstermeye başladılar. Mücadeleyi bırakmış antifaşistlerin bir bölümü de lümpenleşerek bu çetelere karıştılar.

Köylerin zorla boşaltılmasıyla gerçekleşen göçler, yoğun işsizlik, Kürt ulusal hareketinin yenilmesi, ‘ateşkes’le ortaya çıkan geri çekilmenin yarattığı boşluk, siyasal-psikolojik kırılma, saldırgan öfke de Kürt gençlerinin çetelere doğru akışını hızlandırdı. Kapkaç yapan çok sayıda çete yerden fışkırırcasına ortaya çıktı. Daha çok da büyük kentlere doğru çekilip istihdam edildiler. Türkiye’deki mafya örgütlenmesinde önemli bir paya sahip aşiret ilişkileriyle de örgütlenmiş Kürt mafyası -’90′larda derin devlet operasyonlarıyla zayıflatılıp Karadeniz illeri kökenli, hemşerilik ilişkileriyle örgütlenen MHP’lilerden oluşan mafya ve Kürt korucu-aşiret ilişkilerine dayalı olanlar hakim kılındı- varlığını sürdürüyordu. PKK’nin hiçbir sınır çekmeden lojistik güç olarak onlardan yararlanmaya ve örgütlemeye yönelmesi, Kürt mafyasına, çetelere akış kanallarını her zaman açık tuttuğu gibi, yenilgi ve zorla göçün yarattığı çıkışsızlık, akışı kitleselleştirdi.

Bu yönden de emekçi semtlerinde oluşan toplumsal tahribat çok derindir. Gençlerin bir bölümünün mafyalaşması, liselerdeki haraç çeteleri, genç kızların, hatta çocuk denecek yaşta olanların bedenlerini satması, küçük çocukların kaçırılıp organ mafyasının ellerine teslim edilmesi, artan sayıda lümpen proletaryaya dahil olma, toplumsal tahribatın en açık, en dolaysız, en düşkün biçimlerle ortaya çıkan görünümleridir. Fakat yoksulluk ve yoksunlaşmanın, cehalet ve düşkünleşmenin, alçaklığın görünümleri bunlardan ibaret değildir. Toplam içerisinde bunlar, azımsanmayacak sayıda olmakla birlikte görece marjinaldirler. Sosyal yıkımla birlikte asıl, kitlesel ve yaygın olarak ortaya çıkan, emekçi sınıf ve tabakaların kendi içerisindeki geriye doğru olan çözülme ve çöküştür. Milyonları ve milyonları kapsayan bir durumdur bu. Köylülük, küçük esnaf, memurlar, işçi sınıfı, emekçi sınıfların en geniş, en yığınsal bölükleri önceki konumlarını kaybetmekte; tedrici, zaman zaman da toplu bir çöküş yaşamaktadırlar.

Ekonomik düzeyde, sınıf olarak ve sınıf içerisinde önceden bulundukları toplumsal kategoriden daha alt bir kategoriye doğru konumsal bir değişiklik geçirdikleri gibi, sınıf konumlarında da işçileşme yönünde bir değişim geçirmektedirler. İşçi sınıfı içerisinde de düzenli işçilikten düzensiz işçiliğe ve işsizleşmeye doğru!.. Bunların hepsinden gelecek biçimde lümpen proletarya kitlesel olarak büyürken, lümpen proletaryanın özellik ve değerleri de diğer sınıflara doğru genişlemektedir. Çözülme sadece ekonomik-sınıfsal düzeyde, maddi koşullarının değişimi biçimiyle olmamakta; meta egemenliğinin ve metaya dayalı ilişkilerin yaygınlaşmasının emekçiler üzerinde yarattığı basınçla, emekçi sınıflar nesnel konumlarına, önceki bilinç düzeylerine, kültür ve ahlaklarına uygun sınıf davranışından giderek uzaklaşmaktadırlar. Bu neoliberalizmin medya ve interneti de kullanarak kapsamlı ve hızlı bir şekilde yürütülen ideolojik, felsefi, kültürel tüm dokulara nüfuz eden, bireye doğru çözmeyi amaçlayan saldırısıyla örtüşüp birleşmektedir. Toplumsal ve sınıfsal çözülme içerisinde önceki durumlarını kaybeden emekçi sınıf ve tabakalar, sınıfsal, devrimci bir karşı koyuşa geçemediklerinde bu çözülüm ve çöküntü durumu, ortamdaki dekadans, bireye doğru çözülmeyi ve en düşkün biçimlere doğru da kayarak çıkışı burada görmeyi hızlandırmaktadır. Kentteki kır; geniş aile bağları, aşiret ve hemşehrilik ilişkileri (’90′ların başlarında karşı bir refleks olarak yaygınlaşmışlardı, sürüyor olmakla birlikte daha zayıflamış durumdalar) ve bunlar üzerinden kurulu geleneksel dayanışma biçimleri de çözülmektedir. Ve geriye dımdızlak bireyler, “tek hakikat” olarak da “bireyin gerçekliği” kalmaktadır! Bundan sonrası da medya, internet ve okul üzerinden gerçekleştirilen eğitime ve açlıkla terbiyeye kalmaktadır. Günümüz kapitalizmince baştacı edilip bolca vaaz edilen, en ahlaki görünümlü olanı, performans ve kariyerle diğerleriyle rekabet ederek, gerektiğinde aynı durumda olanların başlarına basarak yükselmek de dahil kendisine yer açma olmak üzere, varolma savaşı üzerinden yaşamı sürdürmenin en vahşiyane ve düşkün biçimlerine uzanan kapı ardına kadar açılmaktadır. Devrimci sınıf mücadelesindeki gerileme ve emekçilerin kendiliğinden mücadelelerinin de sonuçsuz kalmasıyla da bu saldırgan rekabet ve kişiliksizleşme, işçilerin birbirleriyle rekabeti de dahil daha derinleşen bir düşkünlük ve teslimiyet biçimine dönüşmekte, adeta doğal bir biçim halini almaktadır. Her şeyi bireysel yarar üzerinden ölçüp biçimlendiren burjuva pragmatizmi, genel toplumsal davranış biçimi halini aldığı gibi, postmodernizmin sağladığı esneklikle de -parçaların ayrı ayrı yaşanması ve eklektik ilişkilendirmeyle- vicdanları da rahatlatacak yaşam ikiliği kurmak, zor olmamaktadır.1 Neoliberalizm, bireyler arası rekabeti çıplak kılıp en üst düzeye çıkartarak, yüksek bir enerji açığa çıkartıp, bir gerilim ve çatışma yaratarak artı-değer üretimini artırıp sermaye birikimine hız kazandırabilir, bu şekilde bir avuç tekelci kapitalistin sermayelerini dev büyüklüklere ulaştırabilir. Elde ettikleriyle, kendisi ve yükselişine olanak sağlayan hizmetlileri için sermayesini büyütmesinin yanısıra bir refah artışı da yaratabilir. Fakat sermayenin bu büyümesine ve onların refah düzeylerinin yükselişine, geniş bir toplumsal yıkım, kitlesel sefalet, düşkünlük ve hiçleşme; metalar dünyasının büyümesine insanlar dünyasının küçülmesi eşlik etmektedir. (Devam edecek)

1.“Part-time devrimcilik” dediğimiz şeyi de bu bütünlük içerisinde kavramak ve vehametini de buradan kavrayıp sınır çekmek doğru olacaktır. Devrimci hareketin bir hayli zayıfladığı, devrimci değer ve ölçütlerin terkedildiği ve elekleştiği bir dönemde, etkisini daha da büyüten neoliberal saldırı ve yaşanılan toplumsal dönüşümün, bu süreçte emekçi sınıfların geriye doğru çözülmesinin, devrimcileri de genişçe etkisi altına aldığını ve ondan bağışık kalamadıklarını biliyoruz. Doğrudan günlük yaşama doğru indirilmesi gereken ciddi bir iç hesaplaşmayı ve kopuşu gerektiren bir durumdur bu.

4- Varoşlar…

Kırlardan kentlere göçün 50 yılı aşan bir tarihi olmakla birlikte göç eden emekçiler, kırsal düşünüş ve yaşam alışkanlıklarını olabildiğince korumaktaydılar. Göçlerin değişik dönemlerde bölgesel olması ve geldikleri büyük kentlerde kentlerden görece yalıtık (kentlerin dışında, ulaşım ve iletişim olanaklarının da çok kısıtlı olduğu) tepelik bölgelerde yerleşip aynı yerlere gecekondular yapmaları çözülmeyi yavaşlatıyordu. Köyleriyle bağlarını sık gidip gelmelerle yılın bir bölümünü köyde geçirme biçimiyle sürdürüyorlar, geçimlerinin bir kısmını oradan temin ediyorlardı. Geniş ailenin (sülalenin) bir bölümü de köyde yaşamaya devam ediyordu. Büyük fabrikalarda çalışan ve mücadeleye giren işçilerin sınıfsal nitelikleri gelişiyor, kent yaşamına daha hızlı geçiş yapabiliyorlardı. Nesnel ve öznel (kendiliğinden mücadeleler ve kısmi bilinçlendirmeyle) olarak sınıf olma ve sınıf gibi davranma tutumu gelişiyordu. Küçük işyerlerinde çalışan, işportacılık gibi işler yapan emekçiler için ise bu süreç çok daha ağır işliyordu. İşgal edilen hazine arazileri üzerinde yapılan gecekondular, köylerden göç eden emekçilerin kente tutunabilmelerini mümkün kılmakla birlikte küçük mülk sahipliği düşüncesinin korunmasını da olanaklı kıldı. İşçileşme yönündeki düşünsel kopuşu yavaşlattı. Aynı bölgelerden göç eden, hemşehrilik ve mezhep bağlarıyla birbirine bağlı emekçilerin aynı gecekonduluk yörelerde birlikte yaşamaları da geleneksel bağların uzun süre devamını ve korunmasını kolaylaştırıyordu.

Düşünüş ve yaşam tarzındaki ağır ve tedrici dönüşüm süreci, 50-60 yıla yayılan kuşak değişimleriyle görece hız kazanmış, kentli özellikler ve yaşam daha baskın hale gelmeye başlamıştı. Son süreçte kırsalla kopuş çok daha hızlı gerçekleştiği gibi sıçramalı bir biçim de kazandı. Krizler sonrasında zaman zaman köye dönme eğilimi ortaya çıksa da köyde asgari yaşam koşulları kalmamıştı. Geleneksel ürünler değersizleşmiş, üretim maliyetleri artmıştı. Ayrıca kentin olanakları ve kentsel yaşam alışkanlıkları, ihtiyaç ve özlemlerin bu yönde oluşumu baskındı. Kuşak değişimiyle de bu -kapitalist ilişki ve değerler sistemi- daha da baskın hale geldi. Kapitalizmin mekansal dönüşümü ve bunun kentlerde ortaya çıkarttığı değişim, geçişi hızlandırıp son noktayı koydu.

Meta ilişkileri, kentte de kırda da egemen hale gelmişti. Önceki, ilk gecekondu bölgeleri kentin genişlemesiyle kentin içerisinde kalmışlardı, emekçilerin yeni yerleşim yerleri gecekondu niteliğinde olmayıp düzenli parseller üzerinde yapıldığı gibi kent merkeziyle çevresi arasındaki bağlar, ulaşım ve iletişim ağlarıyla sıklaştırılıp yakınlaştırılmıştı. Bunların toplamının sonucu olarak, kentteki kır hızla çözüldü. Kentlere değişik zamanlarda göç dalgalarıyla gelen emekçiler, kentin köylüleri olmaktan çıktılar, artık onlar kentin varoşlularıydılar. Önceki, hem mekansal hem toplumsal ilişkiler yönüyle kentten nispeten yalıtık, içe kapalı bir yaşam sürdürebilen gecekondu bölgelerinden farklı olarak, kentin çekici ve kışkırtıcı, vahşi ve yozlaştırıcı özelliklerinin kama gibi içerisine girerek deştiği, kemirdiği bir yapıdadır varoşlar. Üstelik, artık sadece kentin dışında, çevresinde değil kentin çürüyen eski merkezlerinde, ana caddelerin hemen arkasındaki sokaklardadır. İhtiyaç ve özlemler, kültür ve alışkanlıklar yeni durum içerisinde şekillenmekte, beklentiler buna göre oluşmaktadır. Mücadelelerin de sonucu olarak yol, su, elektrik, ulaşım (gecekondu aflarıyla da konut) sorunları kısmi düzeyde çözülmüş olmasına karşın, kentlileşen emekçilerin ihtiyaç, özlem ve beklentilerindeki büyümeyle asgari geçim koşullarının dahi tehlikeye girmesi arasındaki karşıtlık, derin ve şiddetli bir çelişkiyi ortaya çıkartmaktadır. Macarca sur dışındaki mahalleler anlamına gelen “varoş“un sözcük anlamından çıkış alan bir analojiyle söylersek, mekansal olarak kentin içerisinde olan emekçiler, kentin sağladığı olanaklardan yoksun bırakılarak onun dışına atılmaktadırlar. Önceden, tümüyle metalaşmamış, nispi bir koruma ve göz yummanın olduğu, barınma, su, elektrik, eğitim, sağlık gereksinimleri iyi kötü karşılanabilir durumdayken, en küçük bir kaçağa ve boşluğa olanak vermeyen özelleştirme politikalarıyla en temel gereksinimlerin metalaştırılması sonucu, emekçiler kent yaşamının asgari olanaklarından dahi yoksun, onları karşılayamaz ya da zar zor karşılar durumda bırakılmışlardır. Neoliberalizmle acımasızca vahşi kapitalist çarkın içerisine çekilerek kentsel yaşamın asgari olanaklarından dahi yoksun bırakılmaktadırlar. Emekçilerin yaşadığı kent varoşları, mekansal olarak kentin içerisindedirler; iletişim ve ulaşım eskisine göre çok daha hızlıdır, kent merkezine inmek ya da merkezdekinin çevreye ulaşması çok kısa sürede gerçekleşebilir. Kentle varoşlar arasındaki bu içiçeliğe karşın varoşlarda yaşayan emekçiler, kentteki meta ürün bolluğundan, sağlık, eğitim, barınma, kültür, dinlenme, eğlenme olanaklarından asgari ölçülerde yararlanamamaktadırlar, onun dışındadırlar. Bu ürünlerin tümünün üreticileri onlar olduğu halde!

Kapitalizmin gelişimi ve kentsel dönüşüm, emekçilerin yaşadığı semtlerde yeni bir sosyal-sınıfsal ayrışmayı da ortaya çıkarttı. Eski gecekonduluk bölgelerde ve artık gecekonduluk biçiminde olmayan yeni yerleşim bölgelerinde büyük değişiklikler olmaktadır. Gecekondu tarzı yapılaşmalar ortadan kalkmış, önceki gecekonduluk bölgelerde, küçük, orta büyüklükteki birkaç katlı apartman yapılar çoğalmıştır. ‘60-’70′li yılların gecekondu bölgeleri, günümüzde kentin coğrafik olarak sınırında değil içerisinde, bazıları merkezin çok yakınındadır. Kentin yeni yapılanması içerisinde değer kazanan eski gecekonduluk bölgelerde arsa rantları çok yükselmiştir. Devlet-belediyeler tarafından oralarda yaşayanları ezip geçen, küçük bedeller ödeyerek, konut değişimiyle susturmaya çalışan kentsel dönüşüm politikalarıyla zorla istimlak edilip yıkılmaktadır. ‘80 sonrası yerleşime açılan araziler ise, parseller olarak düzenlenmiş, geniş cadde ve düzenli sokaklara sahip -sokak direnişlerine de daha elverişsiz- alanlardır. Artık emekçilerin hazine arazilerine başlarını sokacak kadar küçük kondular yapmasına kapılar kapatılmıştı; kentlerdeki arsa-arazi fiyatlarının yükselmesiyle ‘el koyucular’ değişmiş, köpek balıkları çıkmıştı ortaya. Sit alanları, ormanlık bölgeler, sahiller onlar tarafından yağmalanıyordu. Burjuvazinin ve mafyanın yeni rant alanlarıydı buralar. (Koç Üniversitesi, Beykoz Konakları, Tansu Çiller’in Kuşadası’ndaki çiftliği, Deniz Baykal’ın Antalya’da SİT alanındaki arazisi, Kemal Unakıtan’ın orman arazisi…)

Sınıfsal, sosyal, siyasal, kültürel ayrışma
‘80 sonrası yerleşime açılan yeni bölgeler, politikacılar, yerel kapitalistler ve mafya tarafından parsellenip satılır, yüksek rantlar ve politik nüfuz elde edecek biçimde dağıtılırken, artık kent içerisinde kalan ilk gecekondu bölgelerinde yükselen arsa rantları ve üzerlerine dikilen binalar sahiplerini zenginleştirdi. Bu, semt içerisinde önceden yoksul ve emekçi olup sonradan küçük orta mülk sahibi olanlarla iyice yoksullaşanlar arasında kültüre ve siyasal görüşlere de yansıyan bir iç ayrışma ve kutuplaşmaya da yol açtı. Mekanın yeniden düzenlenmesinin sonucu arsa-bina rantlarıyla oluşan bu ayrışma dışında kapitalist pazarın genişlemesiyle, ticaret biçimiyle, semte daha fazla giren meta-değer ilişkileri, bir bölüm esnafı yıkarken bir bölümünü görece palazlandırmış; kent merkezlerindekilerin taklidi market, mağaza ve kafeler, barlar açılmış, küçük-orta kapitalistler çoğalmıştır. Konfeksiyon patronları, emlakçılar, küçük müteahhitler, taşeron firma sahipleri işyerleriyle, emekçi semtlerinin çehresi değişmiş bölgelerindeki evleriyle, semtin içerisindedirler. Kapitalist üretim ilişkileri, doğrudan meta ilişkileri biçimiyle ya da dolaylı meta çekim etkisiyle semtin ve emekçilerin dokularına kadar girmiştir. Mekansal dönüşüm, iletişimin kolaylaştırılması ve ulaşımdaki artış, kapitalist üretim ilişkilerinin, üretim ve pazarın semtlerdeki gelişimine uygun ve hızlandırıcı bir zemin hazırlamak içindir zaten.

Semtlerin sosyal-sınıfsal dokusundaki değişimi, sadece kapitalist pazar ve sömürü ilişkilerinin gelişmesinde değil emekçi sınıflardaki yansımasıyla, ortaya çıkan iç farklılaşmada da görmek mümkündür. Sınıflardaki iç hareketlilik, kendi içindeki farklılaşmalar, daha çok ve yaygın biçimiyle daha alt bir toplumsal kategoriye geçiş artmıştır. Semtler her zaman heterojen bir yapıda olmakla birlikte ‘80′lerin ortalarından başlayıp ‘90′larda belirgenleşen içsel değişimin sonucu, semtlerdeki sosyal sınıfsal doku, genel bir değişime uğrayarak daha heterojen bir yapı kazanmaktadır. Toplumun proleterleşmesi yönündeki eğilim hız kazanmıştır; işçileşme artmaktadır. Bununla birlikte, gelişim düz bir çizgide olmamakta, işsizlerin sayısındaki artışın yanı sıra, toplam semt nüfusu içerisinde fabrikalarda, düzenli ve sürekliliği olan işlerde çalışanların sayısı oransal olarak azalmaktadır. ‘60-’70′li yıllarda kırlardan kente göç edenlerin fabrikalarda iş bulma olanakları bugüne göre fazlaydı. Hizmet işlerinde ve kişisel işlerde çalışanlar, işsizler semtlerde azımsanmayacak sayılarda olmakla birlikte emekçi semtlerinde işçi yoğunluğu belirgindi. Ayrıca işçilerin mücadele içerisinde kazandıkları sınıf kimliği ilişkilerde güçlü bir şekilde yansıdığı gibi, birçok semtte etkin durumda olan antifaşist halkçı devrimcilerin, komünistlerin etki ve otoritesi güçlüydü. Kendiliğinden ama sert mücadelelerin içerisinde şekillenmiş sınıf bilinci, demokratik halkçı ve sosyalizan kültür, derinleşmiş olmamakla birlikte çok sayıda emekçi semtinde yaygındı. ‘70′lerdeki yaygınlığına ve kitleselliğine ulaşamamakla birlikte, az sayıda semtte ‘90′larda da bu yönde kısmi bir gelişim sağlanabilmişti.

Emekçi semtlerinin fabrika işçisi yoğunluklu yapısı, düzensiz işlerde çalışanların ve işsizlerin sayısal fazlalaşması yönünde bir değişim gösterirken, emekçi memurların, zorla göç ettirilen Kürt köylülerinin, çeşitli nedenlerle kente göç etmiş orta sınıfların büyük bölümünün de yaşadığı yerler olarak semtlerde, daha karmaşık bir sosyal doku ortaya çıkmıştır. Kayıtdışılığın üretimde ve ekonominin diğer alanlarında hızlı büyümesi, sektörel değişimler, organize sanayi bölgelerinin ortaya çıkışı, bu bölgelerin sosyal yapısına olduğu gibi yansımış ve belirlemektedir. Üretim düzeyindeki yansımaları KOBİ işçiliği, yaygın olarak konfeksiyon, evde parça başı iş ve düzensiz hizmet işleridir. İşçilerin asgari ücret ve daha düşük ücretlerle çalıştırılmalarının yanı sıra, kadın ve çocuk emeği, sigortasız-sendikasız olarak üretim alanına yoğun ve düzensiz olarak çekilmektedir. Neoliberalizm, çok daha düşük fiyata işgücünü elde edebilmek için vahşi kapitalizm dönemindekine benzer bir şekilde kadın ve çocuk emeğini kitlesel olarak üretime çekmektedir. Konfeksiyon, çeşitli hizmet işlerinde kadın ve çoçukların sektörel yatkınlık nedeniyle ve çok daha düşük ücretle üretime çekilerek çalıştırılmaları, evde parça başı iş yapmadaki yaygınlaşma, temizlik işlerine giden emekçi kadınların sayısındaki artışla birlikte semtlerde çalışan kadın sayısı kitlesel olarak çoğalmıştır. Geçim koşulları ağırlaştıkça, erkek emekçiler iş bulamaz duruma düştükçe çalışan kadın sayısı artmıştır. Çalışan kadınların sayısının artması, emekçi semtlerini içerden farklılaştırıp değiştiren, feodal ataerkil aile ilişkilerini sarsan sonuçlar yaratmaktadır. Kadının üzerindeki kayınpeder-kaynana, geniş aile hegemonyası, erkeğe bağımlılığı görece azalmış, genç kızların hareket alanları genişlemiştir. Bununla birlikte kadın emekçinin iş yükü ağırlaşmıştır. Emekçi kadının doğal vazifesi gibi görülen ev işlerine, konfeksiyonda, temizliğe gittiğinde, evde parça başı iş yaparken, l0-12 saatte kapitaliste çalışmanın yükü eklenmiştir. Ayrıca düşen ücretler, krizlerin ağırlaştırdığı yaşam koşulları içerisinde emekçi ailesinin daralan bütçesiyle çocukların, tüm ailenin gereksinimlerini karşılamak, kentlerdeki meta bolluğuna ve artan ihtiyaçlara karşın ailenin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz durumda olmak, emekçi kadını kimi zaman çok daha dirençli, kimi zaman ise çok daha kırılgan yapmaktadır. Emekçi semtlerinde zorluklara karşı dirençli, yoktan var eden, yaşamın kilidini çözen dirayetli kadınlar olduğu gibi, ruhsal travmalara kapılıp çıkamayan, bazen aynı kişide iki özelliğin de görülebildiği, kadınlar da bulunmaktadır. İşsizlik ve kriz dönemlerinde, giderek de yaygınlaşan bir tutum olarak başta kendi ekmeğini yapmak üzere kimi gıdalarını kendisinin üretmesiyle yeni bir iş yükü de kadının sırtına binmiştir. İşsizlik ve krizlerin yol açtığı yıkım, çaresizlik, emekçi ailesini, kadını da, erkeği de, çocukları da, mutsuz ve perişan etmektedir. Eve ekmek getirmekle yükümlü erkek işçi işsiz kalınca, yeni bir iş bulamayınca tamamen göçmektedir. (2001 krizi sonrasında işten çıkartıldığını evdekilere söyleyemeyip çalışmaya gider gibi her gün sabah evden çıkan, iş arayan, bulamadan dönen emekçi öyküleri anlatılır.) Vasıfsız bir işçi ailesi için bu arızi bir durum olmadığı gibi, bütçeyi biraz daraltarak yaşamı sürdürmek gibi bir olanak da yoktur. Zaten çalıştığı zamanda yaşamları varlık-yokluk arasında sürmektedir. Ve iş bulduğunda da, açlıkla terbiye edilmiş olarak, en ağır koşullarda çalışmaya, sınıf kardeşlerine sırt çevirmeye hazırdır!

Emekçi kadının ve gençliğin yıkımı
Kapitalizm, emekçi kadının sırtına çifte sömürü yükünü yüklemiştir. Erkek işçiyle eşit olmayan koşullarda çalışmak zorunda bıraktığı gibi, aile yaşamındaki dağıtıcı etkisiyle krizlerin en çok vurduğu, iç dünyaları alt üst olan -gururu, onuru kırılan-, onu dirençle yeniden kuran ya da kuramayan kadın emekçilerdir. Neoliberal kapitalizmin ve krizlerin kadında yarattığı yıkım ve tahribat bunlardan ibaret değildir. Binlerce kadın ve genç kız (son dönemde genç erkekler de) her yıl artan sayıda fuhuşa çekilmektedir. Emekçi semtlerinde yaşayan genç kız ve kadınların, kız öğrencilerin işsizlik, yokluk ve yoksunluğun çaresizliğiyle kentlerin parlak ışıklarının, lüks malların yarattığı çekimin arasında kalıp bedenlerini meta haline getirmeleri, kadınları alçaltıp düşkünleştirmektedir. Kadının bir fuhuş nesnesi haline getirilmesi, kapitalizmin kadına karşı en şiddetli, en alçakça saldırılarından biridir. Bu tespiti neoliberal kapitalizmin çocuklara karşı saldırısıyla bağlantılı olarak kat kat büyüterek yapmalıyız. Bugün dünyada 200 milyon çocuk işçi çalışmaktadır. Neoliberalizm, çocukların çalışma yaşını 6′ya düşürmüş olmakla, onları izbe yerlerde çalıştırıp Nike gibi markaları onlara ürettiriyor olmakla övünebilir! Keza çocuk fahişelerin sayısını kat kat artırmış olmakla en uygar, en ileri -Belçika gibi-Avrupa ülkelerinde çocuk pornosunu yaygınlaştırmış olmakla, Almanya’dan, hatta Türkiye’den Bangkok’a şirketlere özel uçak seferleri düzenlemekle de övünebilir! Bir de organ mafyasını icat etmiş olmakla!.. Tarihte bir parça uygarlaşabilmiş her toplum, kendi geleceğini onlarda gördüğü için çocuklarını korur. Onların sağlığına, gelişimine özen gösterir. Kapitalizm, bu açıdan tarihin gördüğü en alçak ve iki yüzlü toplumlardan birisidir. Yozluğun, her düzeyde yabancılaşmanın kat kat büyüyerek ortaya çıktığı, sınıf ayrımının içine kama gibi girdiği bir sorundur, kadın ve çocuk sorunu. Emekçi semtlerindeki alt üst oluşla birlikte farklı görünümlerle boyutlanmış olarak ortaya çıkmıştır.

Kapitalist kentin tüketimsel değerler üzerinden oluşturduğu çekim, onlara sahip olabilmeleri ya da olamamalarından da bağımsız olarak emekçiler üzerinde de güçlüdür. Kapitalist piyasanın alt ve yaygınlaşan ürünlerle semtlere doğru genişlemesi, medya vd. yollarla oluşturulan çekim, ihtiyaç ve özlemleri kışkırtmaktadır. Meta çekim etkisi, bunun yarattığı gerilim ve çelişkiler artmıştır. Değişen ve heterojenleşen sınıf yapısı, informel sektördeki büyüme ve işsizlerin artışı, mücadelesizlik vb. sonucu, işçi sınıfı kendi içerisinde geriye doğru çözülmektedir. Emekçiler içerisinde baskın ve gelişmekte olan, proleterleşme süreciyle birlikte üretim sürecinde kendiliğinden de olsa gelişmeye başlayacak işçi yaşamının, sınıf dayanışmasının davranış ve kültürü değildir; proleterleşemeyen işsiz kitleler büyük bir sayı oluşturdukları gibi, işsizlerin rekabeti, grevlerin azalması ve sendikal örgütlülüğün gerilemesi, sınıfın kendi içerisinde rekabete düşürülmesi, işçi kültürünün değerli özelliklerinin kaybını getirmiştir. Bir sendikal geleneğe sahip olan, ekonomik ve kısmi demokratik istemler için birlikte hareket etme ve dayanışma kültürü olan Türkiye işçi sınıfının bu bilinci -sosyalist siyasal sınıf bilinci düzeyine çıkamamış olmasıyla da- gerilemiş, alt düzeylere inmiştir. Kırsalla ve köylü düşünüşüyle olan bağ zayıflar ve yok olurken dönüşüm, sınıfın küçük bölükleri dışında, nesnel toplumsal konumuna uygun bir sınıfsal bilinç gelişimi yönünde olmamakta; onlar da, kentselleşmiş de olarak, neoliberalizmin çözücü ilişkilerinin türevinden çıkan aidiyet biçimlerinin etkisi altına girmektedirler.

Sosyo-kültürel değişim, işçi kültürünün dayanışmacı ve geleceğe umutla bakan, emeğiyle kazanma ve onuruyla yaşama gibi sınıfsal etik değerleri yönünde olmadığı gibi, tarihi, sosyo-kültürel birikimleri taşıyan, sosyal dokusuyla çok zengin ilişkilere olanak sağlayan modern kentin gelişime açık değerlerinin eleştirel özümsenmesi biçimiyle de olmamaktadır. Emekçiler, kentlerde de cehaletin yeni araçlarına mahkum edilerek kenti ileri yönleriyle özümseyebilmenin maddi koşul ve araçlarından yoksun bırakıldıklarından -bunları yapacak hatta düşünebilecek bir durumda değillerdir- daha geri ve daha sefil bir yaşama itilmektedirler. Ekonomik koşullardaki gerileyiş ve çöküşe uygun, onunla içiçe geçen sosyo-kültürel bir çöküş ve çürüme, değer erozyonu yaşanmaktadır. Gençlikte daha geniş ve yaygın olan umutsuzluk, öfke, vahşet, her yolu mübah görme, derin boyutlu bir ahlaki bozulma vardır. Örneğin, paranın hangi yolla ve nasıl kazanıldığının hiçbir önemi kalmamıştır. Çalışarak, emeğiyle kazanma ahlaki bir ilke olmaktan çıktığı gibi “enayilik” olarak görülmektedir. Daimi bir iş güvencesi dahi olmadan asgari ücretle -hatta daha aşağı- sigortasız-sendikasız 10-12 saat çalışmak yerine günde veya haftada birkaç saat riskli işle kolay yoldan çok daha fazlasını kazanmak, tercih edilir olmaktadır. İstenilen yaşamı, en alt düzeyde dahi kurabilmenin umudu emek gücüyle çalışarak kazanmak değil, bahis, borsa, piyango, kapkaç, fuhuş, mafya tetikçiliği, uyuşturucu satmak vb.dir. Ve bu şekilde çok daha fazlasını kazanmanın hayallerini kurmak da mümkündür. Çoğunun sonu hapishane ya da bir şekilde ölüm olacak da olsa…

Sistem içerisinde ezilme ve birey olarak hiç olduğunu görme duygusu semt gençliğini grupsal aidiyet arayışına yöneltmektedir. Grup aidiyeti arayışının görünürdeki en güçlü adresi ise küçüklü büyüklü çeteleşmedir. Tüketim, marka vb.ne dayandırılan kimlik ve değerler sistemiyle oluşturulan çekim, semt gençliğini kapitalist kentin ışıltılı yüzüne Galleria, Akmerkez, Taksim’e -olmuyorsa varoştaki taklitlerine- yöneltmektedir. Kent mimarisindeki değişim, merkezlere ulaşmanın kolaylaşması, televizyon, cep telefonu, chat vb. iletişimin artmasıyla her gün, her an kentin bu parıldayan yüzü ile karşı karşıya gelmektedirler. Onların hayallerini besleyen oralarda olma ve oralarda olanlara sahip olma isteğidir. Bu istek ve özlemlerin emeğe dayalı ücretle karşılanabilmesinin olanağı ise yoktur. Gelecek beklentisinin dahi olmadığı gerçek yaşamlarıyla, bunun çok ötesindeki, meta çekiminin biçimlendirdiği istek ve özlemlerin arasında gidip gelen bir düşünce ve duygu sıkışması içerisindedirler. İstek, özlem ve davranışlarıyla neoliberal, postmodern özgürlük ve aidiyetin semt gençliğinde teşekkül ediş biçimi bu olmaktadır. Semtler, fuhuşun fideliği haline gelmiştir, mafyanın ‘insan kaynakları ‘ bu bataklıktan çıkmaktadır. Bunların yaratıcısı da tetikleyicisi de kapitalizmdir. Neoliberalizm, varoştaki gençlere bir ölüm dansı armağan etmiştir.

İç sınıfsal bileşim
Emekçilerin oturduğu semtler, semtin bulunduğu yere göre de, iç sınıfsal bileşim yönünden farklılık göstermektedir. Daha kozmopolit, daha homojen; fabrika işçilerinin daha yoğun oldukları ya da çok az oldukları, organize sanayi bölgelerinin çevresinde toplanmış, bazı sektörlerde çalışanların ve oturanların daha yoğun olduğu – konfeksiyon, Tuzla deri, tersane gibi-, işçi sınıfına yeni katılan emekçilerin ve küçük burjuvaların daha çoğunlukta oldukları, bileşimleri birbirinden farklı emekçi semtleri bulunuyor.

Emekçilerin yaşadıkları semtler, sosyo- politik, kültürel yönlerden de farklı özelliklere sahiptir. Göçlerin gerçekleştiği bölgeler, göçlerin gerçekleştiği dönemler, göçlerin kitlesel ve birbirini izleyen yoğunlukta oluşu, gelinip yerleşilen yerleri kültürel olarak belirlemektedir. Erzincan, Sivas vb. illerden gelen çoğunluğu ezilen Alevi mezhebinden olan emekçilerin göç ettikleri, fabrikalarda iş bulmanın görece daha kolay olduğu, işçi mücadelesinin, halkçı demokratik uyanışın geliştiği önceki dönemle, ‘80′li yıllardaki dinsel tututuculuğun güçlü olduğu Karadeniz illerinden -Tokat’ı kısmen hariç tutarsak- gerçekleşen göçler, ‘90′larda Kürdistan’dan gerçekleşen ulusal bilinç taşıyan zorunlu göçler, politik kültürel açıdan gelinen yere de yansıyan birbirinden farklı özellikler taşımış ve oluşturmuşlardır. Kapitalist kentin çözücü etkisiyle zaman içerisinde değişime uğrayarak- karşı refleks biçimiyle de ortaya çıkabiliyor- farklı biçimlenişler de kazansa uzun süre varlıklarını sürdürüp kent dokusu üzerinde etkili oluyorlar. Bu açıdan emekçi semtlerinde dini-mezhepsel, milliyetçi bölünmeler, hemşehrilik bağları, yerleşim tercihlerinin buna göre oluşması yaygındır. Bu açıdan pekçok semt, bazı semtlerde kendi içerisinde sosyo-kültürel ve politik olarak net denilebilecek çizgilerle ayrışmış durumdadır. Geleneksel düzeydeki sosyo-kültürel ayrımlar, geleneksel siyasal yapılar bir yandan çözülmekle birlikte, egemen sınıf partileri, bu zeminde politika yaptıkları, halkı bu temelde bölüp örgütledikleri, bunlara dayanarak bir toplumsal temel oluşturdukları için de ilk halleriyle olamasa da korunup sürdürülmektedir. Ayrıca neoliberal kapitalizmin, emperyalist küreselleşmenin yıkıcılığına karşı ekonomik düzeyde direnç gösteremeyen, çözülüp dağılan ya da bir şekilde uyum sağlayanlar, kültürel yönden konservatif (muhafazacı) bir tutumla geleneksel olanı koruyucu bir karşı refleks içerisine giriyorlar. Aile, toplum, birey ilişkileri, dinsel, ahlaki, milliyetçi değerler sistemi içerisinde, herbirinin de yeniden yorumlanmasıyla, tutulmaya çalışılıyor. 1980 12 Eylül faşist darbesinden sonraki süreçte önü açılan dini cemaatler, vakıf biçimiyle semtlere doğru uzanıp kitlesel olarak örgütlendiler. Parti-dini cemaat-vakıf (hastaneleri, okulları, üniversiteleri, öğrenci yurtları, yardım kuruluşları, banka ve finans kurumları, işletmeleriyle), yeni bir siyasal toplumsal örgütlenme biçimi olarak gelişti. Bu süreçte emekçilere, halkı aldatmanın en ucuz ve en kolay yolu olarak din vaaz edildi. Din, halkın afyonuydu! Bu afyon, en yoksullara cemaat ve vakıflar üzerinden yardım bulamacına bulanmış olarak veriliyordu. Bazı semtlerde, Anadolu’daki KOBİ’lerde bir örümcek ağı gibi emekçilerin beyinlerine çöreklendirilmiştir. İşyerinde işçiyi çalıştırıyor olmak bile iane gibi gösterilmekte, din üzerinden nüfuz ilişkileri kurulmaktadır. Dinsel, milliyetçi temelde ya da ikisi içiçe geçmiş olarak, hemşehrilik ilişkileriyle de birlikte örülen, kapitalize olmuş, egemen sınıf partileri ve devletle değişik düzeylerde bağlantılı, toplumsal gericilik yatağı olan çok sayıda dinci gerici, faşist kurum, kuruluş, dernek kentlerde ve semtlerde boy atmıştır. Çözülemeyen rejim ve yönetememe krizinin ögelerindeki her şiddetlenmede halkı birbirine düşmanlaştırıp çatıştıracak gerilim, bunlar kullanılarak yaratılmaktadır. Ayrıca, partiler, belediyeler, vakıf ve cemaatler üzerinden uygulanan yoksullara yiyecek, kömür, yeşil kart dağıtımı, Ramazan’daki çadır tiyatroları yoksulları sisteme, burjuva partilerine ve gericiliğe yedeklemenin, bağımlı kılmanın araçlarıdır. Yıkılan sosyal sigorta sisteminin yerine, emekçilerin onurunu kıran ve dağıtana bağımlı hale getiren bu yardım biçimi alt bir sigorta sistemi olarak kullanılmaktadır.

5 – Zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimi

Kapitalizm, emekçileri geriye doğru, yoksullukta eşitlemektedir. Sermaye birikiminin zorunlu koşulu olarak bir yanda zenginlik birikirken, diğer yanda yoksulluk birikmektedir. Bir yandan sermaye biçimiyle büyüyen toplumsal servetin az sayıda elde toplanması, diğer yanda büyüyen yoksulluk ve yoksunluğun, sefaletin birikimi. Zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki büyümesi arttıkça toplumsal eşitsizlik de artmakta ve derinleşmektedir.

Yoksulluk, kişilerin işlerinin iyi gitmeyişinin, ekonomideki bazı aksamaların, izlenen ekonomi politikanın sonucu olarak belirli bir anda, kesitte, dönemde ortaya çıkan arızi bir durum değil; sermaye birikiminin zorunlu koşulu, Kapitalist Birikimin Mutlak Genel Yasasının hükmünü yürütmesinin sonucudur. İzlenen sermaye birikim politikaları ne olursa olsun, Kapitalist Birikimin Mutlak Genel Yasası işler; zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimi, toplumsal eşitsizlikteki artış da devam eder. Emperyalizm çağında tekellerin hakimiyeti sonucu azamileşen karla, daha çok artıdeğere el konularak emekçiler daha fazla sömürüldüğü gibi, tekeller karşısında tutunamayan orta s��nıflarda da emek ürünlerinin yok pahasına elden çıkarılmasıyla karın daha az bir bölümüne sahip olabilmeleri açıyı daha çok genişletmektedir. Yaşam koşulları itibariyle de artan ihtiyaçların karşılanabilmesi bir yana önceki yaşam düzeyini dahi korumakta zorlanılmaktadır. Orta sınıf sirkülasyonu, izlenen ekonomi politikalara da bağlı olarak, iki yönlü ve gel-gitlerle, genişleme ve daralmalarla gerçekleşmekle birlikte, ağırlık ve çizgi boyunca gelişim, orta sınıf tabakalarının önceki durumlarını koruyamamaları, mülkiyetlerini kaybetmeleri yönündedir. Tekelci azami kar yasasıyla birlikte, Kapitalist Birikimin Mutlak Genel Yasasının etkimesi artmış, toplumun daha geniş kesimlerini kapsar hale gelmiştir.

Neoliberal birikim politikaları, birikmiş artıdeğeri yağmalayarak, artıdeğer üretimi-sermaye birikimi alanlarını çoğaltıp sömürüyü derinleştirerek -nispi ve mutlak artıdeğer sömürüsünü artırarak-, zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimini daha geniş ölçeklere taşımakta, hız kazandırmakta ve büyütmektedir. Özelleştirmeler, banker-gecekondu bankacılığı, sıcak para operasyonları, borsa spekülasyonları, ülke ekonomilerinin borç-faiz sarmalına sokulmasıyla birikmiş artıdeğerin yağması gerçekleştirilir, daha geniş ölçeklere de taşınarak üretilen artıdeğere el konulurken, bu politikalar, emekçilerin çalışma koşullarını ağırlaştırıp yoksulluğunu artırmakta, orta sınıfların bir bölümünün daha yıkıma uğramasıyla mülkiyet kaybına yol açmaktadır. Kar oranlarının düşüş eğilimindeki artışla birlikte ‘60′ların sonlarından itibaren kapitalizmin krizleri sıklaşmış, makro-ekonomik dengeler bozulmuş, istikrarsızlık artmış, tekelci kapitalistler, azami karlarını korumak ve sermaye birikimini sürdürmek için birikmiş artıdeğerin yağmasına dönük operasyonel ekonomi politikalar (IMF denetimi, sıcak para operasyonları, yeni borçlandırmalar) uygulamışlar, bunun sonucu sömürü ve yoksulluğun artması ve orta sınıflara doğru da genişleyen kitlesel yıkımlar olmuştur.

Emekçi sınıfların, bağımlı ülkelerin halklarının yoksullaşmasına yol açan, sadece mali sermayenin, bütçe ve ödemeler dengesi, birikmiş borçları, borsa zaafiyetlerini, para politikalarındaki dengesizlikleri kullanarak ve bilfiil istikrarsızlık oluşturarak gerçekleştirdiği yağma ve sömürü değildir. Bir yanda servet birikirken diğer yanda yoksulluk birikmesi, sermaye birikiminin zorunlu koşuludur. Kapitalizme içkindir; üretim araçlarının özel mülkiyeti devam ettiği sürece de kaçınılmazdır. Zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimini sağlayan temel mekanizma, artıdeğer üretimi ve kapitalistin üretilen artıdeğere el koymasını sağlayan, sermayeyi çoğaltan mekanizmadır. Tekellerin ortaya çıkışı ve azami kar yasasının devreye girmesiyle birlikte zenginlik ve yoksulluğun iki kutupta birikmesi süreci hız kazanmış, üretilen ve önceden birikmiş artıdeğer çok az sayıdaki kapitalistin elinde toplanmaya başlamıştır. Ekonomik realizasyon ve sömürünün gerçekleştirilmesi, emperyalist kapitalistlerin sadece kendi ülkelerinin emekçilerini sömürmeleriyle de sınırlı değildir; uluslararası ticaret yoluyla gerçekleştirilen başka ülke halklarının sömürülmesine, emperyalizm çağına geçişle birlikte sermaye ihracı yoluyla geri ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el konularak yoksullaştırılmaları biçiminde yeni bir boyut eklenmiştir.

Günümüzde, zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimini hızlandırarak işçi sınıfını daha yoksullaştıran, işsizliği kitlesel olarak büyüten ise, yeni üretim teknolojileriyle birlikte uygulanan yeni üretim politikalarıyla -üretimin yeni örgütleniş biçimi ve neoliberal politikalar- nispi ve mutlak artıdeğer sömürüsünün yoğunlaştırılmasıdır; bunun sonucu olarak, daha düşük ücretlerle ve sosyal hakları gaspedilmiş olarak çalışan işçiler, nispi ve mutlak olarak yoksullaşmaktadır. Üretimin bugünkü örgütlenişi, işçilerin her bir işyerinde, ülkede ve küresel ölçeklerde birbirleriyle rekabete sokularak işgücü fiyatının sistematik olarak bastırılması olanağını vermektedir kapitalistlere. Taşeronlaştırma, tedarikçi firma uygulamaları, üretim için en zorunlu, nitelikli daimi bir çekirdek işçi grubunu tutup geriye kalan ve çoğunluğu oluşturan işçileri sirkülasyonla düşük ücret ödeyerek çalıştırma, kadın ve çocuk emeğinin kitleler halinde üretime çekilmesi, işgününün uzatılması ve birim sürede üretilen ürün miktarını üretimi hızlandırarak artırma, kar oranlarını artırarak sermayeyi büyütmenin, karşı yönde de emekçilerin düşük ücretle çalıştırılmaları sonucu yoksulluklarını büyütmenin yöntem ve biçimleridir. Üretimin yeni bir temelde örgütlenişi ve neoliberal birikim politikalarıyla birlikte kapitalist birikimin mutlak genel yasası daha hızlı işlemeye başlamış, işçi sınıfının yoksulluğu artmıştır. Üstelik çalışma sürelerinin uzamasına, gelişkin teknolojiyle birim zamanda daha fazla üretim yapıyor olmalarına, bunların sonucu toplam toplumsal üretimdeki büyük artışa karşın!.. Toplam toplumsal üretim artar, kapitalistlerce el konulan artıdeğer kitlesi büyürken, toplam toplumsal üretimden emekçilerin aldıkları pay azalmaktadır. Üretimin yüksek teknolojinin uygulandığı yeni örgütlenme biçimlerinin istihdamı artırmaması, ücretleri daha düşük hale getiren, sosyal hakları gaspeden, vergileri yükselten neoliberal bölüşüm politikaları, kırdaki ve kentteki yoksulların sayısını yığınsal olarak büyütmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu‘nun Haziran 2006‘da yayınladığı gelir dağılımı raporu, zenginlikle yoksulluk arasındaki büyüyen uçurumu göstermektedir. Rapora göre; kişi başına gelir ortalama 3.113 YTL olmasına rağmen, en fakir yüzde 5 ile en zengin yüzde 5 arasındaki fark, 25 kata çıktı. Nüfusun en yoksul yüzde 5‘i (3 milyon 340 bin kişi) yılda 556 YTL ile yaşamak zorunda. Yani, ayda 46 YTL, günde ise 1,5 YTL ile geçinmesi gerekiyor. İkinci yüzde 5‘lik dilim ise günde 2 YTL ile hayatını devam ettirmeye çalışıyor. En zengin yüzde 5‘de (3 milyon 404 bin kişi) ise kişi başına gelir yılda 13.444 YTL, ayda ise 1.110 YTL‘nin biraz üzerinde gerçekleşiyor. (Eğer bu rapor, yüzde 5′lik dilimlere göre ayrım yapmak yerine en zengin yüzde 1′in durumunu açıklayan bir araştırmanın sonucunu yayınlamış olsaydı zenginlikle yoksulluk arasındaki uçurumun büyüklüğü perdelenmemiş olarak görülecekti.)

Kent yoksulları
Toplam toplumsal üretimdeki artışa ve kentlerdeki meta ürün bolluğuna karşın ekonomik, sosyal, kültürel temel gereksinimlerini asgari düzeyde karşılamaktan yoksun bırakılan, toplumsal üretimden aldıkları pay giderek azalan emekçiler, kent yoksullarıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin kentte ve kırda egemen hale gelişiyle birlikte kentte biriken ‘artık nüfus‘ kent yoksullarının geniş kitlesini oluşturmaktadır. Kırlardaki sınıfsal ayrışmanın derinleşmesi ve kitlesel tasfiyeyle birlikte yoksul kır emekçileri- tarım proleterleri, yarı proleterler, küçük, orta köylülük- kırlarda barınamaz hale gelerek kentlerde, kentlerin varoşlarında toplanmaktadırlar. Ekonomik ve siyasal nedenlerle göç etmek zorunda bırakılan, yaşam koşulları öncekine göre ağırlaşan, sayıları her geçen gün büyüyen bu emekçiler, dünün kır-tarım proleterleri, yarı proleterler, küçük köylülük; kısmen ve yıkıma uğradığında orta köylülükbugünün kent yoksullarını oluşturmaktadır. Onların büyük bölümü, kentlerde işsizdir ya da düzensiz ve en ağır işlerde, kötü koşullarda, en düşük ücreti alarak çalışmaktadırlar. İnşaat, temizlik, işportacılık, çöp, plastik, atık kağıt toplama, enformel sektörlerde ve diğer düzensiz ve geçici işlerde düşük ücretlerle çalışan emekçiler, evde çalışan kadın ve çocuklar, işçi olup işsizleşen, henüz hiç işçileşmemiş olan emekçiler, sokak çocukları, evsizler, ücret biçimiyle bölüşümden aldıkları pay giderek azalan asgari geçim zorluğu çeken, yoksulluk ve açlık sınırında olan işçiler, kent yoksullarıdır.

Kent yoksulları, kapitalizmin, sistemin dışına en çok ittiği ve en çok ezdiği emekçilerdir. Onlar sadece sömürüyle karşı karşıya kalmamakta; toplumsal ve siyasal yaşamın her alanından dışlanıp, baskı altında tutulmakta ve ezilmektedirler. Sefalet, bilisizlik, düşkünleşmeyle birlikte lumpen proletaryayı da üreten bu emekçi kesimleridir.

Kent yoksulları, kategorik olarak bir sınıf niteliği taşımaz; küçük burjuvaziden proletaryaya doğru uzanan, birbirinden farklı özellikler gösteren, proleterleşme sürecindeki çeşitli toplumsal kategorilerden oluşurlar. Onları karakterize eden özellik, büyük bölümünün çözülüş halindeki sınıflardan oluşmasıdır. Yoksulluk, hepsini birleştiren paydadır; kentteki meta ürün bolluğuna, barınma, eğitim, sağlık, dinlenme vd. geniş olanakların varlığına karşın bu imkanlardan ya hiç yararlanamamakta ya da çok az ve kötü koşullarda yararlanabilmektedirler.

Kent yoksullarının yoksulluk ve yoksunlukları sonuca ilişkin bir durumdur. Yoksulluk ve yoksunluklarının da nedeni olan, onları temel bir paydada birleştiren, üretim araçlarının mülkiyetine hiç sahip olmayışları ya da sahip oldukları az miktarda toprak ya da birkaç üretim aleti -kırdayken az miktarda toprak ve üretim aleti, zanaatçıysa bir dükkan ve birkaç üretim aleti- ailenin geçimine yetmediği için işgücünün tümünü ya da bir bölümünü kiralamak zorunda kalmaları, çoğu zaman iş bulamadıkları için bunu dahi yapamayan emekçiler olmalarıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olan kapitalist sınıfça giderek artan ölçüde sömürülmekte ve yoksullaşmakta, daha çok baskı altında kalıp daha fazla ezilmektedirler.

Kent yoksulları, sayıca büyük ve büyüyen bir kitle oluşturmaktadırlar. Her geçen gün kırlarda barınamaz hale gelen köylülüğün bir bölümü, yıkıma uğrayan zanaatçı-küçük esnaf, geçim koşulları ağırlaşan emekçi memur, düşük maaşlı emekli, dul ve yetimler, diplomalı işsizler, çalışarak okuyan, zar-zor geçinen öğrenciler, kent yoksullarına dahil olup bir parçasını oluşturmaktadırlar. İşçi sınıfının açlık ve yoksulluk sınırının altında kalan bölümü de kent yoksullarına dahildir. Bir emekçinin sadece bir işte çalışıyor olmasından hareket ederek kent yoksullarına dahil olmadığı düşünülemez. Ücret biçimiyle bölüşümden aldığı pay, tarihi sosyal bakımdan temel gereksinimlerini asgari düzeyde karşılamıyorsa o, işçi de olsa, memur da olsa yoksuldur. Çok düşük ücretlerle geçinen. emekçi ailesinin yaşamını sürdürebiliyor oluşu, yanılsama yaratmamalıdır. O yaşam, sürünerek, temel ihtiyaçların bir bölümünün karşılanamaması dahil, yoksunluklar içerisinde sürdürülen bir yaşamdır.

Türk-İş‘in Haziran 2006‘da yoksulluk sınırı olarak açıkladığı rakam 1.818 YTL‘dir. Ödemekte zorlanılan su, elektrik, doğalgaz, telefon faturaları, okul ve yol parası, doğrudan alınan vergiler dışında emekçilerin sırtına bindirilen dolaylı vergiler, aldıkları düşük ücretlerle karşılayamadıkça maddi ve manevi olarak emekçileri ezip karabasan gibi üzerlerine çökmektedir. Bu sorunlar, hiçbir emekçinin kendi başına üstesinden gelemediği ve gelemeyeceği bir hal almıştır; işsiz kalan bir emekçiyi tam bir felaket ve yıkımla karşı karşıya bırakmaktadır.

Kentlerdeki yoksulluk, emekçi sınıfların değişik kesimlerini birleştiren bir payda oluşturuyor. İçlerinde yer alan, az miktarda mülkiyete sahip olup geçiminin bir bölümünü buradan temin edenler de kapitalizm içerisinde yaşamını iyileştirmek umut ve beklentisi tümüyle kaybolmamış, hatta zaman zaman güç kazanıyor olsa da geleceğe ilişkin umut ve beklentileri giderek zayıflıyor.1 Paydanın genişliğine, emekçi sınıfların birbirinden ayrı kesimlerini içerisinde barındırıyor olmasına karşın, yoksullukta ve yoksunluktaki eşitlenme, kent yoksullarını birbirine yakınlaştırıyor. Yerleştikleri, yaşadıkları yerlerde aynı sorunlarla karşı karşıyalar. Ücretlerin düşürülmesi, sosyal hakların gaspı, işsizlikteki büyüme, barınma ve sağlık sorunları, eğitim harcamalarının artışı, ulaşımın ve iletişimin pahalanması, bir bütün olarak en yaşamsal gereksinimlerin dahi metalaşması, nispi yoksullaşma, krizlerin yol açtığı toplu çöküşler, mutlak yoksullaşma, yaşam koşulları yönünden emekçilerin aralarındaki ayrımları azaltıp geriye doğru gidiş içerisinde eşitleyerek kent yoksulları paydası altında topluyor.

Kent yoksulları, proletaryaya en yakın, proleterleşme sürecindeki, proletaryayla iç içe geçmiş sınıf ve tabakalardır. Kentlerde, proletaryanın en yakın müttefikini kent yoksulları oluşturur.

Kent yoksulları ve semtlerdeki mücadele
Kent yoksulları, varoşlarda yaşıyorlar. Varoşlar, kent yoksullarının yerleşim ve yaşam alanları. Semtlerin değişen yapısı, mücadeleyi de yeniden içeriklendirmeyi ve yeni bir perspektifle yürütmeyi gerektiriyor: Kapitalist üretim ilişkileri semtlere eskisinden de fazla ve her yönden girmiştir. Buna karşılık olarak, semtlerdeki örgütlenme ve mücadele de antikapitalist taleplerin öne geçtiği, sınıfsal niteliğin daha belirginleştiği bir çizgide yürüyecektir.

Semtin heterojen yapısı, sosyo-kültürel ve politik düzeyde yer yer öne çıkan ayrımlar, önceki dar, halkçılık temelinde gelişen antifaşist mücadele geleneği, mücadelenin sınıfsal eksene dayanan bir toplumsallaşma biçimindeki gelişimini çelmeleyip engelleyebilecektir. Bu nedenle de, öncelikle dar kalacak, kitleleri bugünkü koşullarda nasıl harekete geçireceği sorununun çözümünde odaklanmayan, kitlelere dayanmayan antifaşist mücadele kavrayışından, her türüyle halkçılıktan -bugünkü koşullarda onun türevi, yeni biçimi olarak çıkan toplumsalcılıktan- kopan, merkezinde işçi sınıfı çalışmasının olduğu, emekçi sınıfların diğer bileşenlerine de sınıfsal perspektifle yönelen bir kitle çalışması yürütmeliyiz. Kent yoksulları, proletaryanın kentlerdeki müttefiki, sistemin artan ölçüde dıştaladığı ve en çok ezdiği, çoğunluğu proleterleşme sürecinde olan, bir bölümü proleterleşmiş emekçi toplum kategorilerdir. Proletarya devriminin temel bileşenidirler. Kent yoksullarının yaşadığı semtlerdeki örgütleme çalışmaları da ekonomik, toplumsal, sınıfsal gelişimin bugünkü nitelik ve düzeyine uygun olarak, sınıfsal ve anti-kapitalist bir içerik taşıyacaktır. Karşılaştırarak söylersek, semtlerdeki çalışmanın sınıfsal bir içerikle yürütülmesinin, çalışmaya yeni bir nitelik kazandırmanın koşul ve olanakları eskisinden, önceki dönemlerden fazladır.

Kapitalizm tarafından sistematik olarak dışlanan, nesnel toplumsal olarak ona karşıt bir konumda olan kent yoksullarını, proletarya devriminin temel bir gücü olarak tanımlarken, iç sınıfsal ayrımlarıyla birlikte çözümleyişimiz, halkçılık ve toplumsalcılıkla da çekilen bir sınırdır. Kent yoksulları tümleşik bir sınıf niteliği taşımadıkları gibi, proletaryaya doğru çözülen, farklı sınıflardan gelen emekçi kategorilerden oluşmaktadır. Bu emekçi sınıf ve tabakalar, çözülüyor olmakla birlikte, geldikleri sınıfın düşünüş ve davranış özelliklerini koruyup sürdürmektedirler de. Geldikleri sınıf ve toplumsal tabakanın özelliklerinin korunup sürdürülmesi süreci, bağımsız bir proletarya hareketinin gelişmediği koşullarda daha uzun olduğu gibi, etkisini proletaryaya doğru genişletiyor. Ülkemizde kırlardan kopuşun tarihi çok eski değildir, kuşak geçişleri yeni olmaktadır; proletarya da bölgelere göre de değişen düzeylerde kırsalın etkisi, özel mülkiyetçi eğilimler -düşünüşte, ruhsal şekillenişte daha yaygın- sürmektedir. Oturulan bölgelerde, ailede, her bir işçinin düşünüşünde iç içe geçişlerin varlığı geriye çekici olmaktadır. Bunlara karşın, son dönemde kapitalizm ve kentleşmedeki hızlı gelişim, her iki kesimde de -proletarya ve kent yoksulları- ileriye doğru nesnel bir kopuşu ortaya çıkarttı.

Kent yoksullarının örgütlenmesi ve mücadelesi, muğlak, şekilsiz bir biçimde değil; bulundukları nesnel konum ve istemlerine uygun, gelişim özelliklerini ve aralarındaki özgül farklılıkları talepler yönüyle de dikkate alan bir çalışmayla, kapitalizme karşıt bir içerikte, sistemi yıkma hedefiyle birleştirilerek yürütülmelidir.

Çalışmalar sürdürülürken, semtteki yapı ve bileşimden, sınıfların iç içe geçme durumundan, kent yoksullarını oluşturan emekçi bileşenlerin heterojen yapısından -yarı-proleter, proleterleşme sürecinde olan, koşullar gereği proleterleşemeyen, özellikleri gereği proleterleşmeye yatkın ve yönelimli olan-olmayan, arsa-ev, az miktarda toprak, üretim aletine sahip olan katmanlar-, çözülüyor olmakla birlikte yeni formlarla üretilen sosyo-kültürel ve politik ilişki biçimlerinin varlığından, bu ortam ve ilişkiler içerisinden onları ileri doğru çözerek yol almak gerekliliğinden gelen sorunlar ve geriye çekişler olacaktır. Proletaryanın örgütlenme düzeyi ve bizim örgütleme düzeyimiz, kent yoksulları içerisinde yürüteceğimiz çalışmanın niteliği/ileriye doğru çözme, bu durumun aşılıp aşılmamasını belirleyecektir. Çeşitli halkçı devrimci yapıların semt çalışmalarının gerek politik gerek sosyal yönünü karakterize eden halkçı, toplumsalcı bir içeriktir. Semtlerdeki çalışmalar, popülist bir temelde halk kültürünü olduğu gibi alıp ona yaslanılmaya çalışılarak, özellikle Alevi kültür ve görenekleri benimsenip Cemevleri üzerinden Alevilerle ilişki kurmaya yönelinerek, dinci gericilikle ayrım çizmeyen, halkçı -fakirler ve ezilenler- ve toplumsalcı temelde sınıfsal farkları gözardı eden anti-kapitalist bir içerik kazandırıp sınıfsal bir eksen koymayan, homojenleştirici bir çalışma yürütülmektedir. Biçimde oportünist bir “meşruiyet” ilan etmenin yanında, emekçi sınıf ve tabakalar arasındaki sınıfsal, politik-ideolojik ayrımları silen, içerikte de oportünistçe esnekleşen bir tutumla. Bugün, semtlerdeki mücadelenin daha sınıfsal ve anti-kapitalist bir içerikle örülmesinin, diğer emekçi sınıf ve tabakaları proletaryaya yaklaştırmanın koşulları vardır. Bununla birlikte bu, proletarya ile kent yoksulları paydası altında toplanan değişik emekçi sınıf tabakalarının arasındaki ayrımı gözardı etmeyen, proletaryanın bağımsız örgütlenmesini ve işçi sınıfı içerisindeki çalışmayı zayıflatmayacak iç ayrım ve bağlantıları doğru kurulan bir çalışma olmalıdır. (Devam edecek)

1- Bununla birlikte, bağımsız bir proletarya hareketi, sosyalizmle kaynaşmış olarak güç kazanıp alternatif bir çekim yaratmadıkça da özel mülkiyet ve kapitalist pazar içerisinde bireysel çıkara dayanan gelecek arayışları devam eder. Siyasal düzeyde de, önlerine birkaç kırıntı atacak hükümetin, boş vaadler sıralayan burjuva gerici muhalif partilerin, demagojik radikal söylemli faşist partilerin peşine takılır. Tank ve tereyağın birlikte vaadi, 12 mart ve 12 Eylül’e giden süreçlerde olduğu gibi ekonomideki bozukluğun nedeni olarak “anarşi ve terör”ün gösterilmesi, askeri militarizasyonla içerde ve dışarda düşman yaratılarak şoven milliyetçiliğin kışkırtılması, orta sınıfları, işsizleri bu şekilde faşizme toplumsal dayanak haline getirmek, tarihi örnekleriyle biliniyor. Güncel bir tehlike olarak da büyümektedir bu. İşsizliğin yoğun olup hızlı değişimlerin yaşandığı, gericilik birikiminin tarih boyunca yoğun olduğu bölgelerde Kuzey Kürdistan’da süren savaşın etkisiyle büyüyen bir şoven milliyetçi dalga; kırsal alanda hız kazanan çöküş, küçük esnaf iflasları, geleneksel olarak sağ partilere oy veren köylülük ve küçük esnaftaki eğilimi bu yönde beslemekte. DYP, ANAP, MHP, bu kesimlere dönük demagojik söylemlerini yoğunlaştırmışlardır. Bunları da gözönünde tutarak, köylülük ve küçük esnaftaki yıkım ve krizlerin doğuracağı sonuçlar üzerine kendiliğindenci beklentilere girmeden, dikkatimizi, bu sınıfları, toplumsal grupları nasıl örgütleyeceğimiz, sosyo-kültürel, siyasal gericilik birikimini nasıl altedeceğimiz noktasında yoğunlaştırmalıyız.

6 – Temel çalışma alanı fabrikalar, işletmeler ve sanayi bölgeleridir

Artıdeğerin üretilip sermayenin çoğaltıldığı; kapitalistle işçinin -birinin artıdeğer üreten, diğerinin üretilen artıdeğere el koyan olarak- karşı karşıya olduğu fabrikalar, işletmeler ve sanayi bölgeleri, sınıf çalışması ve örgütlenmesinin temel alanlarıdır. Kapitalist üretim artıdeğer üretimidir; artıdeğer üretiminin gerçekleştiği yerler ise fabrika ve işletmelerdir. Emekgücü sömürüsünün en özsel ve yalın biçimiyle gerçekleştiği, sınıf karşıtlığının en açık ve net biçimiyle belirdiği bu yerler, sınıf çalışmasının, kapitalistlere ve kapitalist sisteme karşı mücadelenin de merkezleridir. Sınıfa karşı sınıf ekseninde mücadelenin dolaysız örgütlenmesi ancak artıdeğerin üretildiği ve el konduğu fabrika ve işletmelerde olabilir. İşçilerin kapitalist sınıfa karşı mücadeleleri içerisinde sınıfsal bilinç kazanmaları da ekseninde emek-sermaye karşıtlığının olduğu buralardaki mücadelelerin içerisinde mümkündür.

Kapitalist sınıfı besleyip büyüten, artıdeğer üretilerek sermayenin çoğaltılması ve her seferinde daha fazla artıdeğer üretilip daha büyük sermayeye ulaşabilmektir. Kapitalist sınıfı yenilgiye uğratacak mücadelenin – ister hak alma mücadelesi olsun, ister kapitalist sınıfı devirmek için yürütülen mücadele olsun- etkili olabilmesi artıdeğer üretim kaynağının kesilmesine bağlıdır. Bu gerçekleştirilmeden sermaye sınıfı yenilgiye uğratılamaz. Keza bunu bir sınıf eylemiyle gerçekleştirmek, işçi sınıfının üretken sınıf olarak kendi gücünün bilincine varmasını, kapitalist sınıfın gereksizliğini de görmesini sağlar. Her gerçekleştirme adımı da sınıf dayanışma ve bilincinin -kapitalistleri dize getirecek bir güce sahip olduğundan başlayıp bir bütün olarak kapitalist sınıfı devirecek ve yepyeni bir iktidarı kurabilecek bir sınıf olduğu bilincine doğru yükselen- gelişimine yol açar.

Fabrika ve işletmelerin, sınıfın örgütlenmesi ve mücadelesinin temel alanları olmasının temel nedenleri bunlardır. Fabrika ve işletmelerde üretimin parçalı ve pek çok yere dağılmış olarak yapılır hale gelmesi, işçi sirkülasyonunun çokluğu gibi örgütleme güçlükleri oluşturan nedenler olsa da fabrika ve işletmelerin sınıf çalışmamızın merkezinde yer almasını değiştirmez. Daha önce Devrimci Proletarya ve Kolektif İşçi Bilinci yazılarında ele aldığımız gibi, çalışma tarzında, mücadele ve örgütlenme biçimlerinde değişiklikleri gerektirir. Üstelik, günümüzde işçinin ürettiği ürünün toplam değerinin daha da küçük bir bölümü ücret biçimiyle işçiye verilirken, daha büyük bölümüne kapitalist tarafından el konulmaktadır. Teknoloji gelişmiş, emek üretkenliği artmış, bunların sonucu toplam toplumsal üretim artarken, çalışma süreleri uzatılan ve daha hızlı çalışmak zorunda bırakılan işçilerin aldıkları pay (işçilere ücret olarak ödenen miktar) azalmaktadır. Fabrika ve işletmedeki işçi, ürettiği ürünün toplam değerini, bunun ne kadarının kendisine ücret olarak verildiğini, ne kadarının kapitaliste kar olarak kaldığını, dolayısıyla kendi emek gücü üzerinden elde edilen artıdeğeri bilir. Fakat, bilinçli bir işçi değilse bunu kendi emek gücünün sömürüsü olarak değil, kapitalistin kattığı sermaye payı olarak düşünür. Kapitaliste bu karı sağlayan mekanizmanın ne olduğunun görüleceği yer de metaların dolaşım alanı değil üretimi alanı, üretimin gerçekleştirildiği yerdir.

Bunlardan çıkartılacak sonuç, işçi sınıfının dolaysız olarak örgütlenip mücadeleye sokulacağı ilk yerler, fabrika ve işletmeler olduğudur. Artıdeğerin üretilip el konulduğu, işçinin emekgücünün sömürüldüğü alanlar, sınıf örgütlenmesinin temel alanlarıdır. İşçinin ürettiği ürünün toplam değerinden giderek küçülen bir bölümü ücret olarak işçiye ödenirken, giderek büyüyen bir bölümüne kapitalist el koymaktadır. İşçi, gerek ücret biçimiyle bölüşümden aldığı payı artırmak, gerekse sömürüye nihai olarak son vermek için kapitalist üretimin merkezinde, gerçekleştiği yerde mücadele etmelidir. İşçilerin mücadelesinin başlangıçtaki gelişimi, işçilerin sınıf olarak örgütlenmesi için zorunludur bu.

Kuşkusuz bugün mekansal olarak tek bir işyerine doğru daralan, sınırlanmış bir fabrika yorumuyla değil üretimin parçalara ayrılıp her bir parçanın farklı yerlerde gerçekleştiriliyor olmasına, üretim sürecinde sektörel iç içe geçmelere, üretim öncesinden de başlayarak üretim ve dolaşım süreçleri arasındaki bağların sıkılaşmasına, iletişim ve ulaşımın üretim sürecinin bir uzantısı ve parçaları haline gelişine, ürünün satıldığı, nihai gerçekleşmenin olduğu pazara, bacasız fabrikaların ortaya çıkışına göre; işbölümünün genişlemesi, üretim ve emeğin toplumsallaşmasına paralel, mekansal olarak da genişlemiş, birçok mekana -bölgesel, ulusal, uluslararası ölçeklerde- dağılıp çoklulaşan bir “fabrika” yorumuyla örgütlenen -ve ancak bu şekilde örgütlenebilecek olan- bir sınıf hareketi düşünülmelidir. Tek bir fabrika ve işletmenin içerisinde, bir üretim dalında, üretim dalları arasında, bir ülke sınırları içerisinde ve küresel ölçeklerde genişleyen, farklı bileşimler kazanan, iç içe geçen artıdeğer üretim süreçleriyle farklılaşmış bir fabrika ve sınıf mücadelesi kavrayışıyla hareket etmeliyiz. Keza, farklı üretim dallarında olsalar da aynı organize sanayi bölgesinde toplanan işçilerin sorun ve istemlerindeki kesişme -8 saatlik işgünü, asgari ücret temelinin yükseltilmesi, iş kazaları, sigorta, sendika gibi- birlikte örgütlemeyi, olanaklı ve farklı nedenlerle de zorunlu kılmaktadır. İşçi sınıfının daha parçalı ve heterojenleşen yapı kazanmasının yanı sıra, üretimin de daha bölünmüş ve farklı yerlere dağılarak genişlemiş bir mekanda yapılıyor oluşu, sınıfın örgütlenmesinde farklı kombinasyonları gerektiriyor olmakla birlikte, artıdeğerin üretilip sermayenin çoğaltıldığı mekanlar -fabrika ve işletmeler- işçi sınıfının örgütlenip mücadeleye sokulacağı yerlerdir. Bu gerçekleştirilmeden kapitalistler ve kapitalist sınıfa etkili darbeler indirmek mümkün değildir.

Bu yaklaşımdan kopulmadan işçi sınıfının mücadelesi, hemen her alana taşınmalıdır. Özellikle de bugün, bir grev ya da direnişin başarısının koşulu, eylemin fabrikayla sınırlandırılmadan politik bir etki yaratacak biçimde geliştirilmesi, eylemin bunu sağlayacak merkezlere taşınması olduğu gibi, sokaklara, merkezi yerlere taşmayan, ulaşım, iletişim ağlarını kilitlemeyen, siyasi-idari yönetim aygıtını, askeri merkezleri yıkıp ele geçirmeyen bir devrim hareketinden de söz edilemez. Bugün basit bir grevin başarısının dahi fabrikaya -hele üretim dahi durdurulmadan fabrika önüne- hapsolmuş bir mücadeleyle mümkün olamayacağı, işçi sınıfının ortak sınıfsal politik haklarının kazanılması için de genel grevle birlikte sokakları alanları ele geçirecek bir mücadelenin verilmesi şarttır.

İşgücünün üretildiği, yeniden üretildiği yaşam alanları olarak kentler ve semtler
Emekçilerin yaşam alanlarından örgütlenmesi, diğer deyişle semtlerdeki mücadelenin örgütlenmesi sorununa da yanıt olacak noktaya da giriş yapacak şekilde, üretim ve emeğin toplumsallaşması, toplumsal işbölümündeki artış, üretim süreciyle işgücünün yeniden üretimi süreçleri arasındaki bağı da dolayımsızlaştırmakta, çok daha açık hale getirmektedir. Kapitalizm, başından itibaren işgücünün yeniden üretimini, işçinin harcadığı enerjinin fiziksel olarak yerine konulması olarak almış, işgücünün fiyatını, her zaman, en alt sınırda tutma eğiliminde olmuştur. İşçinin işgücünü kiraladığı süre boyunca çalışma sürekliliğini sağlayacak, ona disiplin ve düzenlilik kazandıracak tedbirleri de almayı ihmal etmeden yapmıştır bunu. Kapitalizmin ilk gelişme döneminde Avrupa’da fabrikanın hemen yanında ot yataklı izbe barakalar (bugün de Çin’de var, yığma, köpek kulübesi gibi barakalar), veresiye satış yapılıp işçilerin borçlandırıldığı bir kantin, aynı sokağa açılan şarap ya da bira satılan bir yer, 12-14-16 saat çalışma, sıkı sıkıya saate bağlanmış bir iş ve yaşam düzeni! Kimi zaman daralan kimi zaman genişleyen bir yedek sanayi ordusu daimi olarak bulunduğundan, bir işçinin çalışma ömrünün kısa ya da uzun olması da kapitalisti ilgilendiren bir durum değildir.

Ancak üretim araçlarının gelişimiyle ve geliştikçe, onları kullanacak olan işçinin de vasıflı olması zorunluluğuna bağlı olarak, asgari -temel ve mesleki- bir eğitimi de içerecek düzeyde işgücünün yeniden üretimi gerekliliğiyle, fiziksel olarak harcanan enerjinin yerine konulması sınırlarının dışına çıkmıştır. Bunun dışında ücretlerin artırılması ve sosyal hakların kazanılması yönünde tarih boyunca sağlanan her gelişme, işçi sınıfının ekonomik, daha çok da politik mücadelelerinin ürünüdür. (8 saatlik işgünü mücadelesi böyledir -Ekim Devrimi’nin üç temel sloganından da birisidir. ‘60-70′lerde Avrupa’ da, ülkemizde kazanılan işçi hakları, fabrika işgalleri, genel grevlerle örülen zorlu işçi mücadeleleriyle birlikte, Sovyet ve Doğu Avrupa devrimlerinin, sosyalizmin baskısının ürünüdürler. Nitekim, revizyonist sistemin çöküşünden sonra şekli olarak dahi tehlike kalmadığını düşünen dünya burjuvazisi, sosyal hakların gaspı, ücretlerin düşürülmesi yönünde dizginsiz bir saldırıya geçti.)

Tarihi sosyal gelişime, oluşan yeni sınıfsal dengelere bağlı olarak işgücünün yeniden üretiminin toplumsal düzeydeki ele alınışında burjuva iktidarlar, temel ve mesleki eğitimin dışında, daha çok da belediyeler üzerinden gerçekleştirilen konut alanları, toplu konutlar, banliyö trenleri-metro, ucuz eğlence yerleri gibi altyapı düzenlemeleri gerçekleştirirken, bazı sosyal yardım kurumlarını (Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Darülaceze, aşevleri, Deniz Feneri Derneği vb.) da devreye sokmuştur. Giderek artan sayıda ve yaygınlaşan sadece yardım amaçlı olmayan, sosyal, kültürel, politik sonsuz sayı ve çeşitlilikteki bir sivil toplum ağıyla da çevrelenmiştir bunlar. Binalardan arta kalmış daracık yerlere sıkıştırılmış parklar, çocuk parkları, halk konserleri, festivaller, TV’lerdeki sabah programları, reality showlar, “İnek Şaban” filmleri, arabesk acılı türküler, pop müziği kitlelere ucuz eğlence sağlamanın ve onları oyalayıp aldatmanın, yeni düzeyde alıklaştırmanın araçları ve yöntemleri oldular. Burjuva sınıf diktatörlüğünün, siyasal egemenliğin farklı araç ve biçimlerle genişletilip derinleştirilmesine hizmet eden bu kurumlar, burjuva egemenliğin toplumsal tabanını genişletmenin, ideolojik, sosyo-kültürel düzeyde topluma içsel kılıp yeniden üretmenin araçları da olmuşlardır.

Milyonların yoksulluk ve yoksunluğu söz konusu olduğunda göstermelik olmaktan öteye geçmeyen birkaç yardım kurumu ve kaba bir kültürel eğitim!.. Burjuvazi, egemenliğini korumak ve kapitalizme hizmet edecek toplumun yeniden üretimi için bunların yeterli olmadığını bilecek kadar deneyimlidir. Daha nitelikli bir işgücü ve egemenliğine toplumsal destek olacak bir orta sınıf tabanı oluşturmak için daha fazlası gerekir. Sanatsal kültürel çalışmaların ulvileştirilerek desteklenmesi, kitlelere taşınmasıyla bir kültürel şekillenme, bir “kentli kimliği” oluşturmak gibi edimlerde de amaç, burjuva sınıf egemenliğini bu alanlarda tesis etmenin, katmanlı bir egemenlik oluşturmanın yanında bireylerin gelişimi ve kendini gerçekleştirimiyle kapitalist üretimin artırılmasıdır. Sabancı gibi daha yeni burjuvalaşan burjuvaların, işçileri sömürme işi dışında Picasso’nun resimlerini, Rodin heykellerini getirip sergileyerek kendi tabirleriyle “prestij kazandıracak” işlere yönelmeleri gibi. Ya da burjuva bir orta sınıf yaşam tarzına ünvan olarak takılmış kentlilik kültürü gibi. Hangi yüce amaçlar yüklenerek açıklanırsa açıklansın, burjuvazinin bu yöndeki çabaları, tek bir amaca, kapitalizme uygun bir toplumsal yapı oluşturma ve artıdeğer üretim kapasitesini artıracak düzeyde işgücünü yeniden üretme amacına hizmet eder. Genç kuşakları da sisteme yakın kılmanın, paraya asalet takarak kirli yüzünü, bayağılıklarını ve iğrençliklerini örtbas etmenin edimleridir. Kentlerin tarihsel gelişimi ve yeni kent örgüsü, işgücünün toplumsal düzeyde yeniden üretiminin üstyapı alanının sanattan spora, çocuk eğitiminden büyükler için kurslara uzanan bu araçlarından ayrı düşünülemez.

Son dönemlerde “sosyal sermayenin önemi“, “insan kaynaklarının geliştirilmesi”, “iş yönetimi” üzerine sayılamayacak kadar çok konuşma yapıldı, yapılıyor. Sermaye sınıfı, yeni teknolojiler, kimi hizmet işleri sözkonusu olduğunda, özellikle sofistike işlerde “sosyal sermayenin geliştirilmesi“ne özel önem vermekte, bu işleri yapacak yetenek ve beceri yönünden gelişkin, birkaç yönlü çalışacak, zamanla yarışacak, inisiyatifli, hızlı ve işlevsel bir işgücününün oluşabilmesi için -eğitim politikalarında değişiklik dahil- seferber durumdadır.1 Nitelikli, yeni bir çekirdek işgücünün yaratılması içindir bu seferberlik! İşgücünün ezici çoğunluğu için ise, sınıfın iç rekabetini artıracak, açlık sınırında bir yaşam öngörmektedir. İşçi sınıfının bastırılması, iç rekabet ve dağınıklığından yararlanılarak neoliberalizmle birlikte, sınıfın tarihi sosyal kazanımlarının, ücretlerle birlikte sosyal hakların gaspına, bu kazanımların güvencesi olan sendikalar, SSK, Emekli Sandığı gibi kurumların da tasfiyesi eşlik etmektedir. Bunlar ya tümüyle ortadan kaldırılmakta ya da işlevsizleştirilmektedir. Genel bir tutum olarak burjuvazi, sınıf mücadelesinin doğrudan ya da dolaylı ürünü olan tek bir kurumu ayakta bırakmazken, yerlerine Dünya Bankası’nın en yoksulları 1,5 dolarlık yaşam vaadi ile çalışabilir güç olarak işsizler ordusuna katıp çalışmakta olanlara rakip kılınmasını sağlamayı amaçlayan “yoksulluğun yeniden yapılandırılması” programı ile, belediyeler, vakıf ve cemaatler üzerinden gerçekleştirilen emekçileri dilenci yerine koyan, onurlarını kıran, yardımı yapana bağımlılaştıran (burjuvalara, dinci partilere, vakıf ve cemaatlere, Sedat Peker gibi mafya manyaklarına…) biçimler geçirilmiştir. Çok sayıdaki ve iç içe geçmiş bu kurumlar, yerelde burjuva iktidarın güçlendirilmesinin yanı sıra kendi etki ve nüfuzlarını büyütmenin de araçlarıdırlar. En yoksulları sisteme bağlamanın da!

Kentlerdeki toplumsal dönüşüm sürecinde, sınıfsal olanın, sınıf mücadelelerine dayalı olan kurumların tasfiyesi ve onların yerine konulanın ne olduğunun işlev ve sonuçlarıyla birlikte görülmesi, ihmal edilemeyecek bir durumdur. Bununla birlikte, yaygınlaşmasına karşın kitleselleşen açlık ve yoksulluk karşısında bu sigorta sisteminin sistem için bir çözüm olamayacağı da açıktır. Emekçilerin büyük çoğunluğu için düşünmenin dahi mümkün olmadığı bireysel sağlık sigortası vs.nin de… Günümüz kapitalizmi emekçi sınıfları, asgari yaşam koşullarından dahi yoksun bırakarak kitlesel olarak dışlamakta, sistem dışına itmektedir.

Üretim toplumsallaştıkça, emek toplumsallaştıkça toplumsal emeğin yeniden üretimi sorunu, büyüyen bir sorun olarak ve belirginleşen bir çelişki biçiminde ortaya çıkmaktadır. İşgücünün yeniden üretimini, işgünü süresini uzatıp işçinin fiziksel dayanma sınırlarına doğru çeken, yedekte bekleyen genç işsiz kitlelerin varlığından da yararlanarak işçinin çalışma ömrünü kısaltacak uzun süreli ve yoğun tempolu bir çalışmayı dayatan kapitalist, ücreti de işçinin işgücünü sadece fiziksel olarak yenileyebileceği, işçiyi ailesiyle de birlikte değil birey olarak düşünmeye doğru daraltan, yaşamını asgari düzeyde sürdürebileceği bir ücret düzeyine indirmektedir. Neoliberalizmle birlikte, sermayenin işgücü fiyatını aşağıya doğru bastırma eğilimi hız kazanmıştır; bu durum, bir emekçi ailesinin büyüyen ihtiyaçlarıyla açık bir çelişki oluşturmaktadır. İşçinin işgücünün yeniden üretiminde ayrı düşünülemeyecek işçi ailesinin fiziksel düzeydeki temel gereksinimlerinin karşılanması sorunu büyüdüğü gibi, bununla da sınırlı olmayan tarihi, sosyal açıdan artmış olan ihtiyaçlara yanıt verecek ücret/sosyal hakların geliştirilmesi sorunu da büyümekte, artan bir gerilim oluşturmaktadır.

İşçinin ve ailesinin sosyal, kültürel; eğitimden dinlenmeye, dinlenmeden eğlenmeye uzanan, herbirinin de kapsamının genişlediği (tatil yapma, okuma-öğrenme, kendisini yeni becerilerle geliştirme, sinemaya, tiyatroya gidebilme, her çeşit enformasyondan yararlanabilme, ulaşım-iletişim hakkı, bütün bunlar için de yeterli zamana sahip olma…) haklar, toplumsal üretkenlikteki artış ve toplumun bugünkü gelişme düzeyinde işgücünün yeniden üretimi için gerekli haklardır. Bir emekçi çalışmıyorsa dahi, bu onun asalaklığından değil kapitalizmin onu işsiz bırakmasındandır; dolayısıyla her emekçi için ya emekçi onuruna, yetenek ve birikimine uygun bir iş ve ona karşılık gelen bir ücret sağlanmalı ya da toplam toplumsal üretkenlikteki artışa uygun olarak ekonomik, sosyo-kültürel gereksinmelerini karşılamaya yeterli, asgari yaşam koşulları sağlayacak işsizlik sigortası biçimiyle bir ücretin ödenmesi güvence altına alınmalıdır. Bu toplumsal bir haktır.

Üretim ve işgücünün yeniden üretimi süreçleri bir bütündür; gelişkin, üretim kapasitesini artıracak bir üretim yapabilmek, gelişkin bir işgücüne sahip olmayı gerektirir. Bu ise, işgücünün yeniden üretimi süreçlerinde sadece kaybedilen enerjinin fiziksel olarak yerine konulmasını değil, onun yanı sıra, emekçinin, dinlenmeyle birlikte eğlenmesini de sosyal-kültürel yönden gelişimini de içeren çalışma ve yaşam koşullarını sağlayarak olur. Günümüz kapitalizmi az sayıdaki yaratıcı, nitelikli emek gerektiren sofistike işlerde bunu sağlarken, sınıfın ezici çoğunluğu için tam tersi bir politika gütmekte; bir işçinin tek başına işgücünün yeniden fiziksel olarak asgari düzeyde üretimine yetecek -bunu da işçinin çalışma ömrünü uzatacak bir ücret düzeyinde değil limon gibi sıkıp atacak ve yerine taze bir işgücünü koyacak düzeyde- bir ücret politikası uygulamaktadır.

Sosyal sigorta gibi bir sistemin gerekliliği ve kapitalistin sigorta primi ödemesi zorunluluğu da kalmamaktadır! Bu ise, bugün ulaşılmış olan emek üretkenliğindeki artış ve toplumsal üretim düzeyi ile, toplumun sosyal kültürel gelişme düzeyi ve ihtiyaçların bugünkü kapsamı ile açık ve derinleşen bir çelişki oluşturuyor. Komünistlerin üzerine gideceği çelişki ve kendi programlarında çıkış alacakları bir konudur bu. Ekonomik gelişim, emeğin üretkenliğindeki ve toplam toplumsal üretimdeki artış, toplumun geldiği sosyal kültürel gelişme düzeyi ve buna uygun ihtiyaçlardaki artış ve kapsamındaki genişlemeye karşın, sermayenin verdiği yanıt, ihtiyaçların bu gelişime uygun karşılanması olmayıp tam tersi yönde -artıdeğer yasası, azami kar yasası, kapitalist birikimin mutlak genel yasası gereğince- bir politika izlemesi -işçilerin sınıf mücadelesi yoluyla ücretlerini ve haklarını artırmalarının karşı etken olarak oluşturduğu direnç ve engellemeler dışında- sermaye birikiminin tarihsel sürecine, genel eğilimine uygundur.

Üretim ve emeğin toplumsallaşması, emeğin toplumsal üretimi sorununu da daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Emek, toplumsal emektir; emeğin toplumsal niteliği belirginleştikçe, emeğin toplumsal üretiminin de üretim süreçlerinden ayrı olamayacağı, kapitalizmin koyduğu perde parçalanarak görülür hale gelmektedir. Basit meta üretiminde üreticinin aynı zamanda üretim araçlarının sahibi durumunda oluşu nedeniyle, meta üretimiyle işgücünün yeniden üretimi süreçleri birbirinden ayrılmıyordu. Üreticiler, kendi emek gücüyle ürettiklerini satıyor, elde ettiği paranın bir bölümünü üretimin devamına, geri kalanını da işgüçlerini yeniden üretmelerini sağlayacak aile gereksinmelerinin karşılanmasında harcıyorlardı. İşgücünün kapitalistler tarafından kiralanması, meta oluşuyla birlikte bu durum değişti. Toplam üretimin giderek azalan bir bölümü ücret olarak işçiye verilirken, geri kalanın bir bölümü kapitalistin kişisel harcamalarına, büyük bölümü de sermayenin çoğaltılmasına gidiyordu. Kapitalist meta ekonomisi sistemi, daha ilk adımlarından başlayarak üretimi ve emeği toplumsallaştırırken, kapitalistin işgücünü meta olarak, kar ve azami karın gerçekleştirilmesi için olabildiğince düşük bir fiyata kiralayabilme itkisiyle davranma eğilimi, emek gücünün yeniden üretimini, üretim sürecinin dışına doğru itmesine yol açar. Bunu işçinin kendi sorunuymuş gibi gösterir. Bundan dolayı, işgücünün yeniden üretildiği işçinin yaşam alanı, ailesi kapitalisti ilgilendirmez. Ücreti, işgücünün fiziksel olarak yeniden üretildiği, işçinin ertesi gün de gelip çalışabileceği asgari sınıra doğru iter. Kapitalizm, artıdeğer üreterek sermayeyi çoğaltan bir sistemdir; kapitalistin/sermaye düzeninin ancak bu şekilde var olabilmesi, onun sınırlarını da gösterir.

Toplumsal emeğin aradaki engelleri -işgücünün meta oluşunu- kaldırarak, toplumsal olarak üretimi, sosyalizmin çözebileceği, kapitalizmin ise çözemeyeceği bir sorundur. Toplumsal emeğin, onun bir parçası olarak her işçinin emekgücünün yeniden üretimini sadece fiziksel olarak yerine koyma biçimiyle değil; sosyo-kültürel bütün ve çok yönlü olarak ihtiyaçlarını karşılayacak bir düzeyde üretimini ancak sosyalizm gerçekleştirebilir. Bunun koşulu işgücünün meta olmaktan çıkması, değer yasasının etkimesinin sınırlandırılması ve tümüyle kaldırılmasıdır. Bunun için üretim araçlarının özel mülk durumunun sona erdirilmesi, üretimin kar için üretim olmaktan çıkması, üretimin, bir bütün olarak “toplum için üretim” biçimiyle niteliksel bir dönüşüm geçirmesi gerekir. Üretilen toplumsal zenginliğin şu ya da bu kapitalistin, kapitalist sınıfın zenginliğini büyütmek için değil de toplumun tümünün ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde kullanılması, dağılımı da buna uygun hale getirmek, ancak bu şekilde mümkündür.

Üretim ve emeğin toplumsallaşması arttıkça, gittikçe çoğalan toplumsal zenginliğe el koyma şekli -zenginliğin giderek daha az sayıda, bir avuç tekelci kapitalistin elinde toplanması- emeğin toplumsal üretiminin de önünde büyüyen bir engel haline gelmektedir. Günümüzde neoliberal birikim politikalarıyla da daha açık ve belirgin hale gelen bu çelişki, mücadelenin sadece üretimin gerçekleştiği yerle sınırlanmadan işgücünün yeniden üretildiği emekçinin yaşam alanlarına doğru da genişletilmesini, işgücünün yeniden üretimini kapsayan her sorunu (eğitim, sağlık, dinlenme, eğlenme, iletişim, ulaşım, kendini her yönden geliştirme…) yakıcılaştırarak mücadelenin kapsamı içerisine sokmaktadır. Bu durum, artıdeğer üreterek sermayeyi çoğaltacak ve ancak rekabet yoluyla rakiplerini ekarte ederek gelişebilecek olan kapitalistin ve tekelci azami kar yasasıyla hareket eden kapitalizmin tarihsel sınırlarını da gösterir. Bu kapsamlılıktaki toplumsal ve bireysel gereksinimlere yanıt verebilecek olan kapitalizm (yoktur; sosyal demokratik biçimler dahil) değil, ancak, üretilen toplam toplumsal değerden yatırım fonu olacak bölümünü ayırıp geriye kalanını toplumun, toplumsal ve bireysel düzeydeki ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanabilecek olan sosyalizmdir. Sosyalizmde artıdeğer sömürüsü olmayacağı için gerçekleşebilir olan bu durum, toplumsal ve bireysel maddi ve kültürel ihtiyaçların emek üretkenliği arttıkça artarak karşılanmasını da olanaklı kılar.2

Bununla birlikte temelden bir başka değişim de mümkündür. Üretim ve emeğin toplumsallaşması ve toplumsal işbölümünün geldiği ileri düzey, toplam toplumsal üretimdeki büyümeyle birlikte, çalışmanın bir zorunluluk olmaktan giderek çıkmasını, çalışmanın yeni bir nitelik kazanmasını da olanaklı kılar. Kapitalist sömürünün ortadan kaldırılmasıyla başlayan, değer yasasının etkime alanının daraltılıp giderek ortadan kaldırılması sürecine, çalışmaya duyulan ihtiyacın azalması, gereksinimlerin karşılanması için zorunlu çalışmanın ortadan kalkması süreci -kavramsal çerçevenin de temelden değişmesi- eşlik eder. Çalışmanın zorunlu çalışma olmaktan çıkması ve çalışmaya duyulan ihtiyacın giderek azalmasıyla emeğin yabancılaşması süreci de sona erer. Çalışma, niteliksel olarak farklılaşır, işkence olmaktan çıkıp bir zevk aracına dönüşür. Çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkıp insanın kendini geliştirmesinin bir aracı, bir gereksinim haline gelir. Bunu sağlayacak, görünür ve olanaklı kılacak teknik temel, mekatronik, robot teknolojileriyle sibernetiğin buluşması, biyo-teknoloji, muhtemelen füzyon enerjisi… olacaktır. Bunlarla birlikte insanın tarih boyunca yaşamını sürdürmek için zorunlu gereksinimlerini -beslenme, barınma- giderme işi, emekgücü-emek zamanı kullanımını neredeyse gerektirmeyecek biçimde çözülebilir hale gelecektir. Toplumsal ve bireysel ihtiyaçların sosyo-tarihsel gelişme düzeyine uygun olarak karşılanması mümkün olacağı gibi, zorunlu çalışmanın kısıtlayıcılığından -tarih boyunca emekçilere engel olan- zorunluluk bağından kurtulmuş olarak, yaşamın bütünüyle yeni bir temelde örgütlenmesinin olanağı da doğacaktır. Bir işkenceye dönüşmüş zorunlu çalışmanın ortadan kalkması, bilinen biçimiyle çalışmanın tümden yadsınmasıdır.

Ortadan kalkacak olan sadece zorunlu çalışma olmayıp oyun/eğlence olarak bilinen de öncekinden farklı bir nitelik kazanıp o şekilde kavranılacaktır. Önceden oyun/eğlence olarak görülen işler de bireyleri geliştiren, toplumsal üretkenliği artıran işler olarak görülecektir. Çalışmanın kapsam ve nitelik değiştirmesiyle, iş kavramının da anlamının değişeceği, işin egzersiz ve gelişme olacağı yeni bir süreç başlayacaktır. Çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkmasıyla yaşamda çalışmaya koşullanmış bir yaşam olmaktan çıkacak, niteliksel bir farklılaşmayla, çalışma, yaşamı geliştirmenin bir zevk aracına dönüşecektir.
Bu tedrici bir süreçtir. Üretim araçlarının özel mülk durumuna son verilmesi, üretim tekniklerindeki gelişimle birlikte emek üretkenliğinin gelişmesi, toplumun ve bireylerin ihtiyaçlarını her yönden karşılayabilecek düzeyde bir toplumsal zenginliğin yaratılması, zorunlu koşullardır. Bir proletarya devrimini ve toplumun sosyalist temelde örgütlenmesini ön koşul haline getiren koşullar…

Çalışma sürelerinin kısaltılması için yürütülen mücadele, emekçinin kendisi için özgürce kullanabileceği süreyi artırmak için yürüttüğü bir mücadele, zorunluluktan özgürlüğe geçiş için kurulan bir köprüdür. Çalışma süreleri arttıkça emekçilerin kendisine ayırabileceği, özgürce kullanabileceği zaman ihtiyacı yakıcı bir şekilde büyümektedir. Çalışmayla geçen zaman büyüdükçe, çalışmaktan arta kalan zaman küçülmekte bir emekçi en zorunlu sosyal gereksinimlerini dahi yerine getiremez (çocuklarını görüp oynayamaz, eşiyle konuşamaz, gezip dolaşamaz, bir düğün, cenazeye dahi gidemez…) hale gelmektedir. Toplumsal ilişkilerin içerisinde var olmak ve o ilişkilerin içerisinde kendisini sosyal ve kültürel yönden geliştirmek bir yana ailesiyle dahi ilişki kuramaz. Bunları izleyen ve eşlik eden ise, iyice daralan aile yaşamının maddi olduğu gibi manevi yönden de çöküşü, bir bütün olarak da emekçi sınıfın maddi çöküşüne manevi çöküşün eşlik etmesidir. Bu açıdan emekçiye 8 saatini kendisi için kullanabilme olanağı veren 8 saatlik işgünü- ve işgününün mücadeleyle daha da kısaltılması- kendisi için kullanacağı zamanı artırmasını, sosyal, kültürel, manevi her yönden kendisini geliştirebileceği zamanı ele geçirmesini olanaklı kılar.

Bundan dolayı, işgününün kısaltılması için yürütülen mücadele aynı zamanda sınıfın özgürlük talebidir. Emek üretkenliğindeki gelişme ve toplumsal üretkenliğin bugün ulaştığı düzey açısından ele alındığında toplumsal ve bireysel gereksinimlerin karşılanması ve yeniden üretim açısından gerekli olanın üretimi için günümüzde 6-4 saatlik bir çalışma yeterlidir. Bununla, sermayenin bugünkü birikim politikalarıyla, sınıfın örgütsüz ve dağınık oluşundan yararlanarak çalışma sürelerini 10-12 saate çıkarması, hafta tatilinin fiilen kaldırılması, esnek çalışmanın çalışmayı olduğu gibi emekçinin yaşamını da düzensizleştirmesiyle oluşturduğu karşıtlık, açık, yalın bir dille emekçilere anlatılmalıdır. Teknolojideki devasa gelişimin, üretim araçları kapitalistlerin özel mülk olma durumu devam ettikçe emekçilerin yaşamında bir iyileştirmeye yol açmadığının en açık göstergelerinden birisi budur. Çalışma sürelerinin kısaltılması için mücadele, çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağı komünizm erimli bir propagandayla birleşmelidir. Komünizm, çalışmayı zorunluluk olmaktan çıkartıp bir zevk ve gelişim aracına dönüştürecektir.

1-Emekçilerin “sosyal sermaye” olarak nitelenmesi üzerine ayrıca durmak gerekmektedir. İşgücünü kapitaliste kiralayan işçi, kapitaliste “sermaye” olarak görünmektedir. Bu, sorunun özüdür! Kapitalistin gözünde işçi, üretimin öznesi değil nesnesidir! Bu tanımlamayla işçi, üretim aleti derekesine indirilmektedir. Kapitalist için “sosyal sermaye“nin geliştirilmesindeki amaç da bir emekçinin -geleceğin emekçisi öğrencinin- insanal gelişimini sağlayacak, maddi ve kültürel gereksinimlerinin bütününü gözeten ve buna göre düzenlenmiş, çok yönlü gelişimi öngören eğitimi değil, gelişen üretim teknolojileri ve üretimin örgütleniş biçimine göre şekillendirilen bir işçi yapısını oluşturmaktır. Koşullayıcı olan makinedir. Makine özne, işçi nesnedir!

Kapitalistin işçiyi “sermaye” olarak görmesi ise, işgücünün meta olarak satın alınabilir olmasından çıkış almakta, kapitalist işçiyi “değişen sermaye” biçimiyle görüp nesneleştirmektedir. Kapitaliste işçinin “sermaye” biçiminde nesne olarak görülmesi, kapitalist üretim ilişkisini açıklamakta, bir üretim biçimi olarak kapitalist üretim tarzının niteliğini ele vermektedir. Son verilmesi gereken de bu durumdur. Çözüm, işgücünün meta, işçinin sermaye durumuna son vermektir. İşgücünün “meta” olma durumuna son verilmesi, işgücünün meta oluşundan sonra genelleşen meta ekonomisi sistemini sona erdirmenin de yoludur. Böylelikle, artıdeğer sömürüsüne son verildiği gibi değer yasasının etkime alanını iyice daraltmanın olanağı ele geçirilmiş olacaktır. İşgücü meta olmaktan çıkmadıkça, emekçinin, üretimdeki konumu da nesne olmaktan -dolayısıyla ona da diğer makinelere davranıldığı gibi davranılmaktan- kurtulamaz. Ancak üretim ilişkilerinin değişimiyle üretici güçler (makine-insan ilişkisi, üretimin ve emeğin örgütleniş biçimi) yeni bir temelde örgütlenebilir. Program yaklaşımıyla düşünürsek, onun temeline yerleştirmemiz gereken, ilk adımı işçinin ücretli köle olma durumuna son vermek olan, kapitalizmce olanaksız, sosyalizmce olanaklı, çözüm halkasıdır bu.

2-Üretici güçlerle üretim ilişkilerinin uyumlu gelişim yasası, üretimle bölüşüm arasındaki ilişkinin de toplumsal ihtiyaçları karşılayacak bir uyumluluğunu gerektirir. Bunun için üretimin kar için üretim olmaktan çıkması, üretimde rekabet ve anarşinin sona ermesi, üretimin tümüyle yeni bir temelde bilinçli örgütlenişi zorunludur. Toplumun ve bireylerin maddi ve kültürel ihtiyaçlarını artan ölçüde karşılanmasını düzenleyen sosyalist gelişim yasası, bunu üretimin amacı olarak görür. İşgücünün yeniden üretimi için gereksinimlerin her düzeyden karşılanması da sadece işçinin çalıştığı süredeki ve işle ilgili olan sınırlı gereksinimlerinin karşılanması gibi dar bir kapsamla sınırlandırarak değil emekçinin farklılaşan, artan ve çeşitlenen toplumsal ihtiyaçların gelişimine uygun yaşamıyla ilgili her konudaki karşılanması biçimiyle, “emeğine göre” ilkesinden “ihtiyacına göre” ilkesine doğru ilerleyen bir kapsamlılıkta olacaktır. Toplumsal ve bireysel gereksinimlerin (gıda, eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, iletişim, kültürel…) genişleyen ölçüde karşılanması, toplumsal gereksinimlerin bireysel, bireysel gereksinimlerin de toplumsal gereksinimler olarak görülmesi, bölüşümü kapitalist sınıfın kar için üretimine göre düzenleyip, en yaşamsal gereksinimleri dahi metalaştıran kapitalist sermaye birikiminin içkin eğilimiyle derinleştirdiği karşıtlığın sosyalist alternatifi ve çözümüdür.

7 – Kent yoksullarının mücadelesi

Kent yoksulları paydası altında birleşen emekçi sınıfların değişik kesimlerini, kentlerde ve semtlerde ortak sorun ve talepler etrafında toplamak mümkündür. Sistemin dışına doğru ittiği emekçilerin, kapitalizmle karşı karşıya gelecekleri talepler etrafında sisteme karşı örgütleneceği bir mücadele ekseni oluşturmalıyız. Sermayenin emekçilerin en yaşamsal ihtiyaçlarını dahi yok sayarak, işgücü fiyatını aşağıya doğru bastırma saldırısına karşı, emekgücünün yeniden üretildiği emekçilerin yaşam alanları olarak semtler, mücadele alanlarıdır. Gıdadan sağlığa, sağlıktan eğitime, ulaşımdan iletişime, konuttan-kiradan çocuğun okul parasına, su, elektrik, ısınma giderlerine, en yaşamsal sorunlarda, emekçilerin üç kuruş ücretle sürekli fatura ve vergi ödeyerek borç sarmalına sokulmaları, metaların bolluğuna karşın emekçilerin bunlardan yararlanabilme olanağının son derece sınırlı oluşu, sistemin yıkıcı etkileriyle, yarattığı dejenerasyonla üzerlerine gelmesi birleşik mücadelenin dayanaklarıdır. Kent yoksullarının mücadelesi, hepsini birleştiren ortak sorun ve talepler etrafında, ikinci olarak da her bir kesimin özgül taleplerinden hareket edilerek iki düzeyde yürütülmelidir. Bunları tümüyle birbirinden ayırmak mümkün değildir ve ayrılmamalıdır da zaten. Her kesimin özgül talepleriyle ortak talepler, birbirini bütünleyecektir. Kent yoksullarını ortak bir mücadele temelinde birleştirecek taleplerle, farklı kesimlerinin özgül talepleri şunlardır:

Parasız eğitim, parasız sağlık; su, elektrik, doğal gazın, şehir içi ulaşımın kent yoksullarına parasız hale getirilmesi; semtlerde (ve evlerde) telefon, bilgisayar, internet erişiminin parasız ya da ucuza sağlanması; yaşanabilir konut, düşük kiralı -bir emekçi ücretinin beşte birini geçmeyecek- lojmanlar… Faturayı ödeyemediği için hiçbir emekçinin suyu, elektriği, doğal gazı kesilmemeli, kirayı ödeyemediği için evden çıkartılmamalıdır. (Bunlar için, faturaları ödememe, ilgili kurumlara yönelik etkin eylemler, konut işgalleri gerçekleştirilmelidir.) Semtlerde küçük çocuklar için kreş ve okul öncesi eğitim sağlıyacak okullar açılmalıdır. Yeterli sayıda doktor, hemşirenin ve teknik donanımın bulunduğu sağlık ocakları açılmalı, parasız ve koruyucu bir sağlık politikası uygulanmalıdır. Kitlesel tehdit oluşturan hastalıklara karşı önleyici müdahale, çocukların ve yaşlıların düzenli sağlık kontrollerinin yapılması sağlanmalıdır. Yoksul halka düzenli gıda, yakacak yardımı yapılmalı, bu yardımlar, ianeci, onur kırıcı, yardımı yapana bağımlı kılan biçim ve ilişkiler zincirinden kurtarılmalı, sosyal bir sorumluluk ve görev olarak kavranılıp sosyal kurumlar tarafından gerçekleştirilmelidir. Yardım, siyasal, dinsel, kişisel nüfuz oluşturmanın, uşaklaştırmanın, aşağılamanın, dini yaşam tarzı dayatmanın aracı olmaktan çıkartılmalıdır. Halkı dilenci yerine koyan, dinci burjuva partilerin, yerel zenginlerin siyasal ve kişisel rant peşinde koştukları, dağıtımlarda ayrımcılık yapılan bir yardım değil yoksul emekçilerin insanlık onurunu çiğnemeyecek, gereksinimlerini karşılamaya yetecek düzeyde bir sosyal yardım. Askeri harcamalara ve Diyanete ayrılan bütçenin sağlığa, eğitime; işsizlere, öğrencilere, emeklilere harcanması. Sosyal kurumlar tarafından dağıtılacak yardımlar, halka açık ve denetlenebilir olmalıdır. Asgari ücret (temel ücret), bir emekçinin ailesiyle birlikte ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir düzeyde olmalıdır. (Bugün için 1050 YTL.) Özellikle bugünkü durumda asgari ücretin, açlık sınırının da altında oluşu gözönünde tutulduğunda sosyal nitelikteki harcamalar, çocukların okul gereksinimleri, iletişim, ulaşım parasız olmalıdır. Asgari ücret yükseltilmeli ve vergi dışı bırakılmalıdır. Herkese iş, herkese çalışma hakkı ve işsizlik sigortası. Ücretsiz meslek edindirme eğitimi. İşten çıkarmalar yasaklanmalı ve toplumsal suç sayılmalıdır. İşten çıkarma gerçekleştiğinde çıkartılan işçilere yüksek tazminat ödenmelidir. Temel gıda ve giyim mallarından, kültürel ürünlerden (kitap vd.) alınan KDV kaldırılmalıdır. Bugünkü biçimiyle bütün yükün emekçilere bindirildiği vergi politikası temelden değiştirilmeli, gelir üzerinden artan oranlı vergi uygulamasına geçilmelidir. Çocukların çalışması yasaklanmalıdır; bunun bir koşulu, işçiye ailesiyle birlikte yetecek asgari ücretin sağlanmasıdır. Yaşlılar için donanım ve hizmet yönüyle eksiksiz barınma evleri açılmalı, var olanlar yeniden düzenlenmelidir. Oda sayısı yeterli, ışık alan, çevre yönüyle de sağlığa ve yaşamaya elverişli konutlar olmalı; ev kiraları, ücretin beşte birinden fazla olmamalıdır. Kiralar bu düzeye indirilemiyorsa kiranın geri kalan bölümü devlet tarafından karşılanmalıdır. Yeterli yeşil alan, park ve oyun alanları, betonlaşmanın, su, hava, gürültü kirliliğinin önlenmesi, doğa ve çevreye uyumlu, meta üretim ilişki biçimlerine karşıt, yabancılaşmayı yıkan, bireyi toplumsallaştıran, toplumsal ve bireysel üretkenliği sadece ekonomik alanda değil sosyal kültürel ve yaşamla ilgili tüm alanlarda geliştirici mekanın ve mekanların bunlara göre düzenlendiği kentsel planlama. Emekçi semtlerindeki polis ablukasının, gece baskınlarının kaldırılması; ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel örgütlenme ve eylem özgürlüğü; kültürel yozlaşmaya; çeteleşmeye, uyuşturucu kullanımına, fuhuşa karşı mücadele. Emekçi dayanışması. Sınıf kültürünün, sosyalist ve demokratik kültürün geliştirilmesi.

Bu istem ve hedefler etrafında yürütülecek mücadele, emeğin korunması kapsamında yürütülen işçi sınıfının mücadelesinin yaşam alanlarını kapsayacak biçimde genişletilmesini, ikincisi, kent yoksullarıyla proletaryanın mücadelesinin aynı doğrultuda, kapitalizm karşıtı bir çizgide birleştirilmesini sağlayacaktır. Saldırgan kapitalizme +karşı sosyal-sınıfsal temelleri genişleyen bir mücadelenin örgütlenebilmesi olanağı da ele geçirilmiş olacaktır.

İşçi sınıfı mücadelesinin yaşam alanlarını kapsayacak biçimde genişletilmesi, tümleşik bir sınıf çalışması yürütebilmenin de koşuludur. İşçilerin, aileleriyle birlikte büyüyen yaşamsal sorunlarıyla boğuştukları yaşam yerleri olarak semtler, içerisinde topladığı sorunların çözümüne dönük mücadelenin alanlarıdır. İşçiyi, işgücünün toplumsal yeniden üretimiyle ilgili bu sorunlar temelinde yaşam alanlarından örgütlemek, fabrikadaki örgütleme çalışmasının dolaysız bir uzantısıdır. Sadece işçinin değil işçi ailesinin bütününü kapsayan bu sorunlar ve talepler temelinde yürütülecek örgütlenme çalışması ve mücadele, ailesiyle birlikte işçiyi örgütleyen sağlam bir sınıf çalışmasının da önünü açacaktır. Bu ailenin mücadeleye hep birlikte ve ayrı ayrı (kadın yürüyüşleri, çocuk yürüyüşleri örgütlemeliyiz) mücadeleye sokulmaları, aileyi sınıfın güçlü bir bileşeni haline getirir; topyekun düzenden kopma yönünde ilerletir. İşçi ailesi içerisinde kadını, geriye çekici olmaktan çıkartıp mücadeleye dinamizm katan, erkeğin önüne geçebileceği yeni bir çizgiye taşır. Bunlardan da bağımsız olarak, işçilerle fabrika çalışmasının yanı sıra yaşam alanlarında da ilişki kurmak, köklü bir sınıf çalışmasının koşuludur. Molaların az, sirkülasyonun çok yoğun oluşuyla konuşma imkanlarının azaldığı bugünkü fabrika koşullarında onların bizi, bizim onları daha iyi tanıması, yaşam alanlarında -oturdukları-kalktıkları, gezip dolaştıkları, sorunlarıyla, acı ve sevinçleriyle yaşadıkları yerlerde- daha çok birlikte olmayı gerektirir. Bugünkü koşullarda çok daha önem kazanmış olan, işçilerin kendi aralarında, bizimle ve her birinin kendi içinde yaşadığı güven-özgüven krizini aşabilmemiz de günlük yaşam içerisinde, sorunları ve çözümleri paylaştığımız, karşıdan gelerek değil içerden bir çalışmayla, onlarla yanyana durarak ve birlikte yürüyerek olacaktır. Özellikle çalışmanın başlangıcında ve kritik anlarında, sınıftaki iç kırılmayı aşacak bir ilişki tarzı geliştirmeyen, bir bütün olarak da güven-özgüven sorununun çözümünü sürekli gündeminde tutmayan bir kitle çalışması başarılı olamaz.

İşten atılan işçilerin çokluğu, enformel sektörün genişlemesiyle yarı zamanlı, çağrıya bağlı çalışma vb. esnek çalışma biçimlerinin artışı, işçi sirkülasyonunun yoğunluğu da sınıfın azımsanmayacak kitlesellikteki bölüklerini örgütlemek için semtlerde çalışma yürütmeyi gerektiriyor. Sınıfın bu kesimleri, zamanlarının iş dışındaki bölümünü, işte oldukları zamandan daha fazlasını yaşadıkları semtlerde geçiriyorlar.

Parça başı iş alarak çalışan kadın emekçilerin örgütlenmesi
Parça başı iş alarak çalışan kadınların üretim mekanı kendi evleridir. Fabrika ve işletmelerde çalışan kadın işçilerin mücadeleye çekilmelerinin yanı sıra emekçi semtlerinde yürüteceğimiz kadın çalışmamızın üzerinde yoğunlaşacağı, öncelik taşıyan bu alandır. Üretim mekanının bir fabrika-işyeri olmayıp kendi evleri olması, zamana bağlanmış, kontrol ve denetimin sağlandığı biçimde çalışmamaları, işi genellikle bir aracı üzerinden almaları, işin ve ödemenin parça başı esası üzerine kurulması, “boş zamanda” ve bir yan iş olarak yapılması, buradaki kapitalist-işçi ilişkisini gizlemekte, kadın emekçiyi sınıf olma niteliği yönünden de geri bir durum içerisinde tutmaktadır. Bununla birlikte, iş sürekli yapılmaya başlanınca parça başı iş yapmanın yorucu, yıpratıcı, rekabetçi, zamanla yarışa sokan, karşılığında çok düşük bir ücret ödenen bir iş türü olduğu görülür hale gelmektedir. Kadın emeğinin -çocukların da dahil olduğu- azgın, örtük sömürülme biçimlerinden birisidir parça başı iş alarak evde çalışma. Biz bu çalışma süreçlerine de katılan, örtüyü kaldırıp kapitalistle yüzyüze gelmelerini sağlayarak mücadeleye çeken bir kadın çalışması yürütmeliyiz emekçi semtlerinde. Kapitalizmin kadın ve çocuk emeğini kitlesel olarak sömürmesinin bu biçimine karşı özgüllükleri gözardı etmeyen bir sendikal çalışma yürütülmelidir.

İşsizlerin örgütlenmesi
Emekçi semtleri, işsizlerin kitlesel olarak yaşadıkları alanlardır. Bir işe sahip olmayan, çoğu zaman günlük çay-sigara gibi asgari gereksinimlerini karşılayacak paraları dahi olmadığından yaşadıkları semtin dışına çıkamayan, kahveleri dolduran milyonlarca işsiz semtlerde yaşamaktadır. İşsizlik, açık ve gizli işsizlik biçimiyle yaygın ve kitleseldir. Kırlardaki kapitalist gelişim, teknolojideki gelişme, kırlarda ve kentlerde küçük, orta mülk sahiplerinin yıkıma uğrayarak mülklerini kaybetmeleri ya da gereksinimlerini karşılayamaz hale gelmesi işsizliğe neden oluyor. Uluslararası kapitalist işbölümü içersinde Türkiye gibi ülkelere düşen konfeksiyon, deri, gemi yapım, inşaat, çeşitli hizmet işleri gibi emek yoğun sektörlerin çokluğuna karşın, iç pazarı daraltan bir sermaye birikim politikası uygulanması, işsizliği kitlesel olarak daha da büyütüyor.

Kapitalizmin “artık nüfus” olarak sistem dışına ittiği işsizler kitlesi, sermaye birikim sürecine bağlı olarak ortaya çıkar ve sadece kriz dönemleriyle sınırlı olmayıp, kapitalist birikim sürecinin has ürünüdür. Burjuvazi, çalışan işçiler üzerinde baskı kurmak, işgücü fiyatını aşağıya çekebilmek için her zaman yedek bir sanayi ordusunu hazırda tutar. Teknoloji geliştikçe işçiye duyulan gereksinim azalır ve işsizler kiitlesi büyür. Tarım-sanayi dengesizliği, üretimin anarşik karakteri, krizler, işsizliği daha da artırarak büyütür. Neoliberalizmin yarattığı en büyük yıkımlardan birisi işsizlik alanındadır. Emperyalist-kapitalist küreselleşme, tekellerin üretim ve istihdam politikalarındaki değişmeler (işgücü fiyatının daha düşük olduğu bölgelere doğru kayma), teknolojik gelişim, emekgücü dağılımını da istikrarsızlaştırmakta, işsizlik dağları oluşturmaktadır. Neoliberal birikim politikaları – yeni üretim teknolojilerinin gelişimiyle kimi sektörlerde üretimin daha çok teknoloji yoğunluklu hale gelişi, kırsal alanlardaki tasfiyenin hız kazanması, sermayenin küresel ölçekte işgücü fiyatının en düşük olduğu bölgelere yatırım yapabilmesinin yol açtığı istikrarsızlık, iç pazarı daraltıcı birikim politikalarının uygulanması- işsizlerin toplam sayısını önceki dönemlere göre çok daha büyük rakamlara çıkarmıştır. Kapitalizmin yarattığı yıkım ve tahribatı en fazla yaşayan işsizlerdir. Çok büyük sayılara ulaşmış olan işsizler, farklı özellikler gösteren kitlesel gruplar oluşturmaktadır. Mülklerini kaybetmiş ya da sahip olduğu az miktardaki üretim aracı geçimini karşılayacak düzeyde olmadığı gibi işgücünü satarak da geçimini asgari düzeyde karşılayacak bir olanağı da olmayan daimi işsizler kitlesi. Bunlar, işçileşme sürecinde olup işçileşemeyen, adeta süreklileşmiş bir işsizlik durumunda olan emekçilerdir. (Sadece kentlerde değil kırsal alanda da açık ve gizli işsizlik biçimiyle yaygındır. AB-tarım politikaları kentlere doğru hızlanan yeni göç dalgalarına yol açacaktır.) İkincisi, üretimin yeni örgütleniş biçiminden kaynaklı olarak ortaya çıkan sirkülasyondan dolayı ve her zaman olabilen üretimdeki istikrarsızlıklar, sektörel dalgalanmalar ve krizler nedeniyle kısa ya da nispeten uzun dönem çalışıp sonra işsiz kalan işçi işsizler. Üçüncüsü, yarı zamanlı iş ve farklı tipte kısa zamanlı (part-time), geçici çalışma biçimlerinin -içinde işsizliği örtük olarak saklayan iş türlerinin- yaygınlığından kaynaklı işsizlik. Bunlara dördüncü olarak, son dönemde sayıları katlanarak büyüyen liselerde ve gecekondu üniversitelerde bir süreliğine absorbe edildikten sonra mezuniyetle açığa çıkan diplomalı işsizleri de eklemeliyiz. Sayılanların her birinin ayrı ve birlikte örgütleneceği talepler ve mücadele hattı olacağı gibi, işçi sınıfı hareketinin -sınıf ve sınıf örgütleri tarafından da sahiplenilen- bir parçası olarak örgütlenmelidirler.

Kapitalizm, işsizliği bireysel bir sorun, emekçinin eğitimsizliği, yetenek ve beceri noksanlığından gelen bir sorun gibi göstererek işsizleri kendi aralarında ve çalışan işçilerle rekabete sokmakta, işsiz kitlesinin büyüklüğünü de kullanarak, daha yüksek emek üretkenliği elde ettiği gibi işgücü fiyatlarını da aşağıya doğru bastırmaktadır. Her işçi ve işsizin sorunun ortak olduğunu görmesinin yanında, özellikle işsizlerin sorunun bireysel olmadığını görüp kavramaya ihtiyaçları vardır. İşsizlerin aralarındaki rekabeti de artıran ve kapitalistlerin ekmeğine yağ süren işsizlik sorununu bireysel bir sorun gibi görme tutumunu aştıracak, öz bilinç oluşturacak bir propaganda ve iç ilişkilenme biçimleri düşünülmelidir. Milyonlarca ve milyonlarca işsizin varlığı, kendilerinin bir güç olduğu, bir güç olarak mücadele ederlerse sonuç alabilecekleri anlatılmalıdır. Güç olduklarının bilincine varmak, bugün hem sınıfın hem de onun işsiz bölüklerinin en önemli sorunudur. Bu başlangıçta ve her bir aşamada güçlü bir propagandayı gerektirmekle birlikte, ancak eylemler yoluyla ve somut kazanım elde ettikçe öğrenilecektir.

Çalışan işçilerin eylemsel ve maddi destekleri, sendikaların sorunu kendi sorunları olarak görmeleri, çözümün diğer ve asıl geliştirilmesi gereken yanını oluşturacaktır. İşsizleri de kapsayan sınıfın bütününü örgütleyici politikalar geliştirilmeden, bu yönde pratik adımlar atılmadan kapitalistlerin, işsizleri kullanarak gerçekleştirdikleri sonuç alıcı saldırı önlenemez. Çalışan işçilerle işsizler arasındaki sınıf içi rekabet durumuna son vermek, böyle bir kavrayışa çıkılarak ve lafla değil pratikle, işsizlerin sahiplenilip desteklenmesiyle olur. Bundan dolayı, işsizlerin örgütlenmesi, i��çi sınıfının -ve sınıf örgütlerinin- sorunudur. Sendikalar, güçlü oldukları dönemlerde işsizlerin örgütlenmesine kayıtsız kaldılar; bugün ise üyelerinin haklarını asgari düzeyde koruyabilmekten uzaklar. Bununla birlikte, yeni bir devrimci sendikal hareket, salt daimi işsizler kitlesinin varlığı biçimiyle değil, taşeronlaşmanın, esnek ve kayıt dışı çalışmanın envai çeşidinin olduğu bir dönemde, enformel sektörü gözardı ederek sadece formel sektörler üzerinden bir örgütleme çalışması yürütemez. Yeni devrimci sendikal hareketin başından itibaren işsizleri de kapsayan bir örgütlenme stratejisi olmalıdır. İşsizler arasında da öncü işçi kurulları kurulmalı, farklı sektörlerden öncü işçilerin bulunduğu kurullarda işsizlerin temsilcileri de yer almalıdır. İşsizler kitlesinin örgütlenmesi, bu kitlenin dağınık, düzensiz ve çözülmüş yapısı- özellikle daimi işsizlerin bir iş bulabilmek için her şeyi yapabilecek durumda olmaları- gözönünde tutularak hemen bir çatı altında toplanabilecekleri düşünülmeden inatçı bir çalışmayla şu ya da bu konu/durumla bağlantılı eylemsel toplanmalar üzerinden geliştirilebilir. İçlerinde işsizlerin yer aldığı, bağlantı kurup yönlendirici olacak, çekirdek bir örgütlenme oluşturup farklı işsiz gruplarını ayrı ayrı ve birlikte harekete geçirecek eylemler düşünülmelidir. İşsizlerin toplandığı kahveler, doğal örgütlenme merkezleri haline getirilip onlara yeni bir biçim kazandırılabilir. Gündelik işlerin paylaşımı, birlikte işe gitme, çevre esnaftan ekmek ve çay temini, öğle yemeklerinin birlikte yenmesi, sendika ve diğer kitle örgütlerini zorlayarak yardım alma ve birlikte eylem yapma… Böyle bazı yerler yaratabiliriz de. İşsizlerin kitlesel çokluğuna karşın son derece dağınık yapıdadırlar, sınıfın iç çözülmesiyle birlikte bireysellik ve sınıfın çalışan kesimleriyle ve kendi aralarındaki rekabet artmıştır. Bundan dolayı bugüne kadarki örgütleme girişimleri başarısız olmuştur. Hemen bir dernek kurma kolaycılığına kapılmadan ilerlemeliyiz.

Bugün işsizler kitlesinin ana kollarından birisini lise-üniversite mezunu diplomalı işsizler oluşturmaktadır. Görece daha kolay harekete geçirilebilir, seslerini daha yüksek çıkartabilirler. Onların durumu, işsiz bırakanın kapitalizm olduğunu göstermeyi kolaylaştırıp burjuva spekülasyonlara yanıt olacaktır. Eğitime ve bir mesleki beceriye sahip olmayanların işsiz kaldığı biçimindeki burjuva demagojik söyleme çarpılacak tokattır diplomalı işsizlik. Eğitsellik ve işlevsellik yönlerinden hiçbir geliştirici özelliği olmayan çok sayıda lise ve üniversite işsizliği öteleyip gizlemenin bir aracı durumundadır. Üniversite ve yüksekokul mezunlarına dayatılan “yeterlilik” sınavları, “performans ölçüm kriterleri” ise, bu okullardan kitleler halinde mezun olan öğrencilerin büyük çoğunluğu için işsizliğin tescili olmaktadır. Ancak kendisi gibi olanlarla girdiği, kaybedenin yıkılacağı yarıştan galip çıkarsa iş bulmaktadır. Diplomalı işsizlerin örgütlenmesi hem semt çalışmamızın hem de gençlik çalışmamızın konusu olmalıdır. Öğrenci kitlesinin dörtte bir gibi azımsanmayacak bir bölümü, part-time işlerde çalışmaktadır. Part time çalışma, işsizliği örten bir örtüdür. Part time çalışma, part-time işsizlik demektir. Part-time çalışma hemen hiç bir yan hakka sahip olmadan daha düşük ücretle çalışmak demektir. Part-time çalışma, okul nedeniyle öğrenci için tercih edilir bir durum olsa da o, az çok bir vasıflılık da içeren öğrenci emeğinin daha fazla sömürülmesine imkan sağlamaktadır. En yaşamsal, okula devam edebilmesini sağlayacak gereksinimlerini karşılayabilme zorunluluğu, öğrenci için iş bulmayı yakıcılaştırdığı gibi, bu zorunluluk öğrenci işçinin emeğinin istismarını, düşük ücretle ve yan haklara sahip olamadan çalıştırılmalarını kolaylaştırmaktadır. Çalışan öğrencinin işi geçici olarak görmesi de bu istismarı kolaylaştırmaktadır.

Kapitalist sistem işsizleri kitlesel olarak dışa doğru ittiğine göre, onlar da sistemi süreklileşmiş olarak taciz edici Piqueteros‘ların eylemleri gibi yol kapatmalar -anayollar, villalara giden yollar- yapabilecekleri gibi, varoşlara hiç uzak olmayan villaların önleri, metaların vitrinlerden taştığı Akmerkez, Kanyon, Cevahir, Galleria gibi yerler de pekala eylem noktaları olabilir; göstermelik İş Kurumu, Çalışma Bakanlığı gibi devlet kurumları da. Toplumsal meşruiyeti en yüksek eylemler, işsizlerin ve açların -erkek, kadın ve çocuk- eylemleridir. Bu alandaki mücadele sloganlarımız: İşsiz bırakan kapitalizmdir. Herkese iş, herkese çalışma hakkı. Bütün işsizleri kapsayacak işsizlik sigortası. Ücretsiz meslek edindirme eğitimi. İşten çıkarmalar yasaklanmalı ve toplumsal suç sayılmalıdır. İşten çıkarma gerçekleştiğinde çıkartılan işçilere yüksek tazminat ödenmelidir. Bunun dışında işsiz ailelerin temel ihtiyaçlarının, çocukların gereksinimlerinin, ev kiralarının bir fon oluşturularak karşılanması, su, elektrik, ısınma parasının alınmaması, sağlık ve eğitimin, kent içi ulaşımın, iletişimin parasız olması gibi istemler için -ayrı ayrı ve hepsi için- mücadele edilmelidir. Bunlar için muhtarlık, belediyeler, devlete ait ya da özelleştirilmiş şirketler (İSKİ, BEDAŞ, İGDAŞ, TELEKOM…) önünde-içinde gösteri ve işgaller yapılmalıdır. Bu istemler sadece işsizlerin değil bugünkü koşullarda açlık ve yoksulluk sınırının altında ücret alan bütün emekçileri kapsayan taleplerdir. Fiili fatura ödememe, geciktirme eylemleriyle de birleşecek biçimde kadın, erkek, çocukların hep birlikte gerçekleştirecekleri protesto ve işgallerle yürütülmelidir. Destek olarak da, elektrik, su, doğal gaz vd. muhasebe sistemlerini altüst edecek, yapılan her zam sonrasında zammı yapan bakanlık ve ilgili kurumların sistemlerini işlemez hale getirecek hack eylemleri gerçekleştirilmelidir.

Sayılan istemlerin her gün karşı karşıya olunan, bunaltan yakıcılıkta sorunlar oluşu sebebiyle onlar içerisinden gerçekleşecek her kazanım, somut bir kazanım oluşuyla daha geniş ve büyüyen bir mücadelenin örgütsel ve moral dayanağını da oluşturacaktır.

İşsizlerin en temel gereksinimlerini dahi karşılayamaz duruma gelmelerinin yanı sıra sosyal yaşamdan dışlanmaları, cebinde para olmadığı için evinden-kahveden öteye gidememesi, içe kapanması, kendi benzerleriyle yoğun rekabete girmesine karşı öfkesini taşıracak, bu öfkenin hedeflendirilerek doğru kanallara akıtılacağı bir mücadele çizgisi izlemeliyiz. En geniş meşruiyeti olan, haklılığı hiç tartışılmayacak eylemler, işsizlerin, açların eylemleridir. Biriken öfke, en açık ve en özgür biçimde kendini ortaya koymalıdır. Sadece işsizlerin değil ağır koşullarda çalışan, ağır koşullarda yaşayan işçi sınıfının biriken öfkesinden, biriken kininden doğacak olan her eylem de. Bizim de öz yaşamımızda derinden duyumsamamız gereken bir sınıf kini ve öfkesi de olmalıdır bu. İçerden bir öfke olmalıdır. En yaşamsal gereksinimlerimizin dahi metalaştırıldığı ve onların karşılığını ödemediğimizde hiçbir şey yapamaz, yaşamı dahi sürdürmekte zorlanır hale geldiğimiz bugünkü koşullarda biz bunların dışında değiliz. Sınıfın bir parçasıyız, halkın bir parçasıyız. Bu sorunların hepsi ya da pek çoğu bizim de sorunlarımız. Devrimci öfkemiz, asla ve asla bu koşulları kabul etmemekte somutlanmalı ve bu koşulları değiştirmek için günbegün çalışmanın içerisine akıtılmalıdır. Bugün sınıf için en önemli üç şey, sınıfın kini, sınıfın onuru ve sınıfın öfkesidir. Bunları kazandıracak olan da etik değil eylemdir. Bizim işimiz de onu örgütlemek!

İşçi sınıfının, kent yoksullarının, daha sonra ele alacağımız hızlı bir değişim geçiren emekçi köylülerin güncel mücadelenin konusu olan taleplerinin pek çoğu, tek tek alındığında, sistemin içerisinde gerçekleşebilir niteliktedir. Bununla birlikte, bu taleplerin bütününün gerçekleşebilir olmayışının yanı sıra, onları çevreleyen koşullarla birlikte düşünüldüğünde, neoliberal azgınlaşmış sermaye birikim modelinin hem nispi, hem mutlak artıdeğer sömürüsünü kat be kat artırması, emekçilerin en yaşamsal, zorunlu gereksinimlerinin dahi metalaştırılması, bu istemlerin her birinin, siyasal bir mücadele dinamiğini içerisinde barındırdığını ve zorlu ve militan mücadelelerle kazanılabileceğini gösteriyor. Bu sosyalizmle işçi sınıfı hareketinin kaynaşmasının dayanacağı ve ancak o durumda gelişebileceği devrimci zemine de işaret etmektedir. Üretim ve emeğin ulaştığı bugünkü toplumsallaşma düzeyi, emek üretkenliğindeki artış ve toplam toplumsal üretimin ulaştığı düzeyle emekçilerin bunlardan yararlanabilme olanağının azalması, hatta artan sayılarda en yaşamsal gereksinimlerini karşılamakta dahi zorlanmaları arasındaki belirginleşen çelişki, emekçinin karşısına sadece ücret kapsamında ve ekonomik koşullarıyla sınırlı bir sorun olarak dikilmemekte; çalışma koşulları, boş zaman, kendini geliştirebilme ve geleceğiyle ilgili sorunlar olarak da açığa çıkmaktadır. Bu sorunlar ve istemler, kapitalizm çerçevesini aşan, üretim ilişkilerini tümden değiştirip onunla birlikte toplumsal yaşamın tümüyle yeni bir temelde örgütlenmesini gerektiren bir mücadelinin uyarıcısıdır. Bu istemler doğrultusunda yürütülecek her mücadele ve sağlanacak her ilerleme, kapitalizm karşıtlığının sınıfsal temelllerini güçlendirip sınıf karşıtlığını derinleştirecek, sosyalizmin çözümlerini güncelleştirecek, mücadelenin gündemine sokacaktır.

Ayrıca kimi ögelerine girdiğimiz, dinamik bir komünist programın pratikleştirilmesine ve gelişimine katkı sağlayacaktır.

8 – Kent rantlarının büyümesi, tekellerin sermaye birikim alanı haline getirilmesi, yıkıma karşı mücadele

Kentin mekansal dönüşümüyle birlikte emekçi semtlerinde öne çıkan mücadele konularından birisi, yıkıma karşı mücadeledir.

Kapitalizmin mekansal dönüşümü ve kentlerin yeniden yapılandırılmasının birinci amacı, kentin, meta üretimini (işgücü metasının yeniden üretimi dahil) ve dolaşımını artıracak ve hız kazandıracak biçimde yeniden yapılandırılmasıysa; ikinci amacı, artan kent rantlarının (arsa, bina, vd.) en yüksek kar sağlayan parçalarının ve reorganizasyon sürecinde sağlanacak artıdeğerin büyük sermaye tarafından ele geçirilmesidir. Sürdürülen kentsel dönüşüm projeleri bu iki amaca uygun yürütülmektedir.

‘80′li yıllarda, mafya-yerel politikacılar-müteahhitler eliyle arsaların parsellenip satılması ve yeni konutlar yapılması biçiminde şekillenen kenti yağmalama politikası, bugün daha da büyüyerek, bankalarla inşaat tekellerinin ortak operasyonlarına dönüşmüş durumda. Kentlerin kapitalist ekonomideki rolleri arttıkça ve büyüdükçe, üretimin anarşik gelişimiyle birlikte kentler de hormonlu bir şekilde büyür; arsa-bina rantları yükselir, kentin en yüksek rant getiren bölgeleri -kent merkezleri, kavşaklar, anayolların çevresi, doğal güzelliğe sahip bölgeler- inşaat tekellerinin, bankaların görüş alanına daha fazla girmeye başlar. Buraları ele geçirmek için saldırıya geçerler. Bugün de büyüyen kentler, kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıyalar.

Kentin mekansal dönüşüm sürecinde yeniden yapılandırılan sadece büyük sermayeye altın tepsi içerisinde sunulan Galataport, Haydarpaşa, Dubai Towers projeleri değil. Bu tür -ve metro, tüp geçit gibi- projeler, yabancı-yerli tekellerden oluşan, finansal desteğini bankaların oluşturduğu konsorsiyumlar tarafından gerçekleştiriliyor. Kentin hem dikey, hem yatay yeniden yapılandırılmasını içeren projelerin kapsamı çok daha geniş. Banka ve inşaat tekellerinden taşeron firmalara, çimento-demir, diğer inşaat malzemeleri üreten sanayi işletmelerine, hepsinin iştihalarını kabartacak büyüklükte. Kentsel dönüşüm projeleriyle, bankalarla inşaaat tekellerine, üzerlerine dev inşaatları yapıp satacakları, yüksek karlar elde edecekleri bakir alanlar açılmakla kalınmıyor, devlet-belediyeler tarafından, kentin eskimiş, çürümüş bölgeleri, emekçilerin geçmişte işgal ederek ele geçirdikleri kentin güzel ve rant değeri yükselmiş yerleşim bölgeleri yıkılıp boşaltılıp hizmetlerine sunuluyor. Devlet, rant değeri yüksek yeni alanları tekellerin hizmetine doğrudan sunarken, emekçilerin yaşadığı rant değeri yüksek olan bölgelerin ise, yıkım projeleriyle el değiştirmesini sağlıyor. Bu bölgeler, üzerinde hiçbir insan yaşamayan boş tarlalarmış gibi görülüyor.

Farklı sınıflara ve toplumsal gruplara yönelik ayrı konut projeleri gerçekleştiriliyor. Çok sayıda yeni konut, banka kredileriyle yapılıyor. Bankaların verdiği tüketici kredisiyle inşaat tekellerinin yaptıkları onbinlerce konutun satışı garantilenmiş oluyor. Kapsamlı yeni konut projelerine girişiliyor. Tüketici kredilerinin düşük faizli oluşu, güçlü bir propaganda materyali olarak kullanılıyor. (Son kriz, bu projeleri zora soktu. Faizlerin yükselmesi, krediyle ev alan emekçilerin başına nasıl bir bela gelebileceğini gösterdi.) Oysa banka, çifte kredilendirmeyle, inşaat tekeline ortaklığıyla, başta çimento-demir olmak üzere inşaat malzemeleri üreten sanayi işletmelerinin hisselerinin bir bölümüne sahip oluşuyla birkaç yerden birden kar elde ediyor. Çok daha ucuza maledilebilecek olan konutlar, kiraların fahiş düzeyde oluşu da kullanılarak ucuzmuş gibi gösteriliyor. En önemlisi emekçilerin yaşamı, krediyle ipotek altına alınıyor.

Yeni konut alanlarına yapılan binalar dışında sadece İstanbul’da 1 milyondan fazla evin yıkılarak yeniden yapılması planlanıyor. (Yeni bir proje de sahil yörelerinde 1 milyon konut yapılarak yabancılara satılması). İnşaat tekelleri, kentin en güzel, doğal güzelliğini kaybetmemiş ya da artık kentin içinde kalmış rantların arttığı emekçi semtlerine gözlerini dikmiş durumdalar. Son dönemde saldırılan İstanbul’daki Derbent, Aydos, Başıbüyük gibi bölgeler, kentin havası en temiz, doğal güzelliğe sahip bölgeleri içerisinde. Alibeyköy, Topkapı surlarının içersinde kalan Sulukule ise merkeze yakın. Bu bölgelerde yaşayan halka küçük istimlak bedelleri ya da daha uzak, dış bölgelerde konut öneriliyor. Bu semtlerde yaşayan halk aşağılanarak onlara, siz buralarda yaşayamazsınız, deniliyor. Emekçiler, 40, 50, 60 yıldır yaşadıkları, dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak yaptıkları, su, elektrik, yol alabilmek için mücadele ettikleri yerleşim alanlarından zorla sökülüp atılmak isteniyor. Hayallerini kurdukları, kızlarını-oğullarını doğurdukları, büyüttükleri evleri başlarına yıkılıyor. Azami rant peşinde koşan sermaye, onların kentin içerisinde, doğa olarak güzel yerlerinde yaşama, kentin olanaklarından yararlanabilme isteklerini, emeklerini, duygularını, hayallerini hiçe sayıyor. Azami kar hırsıyla çiğneyip geçiyor. Bu saldırıları örgütleyen görünürde yasaları ve yıkım araçlarıyla belediyeler olsa da hemen gerisinde bu bölgelere göz dikmiş inşaat tekelleri ve bankaların kirli yüzleri sırıtıyor. Burjuva politikacılar, seçim zamanı vaadlerini unutmuş olarak emekçilere sırt çevirip tekellerin yanında hizaya geçiyorlar.

Kentsel dönüşüm projelerinin kapsamı geniştir. İnşaat tekelleri ve bankalar, hem çevreye doğru açılan, bakir kalmış alanlara, hem önceden çevrede olup bugün kentin içinde olan merkeze yaklaşan bölgelerine, hem de kentin merkezindeki bugüne kadar ele geçirememiş oldukları yerlere göz dikmişlerdir. Saldırılar şu anda hedefe çakılan yerleşim alanlarıyla da sınırlı değildir. İstanbul gibi büyük deprem tehditi olan bölgelerde konut sorununun sosyal bir program kapsamında çözümüne yönelinmeyip kentsel dönüşüm projesine tabi kılınarak, banka ve inşaat tekellerine yeni kar alanları açacak bir yol izlenmektedir. (Kentin yeniden yapılanmasının sosyal bir fon oluşturularak sosyal projelerle yürütülmesi gereken temel sorunu bu iken, insan yaşamını hiçe sayan kapitalist rasyonalite onu yok sayacak düzeyde kenara itmiş, arama-kurtarma hazırlığına indirgemiştir.) Tekeller, kimi yerde zorla, kimi yerde hileyle, cazip projeler, kışkırtıcı tekliflerle, belediyeler, polis, jandarma, mahkemeler, avukatlarıyla, halkı bölmeye çalışarak, saldırılarını hız kesmeden, genişleterek -başka bölgelere de yayarak- sürdüreceklerdir. Banka ve inşaat tekelleri, arsa ve binalardan elde edecekleri azami rant peşindedirler, onların hiç vazgeçmeyecekleri bir şey varsa o da budur. Bu sadece İstanbul, Ankara (Mamak çöplüğü, Yukarı Dikmen, İlker) gibi mega kentlerde değil; Bursa’da, Eskişehir’de de Denizli’de de -arsa ve bina rantlarının arttığı, kentsel büyümenin olduğu, özellikle sıkışma olan bölgelerde- gündemde olup yakıcılaşacak olan bir sorundur. İnşaat tekelleriyle bankaların azami rant hırsı ile emekçi halkın, onlar için her şey -hayalleri, umutları, geçmişleri, gelecekleri demek olan, ömürlerini verdikleri- evlerini koruma isteği çatışmaktadır. Bu bölgelerde halk, geçmiş ve geleceklerinin zorla yıkılmak istenmesine karşı direnmektedir. Gecekonduluk bölgeler, çarpık yerleşim alanı haline geldilerse bu sistemin ve kentsel yapılanmanın anarşik karakterinin ürünüdür. Bunun bedelini ödeyecek emekçiler değildir. Onlar geldiler, dişlerinden artırıp tırnaklarıyla kazıyarak evlerini yaptılar, yerleştiler, bir ömürlerini orada geçirdiler. Bu emek birikiminin üstüne çıkacak bir mülkiyet yasası olamaz!

Emekçilerin yerleşim alanlarının zorla istimlakına, evlerinin başlarına yıkılmasına karşı onlarla yan yana, omuz omuza direnmeliyiz. Başlayan (Karanfilköy, Aydos, Armutlu, Derbent, Alibeyköy…) ve militan biçimler alan direnişler, evleri yıkılmak istenenlerin kendiliğinden refleksleriyle o bölgelerde yaşayan devrimcilerin gösterdiği inisiyatif üzerinden şekillenmiş, yerel düzeyde bir örgütlülük kazandığı gibi, merkezileşme yönünde adımlar da atılmaktadır. Bunların içerisinde yer almalıyız. Evleri yıkılma saldırısıyla karşı karşıya olan emekçilerin temsilcilerinden oluşan direniş kesitlerinde ortaya çıkan -ve sadece devrimcilerle sınırlı olmaması gereken- halk komiteleri üzerinden bu direnişler örgütlenmeli, komiteler gelip geçici olmaktan çıkarılmalı, dar direnişçi bir yaklaşımdan çıkıp belediyeler, hükümet, inşaat tekelleri ve bankalara doğru genişleyen -kapitalizm karşıtı- saldırgan bir strateji uygulanmalıdır. Deprem tehdidi altında olan bölgelerin sağlam konut gereksinimlerinin karşılanması amacıyla toplanan vergilerin bir bölümüyle sosyal konut fonu oluşturulması; bu fonun, halk tarafından ve içerisinde mimar-mühendis odalarının da bulunduğu kurumlarca (bugüne kadar bu amaçla toplanmış olan vergilerin ne olduğunun da) denetlenmesi; güvenilir ve sağlıklı, yaşanabilir sosyal konutların yapılması için mücadele edilmelidir. Güvenilir, sağlıklı, yaşanabilir konut hakkı, sosyal bir haktır. Süreklileşmiş, medya demagojilerini de yanıtsız bırakmayan bir çalışmanın yanı sıra sert bir direnişi örgütleyecek askersellik, örgütlenmenin bir parçası olmalıdır. Bu komitelerin yozlaşmamalarına, halkın kendi içinde bölünmemesine, daha etkin, kapsamlı ve saldırgan bir çalışma yürütebilmeleri için merkezileşmelerine önem vermeliyiz.

Bir diğer konu da yüksek ev kiralarına karşı mücadeledir. Arsa ve binalar değer kazandıkça, tekellerden küçük burjuvalara kadar rant hırsı büyümektedir. Bankaların ve inşaat tekellerinin hükümet teşvikleriyle ortak olarak gerçekleştirdikleri toplu konutlar, mortgage gibi projeler, halkın gelir düzeyi farklı kesimlerini avlamaya, kredi sistemiyle tüm yaşamlarını ipotek altına almaya yönelik, para piyasalarındaki kriz ve dalgalanmalar karşısında da çaresiz bırakacak, yıkımlarına yol açacak, onları ömür boyu ipotek altına sokacak projelerdir. Kiraların artmasıyla da daha önce işhanlarında esnafa kiralanan yerlere, yeni yapılan büyük iş merkezlerinin -en son yapılan Eczacıbaşı’nın Kanyon’u gibi tekelci kapitalist olan sahipleri tarafından- kiralanması eklenmiştir. Ev kiraları da dün yüksek enflasyona bağlı olarak artış gösterirken, bugün kentsel dönüşüm, para piyasalarındaki dalgalanmalar, tekrar çift rakamlara doğru geçmekte olan enflasyona bağlı olarak artmaktadır. Kiralar, tekelci kapitalistlerin, aileden gelme gayrımenkul zenginlerinin olduğu gibi fırsatçı küçük burjuvaların da rant kapısıdır. Bir emekçi aldığı ücretin yarısını, hatta daha fazlasını kira olarak ödüyor. Üstelik dar, güneş ışığı görmeyen, yerin altındaki dairelerde yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu sorun, sürekli içe doğru patlayan bir niteliktedir; ama sorunun tüm yakıcılığına karşın devrimcilerin bugüne kadar kiracıların örgütlenmesi diye bir sorunu olmamıştır. Ucuz kiralık konut talebini önüne koyan, fahiş kira artışına, depozitoya, emlakçıların yüksek yüzdeli pay almalarına karşı çıkacak, kira bedelinin ücretlerin beşte birinden fazla olmamasını -olduğunda devlet tarafından karşılanmasını- isteyen, sağlık yönüyle elverişli, yaşanabilir ve güvenli konut talebiyle mücadele edecek dernek biçimiyle bir kiracılar örgütlenmesi düşünmeliyiz. Örgütlülüğü geliştirecek bir dayanışma biçimi olarak da kiralık ev bulmakta aracılık etmeli, bir gazetenin ve internet sitesinin de olacağı geniş bir ilişki ağı -MERNİS sistemine karşı mücadele için bir araç ve kaldıraç da olabilecek- düşünülmelidir.

Farklı bir kulvardan olmak üzere, yüksek tekel fiyatlarına, zamlara, sağlıksız ve bozuk gıdalara, hileli ürünlere, kirliliğe… karşı halkın daha ucuza beslenme, giyim, barınma, konut, yaşanabilir doğal bir çevre, ulaşım, iletişim, eğlenme haklarını koruyup savunacak, bu alanlardaki mücadeleyi kentli küçük burjuvalara, reformist sivil toplum örgütlerine bırakmayacak, anti-tekel, antikapitalist bir içerik kazandırarak yürütecek tüketici örgütlenmeleri, çevreyi koruyucu örgütlenmeler kurulmalı, var olanların içerisinde çalışma yürütülüp dönüştürülmelidirler. Emekçiler, kira, fatura, borç ve kredi borcu ödemeye mahkumdur. Emekçinin ve bütün bir emekçi ailesinin yaşamları kira, fatura ve borçlar üzerinden ipotek altına alınmakta, bunlarla ayaklarına takılan zincir onları yerlerinden kıpırdayamaz hale getirmektedir. Ücretli kölelik, sadece fabrikadaki çalışma koşullarıyla ilgili bir sorun olmaktan çıkmakta, omuzlarına binen yükle yaşamın bütününe yayılmaktadır. Kira, fatura ve borçlar, emekçileri bireyselleştiren ve düzene bağlayan kölelik zincirinin halkaları olmaktadır. Çok düşük limitli kredi kartlarının çıkartılarak yaygın hale getirilmesiyle bu zincir milyonlarca emekçinin ayağına takılmıştır. Kapitalizm bu yolla tüketimi yığınsal düzeyde genişletirken, bireyleri buna göre yaşamaya ve çalışmaya koşullamakta, onun üzerinden yeni bir bağımlılık biçimi oluşturmaktadır. Egemenlik-bağımlılık ilişkisini yeniden üreten inceltilmiş yöntemlerden birisidir kredi sistemi. Hiçbir emekçinin tek başına üstesinden gelemeyeceği, tek kaldığı sürece de boyunduruğa boynunu kendisinin uzatmak zorunda kalacağı bir sistemdir. Fatura, kira, kredi, borç ödeme sarmalına karşı mücadele ve bu zincirin kırılması emekçinin özgürleşerek mücadeleye atılabilmesinin koşullarından biri haline gelmiştir.

Ünlü tekellerin markalaşmış ürünleri azami karla satılırken, emekçilere, sağlığa elverişsiz, kullanımda dayanıksız ürünler -bir emekçi ailesinin bütçesi açısından hiç de ucuz olmayan fiyatlarla- satılmaktadır. Halk, tekellerin fahiş fiyatlı ürünleri karşısında da “merdiven altı sanayiin” sağlıksız, her türlü katkı maddesinin içinde yer aldığı ürünleri karşısında da savunmasızdır. Her şekilde kazıklanmaktadır. Gıdada giyimde, sağlıkta, eğitimde metalaşma ve tekelleşme arttıkça kazıklanma oransal olarak artmakta, kaliteli, sağlıklı ve ucuz ürüne ulaşabilme olanağı ise azalmaktadır. Bu alandaki mücadele, temel tüketim maddelerinin azami karla satılmasına, emekçilerin bozuk ve kalitesiz ürünlere mahkum edilmesine, temel gereksinimlerden vergi alınmasına karşı yürütülmeli, en yaşamsal gereksinimleri dahi metalaştıran ve azami karla, kalitesiz ürünleri de sözde ucuza satan, kapitalizm teşhir edilmelidir. Meta artış ve çeşitlenmesine karşı pazarı genişletmek için tüketici kredilerinden, süpermarketlerin satış hilelerine, birey kimliğini tüketim norm ve değerleriyle tanımlayan ideo-kültürel manipülasyonlara uzanan kapitalizmin her türlü hilesinin açığa çıkartılması da bu mücadelenin parçası olmalıdır. Toplam toplumsal üretimdeki büyük artışa, meta ürün bolluğuna karşın, bir yanda zenginlik birikirken diğer yanda yoksulluk birikmesiyle emekçilerin bu ürünleri satın alma gücünün olmayışı, bu ilişkiyi temelden değiştirecek olan üretimin olduğu gibi, bölüşümün ve tüketim koşullarının da yeni bir temelde örgütleneceği, stratejik hedefi sosyal devrim olan bir çalışmaya klavuzluk etmelidir .

Çevre sorunu, hava, su, gürültü kirliliği, betonlaşma; biriken çöpleri, başıboş dolaşan hayvanları, salgın hastalıkları, kapitalizmin ve kentin yıkıcı toplumsal ilişkilerinin has ürünü stresi ile kentsel yaşamın büyüyen bir sorunudur. Zehirli variller, kimyasal atıkların derelere akıtılması, fabrika bacalarından fışkıran gazlar, baz istasyonları, yeşil alanların azalması, hallkın kıyılardan yararlanma imkanlarının gaspedilmesiyle çevre sorunları, oluşturduğu ve büyüttüğü sağlık sorunlarıyla birlikte daha içerden ve daha derin bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Üretimin kar amaçlı oluşu, en yüksek karı ele geçirmek isteyen kapitalisti, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında olduğu gibi çevreyi kirletmeme konusunda da “sorumsuz” kılıyor. Zehirli atıkların imhası, filtreleme, arıtma gibi koruyucu tedbirler ya hiç alınmıyor ya da asgaride tutuluyor. Tekelse azami karı düşürmemek, KOBİ burjuvasıysa zaten az olan kar payının daha da azalmaması için emekçilerin sağlığını ve yaşamlarını hiçe sayıyor. Emekçi semtleri, zehirli varillerin gömüldüğü mayın tarlaları haline getirilmiş. Kimyasal atıklar, bacalardan fışkıran gazlar, sokak kenarlarına sıkıştırılmış parklar, artan CO2 ve azalan oksijen, kirlilik, gökyüzünü görünmez hale getiren beton binalar, trafik keşmekeşi, kentin anarşi ve karmaşasından doğan modern zamanlar hastalığı stres, sağlık sorunları halkı vuruyor.

Çevre koşulları yönünden emekçi semtleri, yaşamın en sağlıksız ortamda sürdürüldüğü yerlerdir. Çevredeki tahribat arttıkça, kirlilik çoğaldıkça çevresel sorunlar, sağlık sorunları olarak ortaya çıkmaktadır. Sorun bugün tozlu yollar, suyun olmayışı, çöplerin alınmaması değildir. Bir çok yerde çözülmüş sorunlardır bunlar; varsa da ikincildir. Emekçi semtlerinde yaşamsal sağlık sorunları üreten kimyasal atıkların artması, elektromanyetik kirlilik, kanserojen maddelerin çoğalmasıdır. Dolayısıyla bu konu, toplumsal sağlığın korunması sorunu olarak, emekçi semtlerinde yoğunlaşmasıyla da açık sınıfsal bir sorun olarak gündemleşmektedir. Kimi bölgelerde çevreyle ilgili doğmakta olan duyarlılık, devrimci bir zemine taşınarak büyütülmelidir.

Özgürlük dünyasının kenti
Çevre sorunu, çevrenin temiz olmasından ibaret bir sorun olmanın çok ötesinde olduğu gibi, konunun kendisi de bu kapsamda bir tanımlamaya sığmıyor. Sorun, doğal olduğu gibi toplumsaldır da. Toplumsal ilişkiler boyutuyla insanı, önceki ilişki biçimlerinden kendi başına birey olmaya, bireyciliğe doğru çözerek, metalar dolayımıyla ilişki kurmaya yöneltip bunu egemen kılarak, sağlıklı toplumsal ilişkiler içerisinde olamayan bireyin gelişim kanallarını tıkamakta, her düzeyde yoksunlaştırıp yabancılaştırmaktadır. Kapitalist üretim ilişkileri, toplumsal ilişkiler boyutuyla, aile, birey, topluluklar, arkadaşlık, aşk, komşuluk ilişkilerini çözüp dağıtıp yalın çıkara dayalı olarak ve sanal düzeyde yeniden kurarken, artan yıkıcılığıyla da çözülme ve çürümenin çok daha yıkıcı, insan onurunu ayaklar altına alan, ahlaki yönden sıfırlayan düşkün biçimlerini de ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla, doğal ve toplumsal çevre sorunu, doğayla insan ve insanın diğer insanlarla ve kendisiyle ilişkilerini -her türlü toplumsal ilişkiyi- yeni bir temelde kurmasını, mevcut üretim ilişkilerinin temelden değiştirilmesini gerektiren bir kapsamlılıktadır.

Kentsel düzeyde de kapitalist üretim anarşisiyle birlikte ondan doğan kentsel anarşiyi temelden sonlandırıp değiştirecek bir devrimi ve kentin mekansal ve toplumsal bakımdan yeniden planlanmasını, toplumsal ilişkilerin devrimci bir dönüşüm geçirmesini, bununla birlikte de tüm ilerici birikimleri özümsenmiş olarak önceki kentin ölmesini gerektirir. Bu kapsamda da kentsel çevre sorunu, öncelikle mekanı düzenleyecek teknik bir plan sorunu değil üretim ilişkilerinde bir değişim, toplumsal ilişkilerin yeni bir temelde kurulması sorunudur. Kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlık düzeyine taşıyıp şiddetlendirdiği sınıfsal-toplumsal bir nitelik kazanmış olan, doğayla insan ve insanın insanla olan çelişkilerini çözme sorunudur. Kentsel planlamanın merkezine, bütün yönlerden sosyal yaşam ve ilişkileri geliştirmeyi ve bu temel üzerinde sosyal üretkenliği (sadece ekonomiyle sınırlı olmayan) geliştirmeyi koyan, özgür ve yaratıcı gelişimin önünü açacak, toplumsal düzeyde ve toplumla bireyin ilişkisinde sinerji oluşturacak, toplumsal düzeyde ve bireyler arasındaki ilişkilerde etkileşimi ve kolektivizasyonu artıracak, insanın doğayla ilişkisinde, eko-sistem bütünlüğünü koruyan, bu ilişkiyi ortak yaşarlık temelinde etkin ve yaratıcı biçimde kurmasını sağlayacak bir yaklaşım olacaktır.

Komünistlerin kent tasarımının felsefi özü budur. İnsanın sadece doya doya oksijeni soluduğu değil, tüm korkularından ve zorunluluk bağlarından kurtulmuş olarak özgürlüğü soluduğu ve yaşam sevinciyle dolu olarak bunu bir yaratım gücüne çevirdiği, özgürlük, sınırsız gelişim, evrensellik düşünce ve duygularını bu doğal ve toplumsal koşulların içerisinde gördüğü, yaşadığı, emeğini katıp biçimlendirdiği yepyeni bir kentsel doku, ilişki biçimleri ve yepyeni bir yaşam ortaya çıkacaktır. İnsanın doğayla ve insanın kendisiyle ilişkilerini (diğer insanlar ve bir bütün olarak toplumsal ilişkilerini) yeni bir temelde kurmasını sağlayacak bir felsefeden çıkışını alan tasarımlar, komünizmin kentlerinin tasarlanması, mimaride yeni bir ufuk açacaktır. Hormonlu olarak büyüyüp doğanın yıkımına yol açan mega kentler olmayacağı gibi, mekan yaklaşımını değiştirecek toplumsal ve coğrafik yeni koşullar ortaya çıkacak, mimarlar, tasarımlarını mekan bağımlılığından çıkmaya başlayan üretimin ve toplumsal yaşamın yeni örgütlenişine uygun, hız-zaman-mekan ilişkisini yeniden kurabilecekleri bir temelde geliştirebileceklerdir. (Bu ilişki, tek bir yönde sadece hızın artırılması biçimiyle değil, bazen yavaşlığın artırılması biçiminde olacak, konuya göre değişecektir.) Parametreler çok farklılaşacak, buna bağlı olarak da mimari tasarımda da devrimsel bir sıçrama olacaktır. Ailenin ortadan kalkması, üretim ve oyunda farklı seçeneklerin olacağı komünal biçimler, kır-kent çelişkisinin yeni bir yaklaşımla çözümü, iş ve oyun ilişkisinin farklılaşması, dolayısıyla, bilimsel ve teknik gelişime, eğitimle kültüre, sporla sanata bakışın -hepsi bütünsel bir gelişimin parçaları olacak şekilde- farklılaşması, üretimin teknik temelinde ve emeğin üretimdeki rolünde köklü değişimlerin olacak olması, ulaşım ve iletişimde gerçekleşecek sıçrama, mekanın ulusal sınırları aşan dünyalılaşan genişlemesi, uzayın ve okyanusların yerleşim dahil yeni amaçlar için kullanılması, değişen toplumsal ve bireysel ihtiyaçlar ve tercihlere göre minimal ve maksimal düzeylerde mekan tasarımlarını derinden etkileyecek ve devrimci gelişmelere yol açacaktır. Su, elektrik, konut, ısınma, hijyen, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim, oyun, eğlence alanlarındaki temel gereksinimlerin toplumsal eşitlik temelinde karşılanması, mekanın buna uygun düzenlenmesi kent tasarımımızın temelinde yer alır. İlk elde çözümüne yönelinecek, kapitalist sömürünün ortadan kalkmasıyla önü açılan, “iki kent” ayrımını ortadan kaldıracak temel adım budur. Sadece bu temel adım dahi -emeğin toplumsal üretkenliğindeki artış ve işgününün kısaltılması, çalışmanın yeni bir temelde örgütlenmesi adımlarıyla birlikte- milyonları özgürleştirip yaratıcı girişkenliğinin önünü açacak bir toplumsal temeli ortaya çıkaracaktır. Tarih boyunca, daima bir azınlığı oluşturan sömürücü sınıfların kölelerin, serflerin ve proleterlerin omuzlarına basarak gerçekleştirdikleri uygarlıklardan kat kat daha gelişkini ezilen bir sınıfı oluşturan milyonların enerjisinden doğup büyüyecektir. Sınıfsal olarak ikiye bölünmüş, burjuvazinin egemenliği altında bireylerin bir de rekabet yoluyla bölündüğü ve birbirlerini ezdikleri kentlerin yerini, zengin sosyal dokusu ve tarihsel birikimleriyle, toplumsal ve bireysel girişkenlik ve yaratıcılığın özgürce gelişmesinin bütün kanallarının açıldığı muazzam bir gelişmenin olanaklarına kavuşmuş kentler alacaktır.

Kapitalist üretimin anarşik karakteri ile onu izleyen ve büyüten kentin anarşik gelişimi, kentsel sorunları da toplumsallaştırmakta ve büyütmektedir. Kentin plansız gelişiminden meta üretimi ve satışı için daha elverişli ve hızlı kılacak, üretim ve pazar büyümesi sağlayacak biçimde planlanmasına geçiş, kentin kapitalizm içerisinde bir dönüşüm geçirmesi, üretim ve dolaşımın azami kar amaçlı ve rekabete dayalı örgütlenişinden doğan anarşiyi ve iki kent ayrımını ortadan kaldırmıyor. Gelişen kapitalizm, ulaşımın, iletişimin, konutlaşmanın gecekondu, yol, su, elektrik götürmek gibi ilkel sorun ve biçimlerini çözse de bu “çözüm”lerle sorun, yeni ve daha geniş bir düzleme taşınıyor. Kapitalizmin ve kapitalist kentin dönüşümü, sınıfsal ve toplumsal nitelikteki her çelişkiye, yenileri de eklenmiş olarak, bir üst düzeyde daha geniş bir temelde üretmektedir.

Karmaşıklaşmış, iç içe geçmiş kentsel sorunlar, kentlerin hormonal büyümesiyle yeni sorun ve çelişkileri üretirken, peşi sıra da farklı sınıf kesimlerini, toplum gruplarını içerisine çeken, hareketlendiren, büyüyen bir toplumsal dinamiği de ortaya çıkartmaktadır. Kuşkusuz kapitalizmin üretim alanında, ekonomi ve toplumsal yaşamın bütününde yarattığı anarşi ortadan kaldırılmadan kentteki anarşi ve yıkım da yok edilemez. Yeni kentler, kapitalizmin doğa ve insan üzerinde yarattığı tahribatın kaldırılması ve doğa-insan ilişkisinin yeni bir temelde eko-sistem bütünlüğü ve ortak yaşarlık ilişkisine dayalı kuruluşuyla, sömürünün sona erdirilmesi, merkezi ve planlı ekonomi, üretimin dengeli ve uyumlu gelişimi, toplumsal yaşamın ve ilişkilerin yeni bir temelde örgütlenmesiyle, kentlerde gerçekleşecek yapısal bir devrimci dönüşümle kurulacaktır.

Kentin, toplumsal yaşam ve ilişkilerin yeni bir temelde kuruluşu sorununun bu kapsamda ele alınışı ve çözümü, onun sadece sınırlı bir çevre sorunu olmadığı gibi, daha genişletilmiş ve modellemelerle komünizme alternatifmiş gibi ileri sürülen “ekolojik toplumsal” düzeyde çözülecek bir sorun da olmadığını, ancak sınıf mücadeleleri ve toplumun devrimci dönüşümüyle çözülecek üretim ilişkilerinin değişimi sorununu atlayan, onun yerine küçük özel mülkiyet, büyük çaplı üretimin ve değişimin (değer yasasının etkimesinin) sınırlandırılması, kentlerden uzaklaşma, doğaya çekilme, komünal adacıklar oluşturma, kendi aralarında kullanım değerlerine dayalı ilişkiler kurma gibi görüşleri geçiren yaklaşımların bir çözüm değeri taşımadıklarını ve “düzeltilmiş kapitalizm“in ötesine geçemeyeceklerini de gösterir.

9 – Egemen burjuva, faşist ve gerici akımlara karşı mücadele

Ülkede varolan etnik, milliyetçi, dinsel-mezhepsel çelişkiler, göçün yarattığı tahribat, semtin yeni dokusu içerisinde de sürekli gerilim ve potansiyel çatışma etkenleri olarak varlığını sürdürmektedir. Bunların her birisi hem geleneksel -önceki- biçimiyle hem de “ekonomide yenilikçilik, kültürde muhafazakarlık” biçiminde tanımlanan jargona uygun olarak yenilenmiş biçimiyle vardırlar. Kendi içerisinde de değişime uğrayan, etki-tepki sarkacında gidip gelen kriz uğraklarından geçen kimlik ve aidiyet biçimleri ve ilişkilerin bu temelde kuruluşu, diğer alanlarda olduğu gibi semtlerde de egemendir. Semt ve bölgelerin bölünümü, yerleşim tercihleri buna göre olmaktadır. Burjuva gerici, dinci ve faşist partilerin yereldeki uzantısı siyasal ve çeşitli tipteki toplumsal örgütlenmeleri sosyal gericilik birikiminin yerel merkezleridir. Türkiye’de faşist ve gerici yapı, toplumsal-siyasal düzeyde içiçe geçmekte, şoven-milliyetçi faşist partiler ya da dini referanslı gerici burjuva partiler, dönemlere göre değişen yoğunlukta diğerini de kapsayıcı politikalar uygularken, toplumsal düzeyde de iç içe geçmiş, yoğunlaşmış büyüyen bir gericilik ve saldırganlık tutumuyla ortaya çıkmaktadır. Rejim ve yönetememe krizinin çelişki ve çatışmaları semtlerde de gerilimi büyütmekte, faşist ve gerici güçlerin baskı kurma, hegemonya oluşturma biçimindeki saldırgan faaliyetleri kimi zaman gerileyip kimi zaman şiddetlenerek sürmektedir. Etnik, milliyetçi, dinsel-mezhepsel temelli çelişkiler, emekçileri bölen ve birbirine düşmanlaştıran bugüne dek bilinçlice korunup derinleştirilen çelişkilerdir.

Bir sınıf partisi, ML ve proletaryaya dayanan bir parti, hiçbir nedenle bu çelişkileri derinleştirici bir taraf olmayacağı gibi, emekçi halkın sınıfsal ve toplumsal birliğini koruyup geliştirecek bir politik perspektife sahip olmalıdır. İşçi sınıfının, kent yoksullarının kendi talepleri doğrultusunda mücadeleye yöneltilmesi, burjuva-feodal karakterli bölünmelerden uzaklaştırıp “sınıfa karşı sınıf” ekseninde mücadeleye sokmayı olanaklı kılar. İşçi sınıfı ve kent yoksullarının miliyetçi, dini mezhepsel bölünmelerden, şu ya da bu burjuva gerici partinin yedek gücü olmaktan çekip çıkartacak olan panzehir sınıf savaşımıdır. Emekçi semtlerindeki çalışmalarımızın başarı ölçütü bunu ne kadar gerçekleştirebildiğimiz olacaktır. Bununla birlikte, egemen Türk şovenizmine karşı mücadele ve ezilen Kürt ulusunun ulusal demokratik hakları ve mücadelesinin desteklemekte, şoven milliyetçiliğin halk üzerindeki etkisi karşısında gerilemeden, net bir tutum alınmalıdır. Şoven milliyetçi dalga, etkisini emekçi sınıflara doğru genişletmektedir. Faşist, şoven, militarist propaganda, Kuzey Kürdistan’daki savaş ve onun uzantısı olarak Kürt milliyetçilerinin halkın yaşam yerlerinde hedef ayrımı yapmadan gerçekleştirdikleri eylemler şoven milliyetçi öfke ve saldırganlığı büyütmektedir. Kürt emekçilerine karşı düşmanca tutum artmaktadır. Şovenizmin emekçi sınıflar içerisinde yayılmasına karşı özel bir dikkat gösterilmeli ve mücadele edilmelidir.

Ezilen, çifte baskı ve sömürü altında kalan, büyük fabrikalarda çalışmalarına olanak tanınmayan, en ağır ve kötü işlerde, çok daha ucuza çalışmak zorunda bırakılan Kürt işçilerinin sınıf temelli örgütlenmesine özel bir önem vermeliyiz. Her ulus gibi Kürt ulusu da “iki ulus”tur. Kapitalizmin gelişimiyle birlikte Kuzey Kürdistan’da da sınıfsal ayrımlar ve burjuva-proletarya karşıtlığı giderek daha net bir biçimde ortaya çıkıyor. Ezilen ulusa mensup emekçilerin de öncelikle sınıfsal temelde örgütlenmesi koşul olduğu gibi, ulusal savaşımın antiemperyalist, ulusal demokratik kurtuluşçu tutarlı bir çizgiye çekilmesini zorlamanın da ve sosyalist demokratik bir çözümü gündemleştirmenin de koşuludur bu. Kürt burjuvazisinin palazlandığı, işbirlikçi karakterin derinleştiği, ulusal hareketin halihazırdaki önderliğinin, Türk devleti ve emperyalistler arasında gel-gitli, iki taraflı pazarlıklarla reformist uzlaşma ile çözüm arayışında olduğu bugünkü koşullarda bu daha da gereklidir.

Egemen din ve mezhep üzerinden dini azınlık ve diğer mezheplere karşı yürütülen baskılara karşı çıkılmalı, bazı semtlerde çok yaygın olan, gerici dinsel bir yaşam tarzını iane dağıtarak, toplumsal düzeyde gerici bir baskı kurarak yayıp hegemonya oluşturan, bunda bir hayli yol almış olan vakıf ve cemaatler üzerinden yürütülen organize harekete karşı mücadele edilmelidir. Egemen din ve mezhep üzerinden yürütülen dini zorbalık ve ayrımcılığa karşı çıkılırken -kimi siyasetlerin yaptığı gibi- ezilen bir dinin ya da mezhebin dini-kültürel ritüellerinin benimsenmesi, “halk kültürü” adına bunların içerilmesi ve öz değerler haline getirilmesi gibi bir tutum söz konusu olamaz. Bu tür tutumlar, salt popülizmden ibaret görülemez, kültürel-siyasal ve felsefi düzeyde (materyalizmin reddi) tasfiyeciliktir.

Emeğin yumruğu
Emekçi semtlerinde bağımsız bir çalışma, sosyalist demokratik içerikli bir faaliyet, faaliyetin bütününe yedirilmiş bir militanlık olmadan yürütülemez. Sayısız türden faaliyet ve mücadelenin içerisinde, polisle, jandarmayla, özel güvenlikle sık sık karşı karşıya gelineceği gibi, atılan adımlar belirginleşip büyüdükçe artacak biçimde burjuva gerici ve faşist partilerin semtlerdeki uzantısı yoğunlaşmış gerici biçimler alan militerleşmiş güçlerle de çatışacağız. Sürdürdüğümüz çalışmayı koruyucu ve önünü açacak, kitle mücadelesinin geliştirilmesini temel alan, çıkış noktası dar bir antifaşizm ya da milliyetçi, dini-mezhepsel eksenler olmayıp işçi sınıfı ve kent yoksullarının istemleri doğrultusundaki mücadelenin örgütlenmesi olacak olan tüm faaliyete yedirilmiş bir militanlık ve bunun daha özel ve yetkin örgütlenmiş biçimleri… İşçi sınıfının ve kent yoksullarının karşı karşıya kaldıkları sömürü, baskı, aşağılanmaya, sınıfın içerden bölünmesi ve düşkünleştirmeye karşı, özsavunmalarını gerçekleştirebilmeleri için emeğin yumruğu. Emeğin yumruğu, kendisini sahipsiz, korunaksız, bölünmüş ve güçsüz hisseden bir sınıfa özgüven kazandıracak, yeniden mücadele etme isteğini uyandıracaktır. Emeğin yumruğu, mücadelenin sınıf içerikli gelişmesinin, militan bir sınıf hareketi oluşturmanın güvencelerinden birisidir. Son derece meşrudur. Patronların, ustabaşıların tacizine uğrayan genç kız ve çocuklar, işten atılan, ücretleri ödenmeyen işçiler, grev ve direnişleri bastırmaya gelen devlet güçleri, işçilere saldıran, devrimcilerin propaganda faaliyetini engellemeye çalışan özel güvenlik elemanları, grev kırıcısı işçiler, halkın konutlarını yıkmaya gelen devlet güçleri, tekeller, taşeron ve müteahhit firmaların sahipleri ve uşakları, kimyasal atıklarla halkı zehirleyenler, spekülatörler, fuhuş ve uyuşturucu ticareti yapanlar, çeteler, işçi sınıfının ve kent yoksullarının mücadelesini bastırmaya, bölmeye, güçten düşürmeye, düşkünleştirmeye çalışan her kurum ve kişi emeğin yumruğunun menzilinde olacaktır.

Burjuva yoz gerici kültüre, sınıf dışılaşmaya, değer erozyonuna karşı mücadele
Emekçi semtlerinde sosyalist ve demokratik kültürün geliştirilmesi, her türlü yoz, burjuva, gerici, faşist kültüre, sınıf dışılaşmaya ve değer erozyonuna karşı ideolojik ve siyasal olduğu gibi sosyal kültürel alanlarda da mücadele yürütülmesi şarttır. Siyasal propaganda ve ajitasyon, gazete satış ve bildiri dağıtımlarının kesintisiz sürdürülmesi, yerel bildiri ve bültenlerin çıkartılması biçimleriyle sürdürülürken bununla yetinmeden kahvelerde, evlerde günlük, ortaya çıkan her olayı vesile ederek ve her konu üzerinden sıcağı sıcağına anında konuşma biçimiyle kitlesel düzeyde ve birebir ilişkiler kurarak yürütülmelidir. Bu tür bir çalışma, ancak kitlelerle içiçe olunursa olanaklı olur. Bu olmadan sadece dışardan gidip ‘ajitatif’ ‘yığma’ konuşmalar yaparak hiçbir sonuç alamayız. Çalışmalarımız, propaganda ve ajitasyonumuzun içeriğiyle de, kullanılan dil ile de, ilişki kuruş biçimimizle de içerdenleşmelidir. Bu “içerdenleşme”, propaganda ve ajitasyonumuzun sadece dar bir siyaset kavrayışıyla yürütülmesiyle sınırlı kalmayan bir çalışmayla, emekçilerin gündelik yaşamının her konusuna kültürel ve sosyal yönlerden girerek, onları siyasetin konusu haline getiren bir ilişki kuruş biçimiyle olanaklı hale gelir.

Sosyalist ve demokratik kültürün geliştirilmesi, burjuva gerici akımlara karşı mücadele salt siyasal mücadelenin konusu olarak görülemez. Çeşitli tipte burjuva, dinci gerici, faşist örgütlenmeler, halk içerisinde sadece politik değil, politik olmaktan da çok çıkar ilişkileriyle de birbirine bağlı çok sayıda yan kuruluşlu (kurslar, yurtlar, okullar), vakıf-cemaatler, hemşehri dernekleri, belediyelere bağlı kuruluşlar üzerinden örgütlenmektedirler, Geniş ve yaygın bir çevreleyen örgütler ağına sahiptirler. Bunlar aracılığıyla halkı etkilemekte, şu ya da bu gerici burjuva akımın peşine takmakta, vurucu gücü olarak kullanmakta başarılı olabiliyorlar. Bunların her birinin işlevinin ne olduğunu da bilerek mücadele etmeliyiz. İdeo-kültürel manipülasyon, TV, internet ve medya üzerinden yayılan özellikle semt gençliğini çözüp bireycileştiren burjuva liberal düşünüşe (işçilerin bir bölümünde varolan haklarını birey düzeyinden görme ve arama yönelimi), büyüyen meta çekim etkisiyle ilişkilerin metaya dayalı ilişkiler haline gelmesine, yoz lumpen proleter kültür ve davranışın işçi sınıfına, kent yoksullarına doğru genişleyen etkisine karşı mücadele, bunların her belirimine karşı sosyal kültürel düzeyde ve günlük yaşam içerisinde yürütülmelidir. Özellikle emekçi gençliğin uyuşturucu, fuhuş, liselere kadar yayılan çetelerin etkisinden kurtarılması karşı bir çekim oluşturarak, iknayla, yanı sıra da, uyuşturucu ve fuhuş satıcılarının, çete başlarının uyarılıp cezalandırılmalarıyla olacaktır.

İşçi sınıfının kendi başına, nesnel konumundan değil, birlikte mücadele ettikçe kazandığı ve kazanacağı sınıf kültürünün geliştirilmesine özel bir önem vermeliyiz. Proletaryanın sınıf kültürünün, sosyalist ve demokratik kültürün semtlerde geliştirilmesinde mücadeleyle birlikte, onun ayrılmaz bir parçası olarak gelişecek sanat ve kültür çalışmaları da etkili olacaktır. Sosyalist demokratik kültürle, onun bir parçası olan proletaryanın sınıf kültürünün, her türlü karşıdevrimci akım ve etkisini genişleten yoz lumpen proletarya kültürüyle karşıtlık içerisinde verilmesi, sınıfsal bilinç kazandırma ve sınıfın eylem kapasitesinin yükseltilmesinin en önemli sorunununa, sanat aracılığıyla da nokta atışları yapılacaktır.

Halkın fikirlerine, değer yargılarına önem vermeliyiz. Her şeyden önce kitleleri nesneleştirici ve onları üzerlerine yazı yazılacak boş tahtalar gibi görme gibi yaklaşımlardan, öte yandan popülist yüceltmelerden uzak durmalıyız. Emekçiler burjuva ideolojisinin etkisi altındadırlar; onun içersinden düşünürler, özlemleri, gelecekle ilgili beklentileri de egemen kültür tarafından şekillendirilir. Kuşkusuz bu bilinç, sınıf durumlarıyla, gerçek yaşamlarıyla çelişki halinde varolur. Egemen durumdaki burjuva ideolojik bilinç, sınıf mücadelesi geliştiği zaman ve geliştiği ölçüde onun tarafından deforme edilir. Tümüyle karşıt bir bilinç düzeyine, siyasal bir sınıf bilinci düzeyine yükselmediği sürece de ilkinin egemen olduğu heterojen ve eklektik bir bilinç olarak kalır. Emekçilerin egemen burjuva bilinci içselleştirmeleri ve kendi koşulları içerisinde üretmelerinin hangi somut biçimler aldığını ve onun içersindeki çelişkileri, hem siyasetle ilgili görüşlerinde hem de günlük yaşamlarındaki sorunlarda nasıl ortaya çıktığını çözümlemeden yürütülen, sadece kendi kafamızdakileri dümdüz götürdüğümüz, bir bilinçlendirme çalışmasının başarılı olabilmesi mümkün değildir. Bunun için kitlelerin kültürel siyasal şekillenişinin dolaysız, birebir ilişkiler içerisinden kavranışı -ve bu yönde yapılan her araştırmayı dikkatle incelemek- şarttır. Yine burada gözardı edilmemesi gereken bir diğer nokta, onların sınıfsal durumları, ezilmişlikleri, tarihsel olarak ezilen sınıflardan geliyor olmaktan ve ezilen sınıflar olarak yürüttükleri mücadelerden gelen birikimdir. Bu derinlere gömülmüş, bağrında saklı kalmış, döneminin izlerini ve lekelerini taşıyan, bozunuma uğramış, direnişçi, dayanışmacı, demokratik ögeler içeren aslolarak da kültürel düzeyde süren bir miras olarak vardır. Halkın, direnişçi, dayanışmacı yanlar içeren demokratik kültür mirasını inkarcılığa düşmeyen bir yaklaşımla değerlendirerek, lekelerinden ve sınırlılıklarından arındırıp bugünkü düzeye taşıyan, yeni formlar içerisinde ifade eden eleştirel bir özümsemeyle sosyalist kültürümüzün bir parçası haline getirmeliyiz. Kitle çalışmasında ihmal edilemeyecek konulardan birisi de budur.

Burjuva egemenliğin katmanlı bir biçim alması ve burjuvazinin ideo-kültürel hakimiyetini günlük yaşama indirilmiş araçlarla en kapalı mekanlara ve en kapalı beyinlere kadar her gün, her saat ve her an, kendi yaşam tarzını, düşünüş şekillerini, gelecek beklentilerini TV, internet, cep telefonu, cafeler, meta x meta üzerinden propaganda ederken, postmodernist kültür onun ne olduğunu dahi bilmeyen kitlelerin yaşam tarzı, birey şekilleniş ve davranışının özellikleri haline gelmişken, işçi sınıfı, kent yoksulları azımsanmayacak kadar çok sayılarda, yozlaşma ve çürüme bataklığına çekilirken, karşı yönden gelen bir kültürel ve siyasal mücadele, gündelik yaşam ve davranışlara da indirilmiş olarak yürütülmeden ve bunda yoğunlaşılmadan kitle çalışmasında başarılı olmak mümkün değildir. Bu, komünist devrimci norm ve değerlerin kendisini net bir şekilde ortaya koyduğu, sınıfın ve halkın geçmişteki, bugün ve gelecekteki mücadeleyle kazanılmış değerlerinin yüceltildiği ve geliştirildiği bir pratikle de birleşmelidir. Bugün ne devrimci sanat faaliyeti, ne kültürel mücadele kendi başına yürütülecek çalışma konuları değildirler; onlar katmanlılaşan burjuva sınıf egemenliğini ve onun devlet aygıtını yıkıp parçalayacak mücadelenin önemleri artmış parçaları, siyasal mücadelenin bütünleyicileridir. Sanat ve kültür çalışmaları, buna uygun bir içeriklendirmeyle, buna uygun bir duruş ve militanlıkla, yaratımın sınıfla, kent yoksulları ve emekçi köylülükle kaynaşmış bir çalışmanın içerisinden gerçekleştirilmesiyle, partili sanat kavrayışıyla doğru politikalar ekseninden yürütülmelidirler. Süreklileşen bir çalışmanın süreklileşen bileşenleri olmalıdırlar.

Sınıftaki iç çözülmeyi sadece bu yolla da altedemeyiz. Atmamız gereken başka adımlar da vardır. Sınıf ve kent yoksulları içerisinde dayanışma bilinci günlük yaşam içerisinde dayanışmanın fiilleştirilmesiyle, somuttan örülmelidir. Yoksulluk ve yoksunlaşmadaki artış, işsizliğin yarattığı yıkım, yalnızlık ve çaresizlik, bugünkü koşullarda sadece sözle, propagandayla giderilemez. Durumları bu olan emekçilere soluk ald��racak, yaşama tutunmalarını sağlayıp, yıkımın içerisinden başlarını bir nebze kaldırıp mücadele etmeye doğru geçiş yapabilecekleri maddi-manevi bir yardımlaşma ve paylaşım ilişkisi mutlaka olmalıdır. İşsiz kalmış, evine kuru ekmek dahi götüremeyen, borca batmış, ev kirasını dahi ödeyemez durumdaki bir emekçi, sınıf kardeşlerini yanında bulabilmelidir. İş bulmakta yardımcı olma, ekmek temini, birlikte yemek, çocukların ihtiyaçlarının karşılanması, günlük yaşam içinde çeşitli paylaşımlar, imece tarzı dayanışma olmalıdır. Bu tür yardım ve paylaşımlar, semtlerdeki çalışmanın ve örgütlülüğün bir parçası haline gelmelidir. Bunların sınırlı, çok sınırlı olacağı, diyanet, vakıf ve cemaatler, partiler, yerel zenginler tarafından yapılanın yanına dahi yaklaşamayacağı açıktır. Buna karşın emekçileri onursuzlaştırıp aşağılayan, dilenci yerine koyan (buralarda dönen dolapları -kimi yerlerde başında türban olmayana, oy vermeyene yardım verilmemesi gibi- tespit edip teşhir etmeliyiz), kendilerine bağımlı kılan bu “yardım” biçimlerinin karşısında emekçiler arası hiçbir karşılık beklenmeden yapılan gönüllü bir dayanışma biçimi olacaktır. Amacımız, işçiler ve kent yoksulları içerisinde yalnızlık ve çaresizlikle birlikte daha da artan rekabet ve bireyciliğe, yozlaşma ve düşkünleşmeye karşı sınıf ve halk içi bir dayanışmayla bariyer oluşturmaktır. Emekçiler arasındaki değişik biçimler alabilecek dayanışma biçimlerinin çok sınırlı kalacağı, kitlesel yoksulluk karşısında bir çözüm olamayacağını da biliyoruz. Sorunu bu temelde çözmeye çalışmak, ütopik küçük burjuva sosyalizminden çıkış alan hayallerle model oluşturmaya çalışmak gibi, emekçileri yanıltacak, mücadeleden uzak tutacak görüş ve tutumlarla da sınırlarımızı net çizmiş olarak, işsizler, yoksul ve yoksun durumda olanlara yardımı toplumsal bir hak olarak gören sosyal haklar ve sosyal güvenliği sağlayacak kurumlar için mücadele eden, bunu proletarya mücadelesinin bir parçası haline getiren bir çizgide yürünmelidir.

Dernek çalışması
Bir alandaki çalışmanın yürütülmesinde veya çoklu çalışmanın koordinasyonu için dernekleri düşünmeliyiz. Dernekler açık bir kitle çalışmasını kolaylaştırır ve çalışmanın kitleselleştirilebilmesi için de gereklidirler. Kitlelere doğru açılmaya başladığımız bu kesitte, bazı alanlar ve bölgelerde genişleme potansiyellerinin ortaya çıkmakta oluşu, bu yönde adımlar atmayı de gerektiriyor. Bunun için, öncelikle varolan dernek pratiklerimizin eleştirel bir incelemesine girişmeliyiz. Dernekler, toplanma ve bir kurum (bir iç düzeni, işleyiş, ve disiplini olan) üzerinden bir şeyler yapma ihtiyacından doğuyor. Bir alanda, yerel bir çaılışmada, ilişkiler sayıca artmaya başladığında herkesin gelebileceği bir yer ihtiyacı öne geçiyor ve bu hemen bir dernek kurma düşüncesine evriliyor. Dernek biçiminde adım atarken, bir; hangi amaçla, neyi örgütlemek ve nasıl bir açılım yaratmak ve ne gibi bir sonuç elde etmek için kurulacağında netlik olmalıdır. İki, bunları uygulayacak, ne yapacağını bilen bir çekirdek gücün varlığı. Üç, kendi doğal kitle temeline doğru açılımı sağlayacak tek biçimli olmayan politikaların varlığı. Politik çalışmayla sosyal ve kültürel faaliyet arasındaki bağlantıları, iç dengeleri doğru kuran, kapsayıcılığa önem veren, farklı, iç içe geçmiş bir çok yönden çekim oluşturabilecek bir dernek çalışması. Sadece politikaya dayanan, hatta kitlelerin sosyal kültürel yaşam tarzına nüfuz edip doğru yöntem ve araçlarla bir farklılaşma ve dönüşüm yaratmayı çalışmasının merkezine koymayan, politik çalışmayı da süreklileşmiş bir gündelik çalışma biçimiyle değil sloganlar üzerinden kaba ajitasyonla yürüten, kitlelerin nasıl yaşadıkları ve nasıl düşündüklerinin farkında olmayan hatta bunu öğrenme diye bir sorunu da olmayıp önsel bir mutlaklıkla bizim söylediklerimizi kabul edivereceklerini düşünen bir dernek çalışması başarılı olamaz. Dört, emekçilerin nabız atışlarını bize doğru taşıyıp bunları görmemize de yardımcı olacak kitleye doğru açılan bağlantı halkaları, ilişkilerimiz olmalıdır. Taşıma suyla değirmen dönmez! Bu söz, dernek çalışmalarımız için kulağımıza küpe olmalıdır. Beş, her dernek bir temsil niteliğine sahip olmalı, orada kurumsal bir çalışma yürüttüğümüz/yürüteceğimiz unutulmamalıdır. Orada komünist devrimci kimlik ve kişiliğimiz, konuşmalarımızdan duruşumuza, giyimimizden davranışımıza, gelenlerle ilişki kuruşumuza, tutumumuzdan ve tüm faaliyetimizden yansımalıdır. Kurumsal bir faaliyet yürütmek ise, çalışmalarda bir iç düzen, program ve disiplinin olmasını, uygulanacağı söylenen, açıklanan programların yerine getirilmesini gerektirir. Bunların gerçekleştirilebilmesi için de çekirdek bir gücün varlığının yanı sıra her derneğin kendi aktivistlerinin olması gereklidir. Başlamış olan bir çalışma, bu aktivist gücü yaratmakla yükümlüdür.

***

Kent yoksullarının ortak sorun ve talepler etrafında bir araya getirilmesi, işçilerin yaşam alanlarından da örgütlenmesi, ekonomik ve toplumsal çöküşle birlikte gelişen değer erozyonu ve sınıf dışılaşmaya karşı mücadele, fiziksel ve moral çürümeye karşı emeğin korunması, semtteki emekçileri kendi içerisinde bölen şoven milliyetçi, dinsel ve mezhepsel, bölgeci ve aşiretçi ayrımlara karşı mücadele, yoksulluğa karşı dayanışma, açlık ve işsizliği kat kat büyüten, yaşam koşullarını ağırlaştıran neoliberal vahşet politikalarına karşı ekonomik, sosyal kültürel düzeylerde kent yoksullarını birleştiren bir mücadele çizgisi. Sadece düzenli işlerde çalışan işçilerin yaşadıkları yerler olarak değil, kayıt dışı işlerde çalışanların sayısındaki artışla ve işsizler ordusuyla birlikte semtlerde baskın olan emekçi niteliktir. Ev içi ve dışı düzensiz işlerde çalışan kadın, genç kız ve çocuk sayısının artması, liselileri-üniversitelileri bekleyen işsizlik, eğitim ve sağlığın paralı hale gelmesi, bu alandaki çalışmaya yeni dinamikler katıyor. Semtin, sınıfsal bir perspektifle, kapitalizme karşıt bir çizgide, proleter sınıf hareketinin yedek gücü olarak örgütlenmesi ve varoşlarda biriken hoşnutsuzluk ve öfkenin devrimci bir öfke ve eyleme çevrilmesi, önümüzdeki sürecin özgül önem taşıyan görevlerinden birisidir. Kent yoksullarının biriken öfkesine, devrimci bir biçim kazandırıldığında o, hareketin sıçrama dinamiklerinden biri olacaktır.

Küçük burjuvazinin belirli kesimlerine doğru da genişleyecek olan, kent yoksullarının örgütlenmesi ve mücadelesi, proletaryanın örgütlenme ve mücadelesiyle birlikte, birbirini bütünleyecek, kimi zaman birbirleriyle uyumsuzluk da gösterebilecek sayısız çeşitlilikte ve çokluktadır. Proletarya, çoğunluğu yarı proleterler ve proleterleşmekte olan sınıflardan oluşan kent yoksullarını örgütlemeden kendi başına devrim yapamaz. Bizim gibi oldukça geniş bir orta sınıfın, geniş katmanlar oluşturan ara tabakaların bulunduğu bir ülkede, kentteki ve kırdaki yoksulları devrime katamayan, orta sınıfları içerisinden çözemeyen, önderliğini onlara kabul ettiremeyen bir parti ve sınıf başarıya ulaşamaz. İşçi sınıfı çalışması, uvriyerizmin her türüne (kendiliğindencilik, kuyrukçuluk, salt işçicilik) karşı mücadeleyi de içerir. Komünistler için birincil görev proletaryanın örgütlenmesidir. Önceki hatalara düşmeden, sınıfın örgütlenmesini stratejik bir görev olarak kavrayıp ısrarla ve inatla, çalışmalarımıza süreklilik kazandırarak bu alandaki çalışmamızı yürütürken, aynı zamanda işçi sınıfını örgütleyebilmek için diğer sınıf ve tabakaların içerisine de gidecek, onların içerisinde de örgütleme çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

Türkiye kapitalizminin gelişimi, proletaryayı büyütüp güçlendirdiği gibi, diğer emekçi sınıfları da proletaryaya yaklaştırmaktadır. Toplumun proleterleşmesi, proletaryanın toplumsallaşması biçimindeki gelişim, en somut ve yalın ifadesini, proletarya ile kent yoksulları arasındaki ilişkide, taleplerin sınıfsal ve anti-kapitalist yön ve niteliğinin belirginleşmesinde ve içiçelik kazanmasında bulmaktadır. Proletaryanın müttefikleriyle olan ilişkisinde yakınlaşma derecesini de gösteren bu durum, proletarya devrimini güçlü kılacak bir gelişime de işaret etmektedir. Burjuvazinin üretim ve sermaye birikim politikalarında yaptığı değişiklik ve artan sömürüyle birlikte en yaşamsal gereksinimlerin dahi metalaştırılması, emekçi sınıfları birbirine yaklaştırmakta ve birleşik mücadelenin tabanını genişletip, sınıfsal-toplumsal niteliğini güçlendirmektedir. Hali hazırda, işçi sınıfını ve bütün emekçileri, nesnel ve öznel olarak çözen koşullar alt edildiği ölçüde, yeri sarsacak, yeni bir sınıf hareketi dalgasının gelişmesi ve ona devrimci biçimler kazandırmak olanaklı olduğu gibi, proletaryaya yaklaşan sınıfların katılmasıyla devrimci savaşım üst biçimlere doğru büyüyerek ilerlemeye adaydır. Kent yoksullarını sarıp boğan yoksulluk ve yoksunluk durumundan doğan, geriye gidiş ve içe patlama alt edildiğinde çaresizlik, kabullenme ve boyun eğiş, birbiriyle didişme, yerini sınıf kini ve öfkeye, mücadeleye bırakacaktır. Devrimci öfke ve mücadelenin oluşturacağı patlamaların sönümlenmemesi, sonuç alıcı olabilmesi, ileriye taşınması ise, sıkı sıkıya, proletaryanın, tabii ki biz komünistlerin, bu hareketin neresinde yer aldığına bağlı olacaktır.

Ufuk Çizgisi dergisinin 39 ve 47. sayıları arasında yazı dizisi olarak yayınlanmıştır. 2006