İnsanlığın önündeki seçenek -Alan Woods

11-14 Ekim arası Roma’da toplanan Dördüncü Aydınlar ve Sanatçılar Toplantısında Alan Woods’un sunduğu bildiri

21. yüzyılın ilk on yılında insanlık bir dönüm noktasında duruyor. Bir yanda, bütün tarih boyunca bizi canımızdan bezdiren dertlere modern bilim ve teknoloji çözümler buldu. Artık hastalıkların kökünü kurutabiliyor, kara cahilliği ve evsizliği yok edebiliyor ve çölleri yeşertebiliyoruz.

Ama öteki yanda, gerçekler bu hayallere uymuyor. Bilimin ortaya çıkardığı buluşlar gittikçe korkunçlaşan kitle imha silahları yapmak için kullanılıyor. Her yanda yoksulluk, açlık, cahillik ve hastalık kol geziyor. İnsanlar sonsuz acı içinde. Korkunç servetler sefaletle yan yana gelişiyor.

Aya adam göndermeyi başardık ama her yıl sekiz milyon insan, yaşam için paraları olmadığı için ölüyor. Yüz milyon çocuk, bir çatı altında olmanın ne olduğunu bilmeden sokakta doğuyor, büyüyor ve ölüyor.

Dünyadaki bu durumun en çarpıcı yanı kargaşa ve karışıklığın her tarafı sarmış olması. Her alanda -ekonomik, sosyal, politik, diplomatik ve askeri- istikrarsızlık var. Her yer savaş, yahut savaş tehlikesi altında: Afganistan’ın işgalini, çok daha kanlı ve kötü Irak’ın istilası takip etti. Sonra, daha yakınlarda İsrail-Lübnan savaşı ve İsrail’in Gazze’yi zaptetmesi, Darfur, Somali ve Uganda’daki çatışmalar var. Son birkaç yılda Kongo’da 4,000,000 insan katledildi ve Birleşmiş Milletler ve sözde uluslararası topluluk küçük parmağını bile oynatmadı.

İnsanların çoğu yapılan bu vahşetleri reddediyor. Dünya aniden çılgınlaşmışa benziyor. Ama öyle bir tepki duymak yararsızdır ve yaratıcılığa karşıdır. Bir Marksist olarak, tarihin anlamsız olduğunu veya insanlığın karşılaştığı bugünkü durumun çılgınlığın bir ifadesi yahut adam ve kadınların içten gelen, doğal kötülüğü olduğunu kabul etmiyorum. Büyük filozof Spinoza bir zamanlar, “ne gül, ne de ağla ama anla”, dedi. İyi öğüt, çünkü eğer içinde yaşadığımız dünyayı anlayamazsak, onu hiç bir zaman değiştiremeyiz.

Sistemde küresel kriz

Birçok kişi toplumun sabit olduğuna, “insan doğası” diye adlandırdığımızla birlikte, ahlaki, dini ve ideolojik değerlerinin değişken olmadığına inanıyor. Ama az bir tarih bilgisi bile bunun yanlış olduğunu gösterir. Tarih boyunca değişik sosyoekonomik sistemler yükselmiş ve sonra yok olmuştur. İnsanlar gibi toplumlar da doğar, gelişir, limitine erişir, gerilemeye başlar ve ortaya çıkan yeni bir sistem tarafından yok edilir.

Son tahlilde, herhangi bir sosyoekonomik sistemin yaşama yeteneği onun üretim gücünü geliştirebilmesine bağlıdır. Her şey buna dayanır. Bu, Marksizm’i eleştirenlerin sık sık iddia ettiği gibi, “Marx her şeyi ekonomiye indirdi”, demek değildir. Birçok değişik faktör -din, politika, felsefe, ahlak anlayışı, sınıf psikolojisi ve liderlerin kişisel yetenekleri bu karmaşık denklemin içindedir. Ama bunlar gökten yere inmez ve dikkatli bir inceleme bunları yönlendiren ve belirleyen şeylerin -her ne kadar çelişkili ve diyalektik bir yolla da olsa- gerçek tarihsel ortam ve insanların isteğinin dışında olan eğilimler ve süreçler olduğunu gösterir.

Üretim araçlarını geliştiren, kültürünün ve uygarlığının ufuklarını genişleten, yükselen bir toplumun bakış açısı, olduğu yerde duran veya gerileyen bir toplumun psikolojisinden çok farklıdır. Her şeyi genel tarihsel bağlam belirler. Geçerli olan törel havayı, kadınların ve erkeklerin var olan politik ve dini kuruluşlara karşı tutumlarını etkiler. Hatta, politik liderlerin kişisel niteliklerini bile etkiler. Bu noktayı açıklamak için Abraham Lincoln ile George W. Bush’u karşılaştırmak yeterli.

Kapitalizm, ilk safhasında büyük işler başarabildi. Üretim gücünü daha önceden görülmemiş derecede geliştirebildi ve bu şekilde uygarlığın sınırlarını genişletti. Bu nedenle, adaletsizlik ve sömürü, bu sistemin her zamanki özellikleri olmasına rağmen, insanlar toplumun ilerlediğini sandılar. Bu inanç, insanlarda liberalizmin en büyük özelliği olan, bugünün dünden iyi ve yarının bugünden iyi olacağına dair sarsılmaz iyimserliğini yarattı.

Bu inanç artık geçerliliğini yitirdi. 21. yüzyılın ilk on yılında korku ve güvensizlik duygusu dünyanın her köşesini sarmış durumda. Eski iyimserlik ve “gelişme”ye gözü kapalı inanç şimdi yerini derin bir hoşnutsuzluk ve gelecek için karamsarlık duygusuna bıraktı. Bu artık kapitalizmin hiç bir yerde ilerici bir rol oynayamayacağının psikolojik bir yansıması.

19. yüzyılda burjuvazinin temel ideolojisi olan Liberalizm, teorik olarak, ilerleme ve demokrasi anlamına geliyordu. Ama bugünkü yeni liberalizm, gelecek nesillere karşı kaygısız, dünyadaki bütün çirkinlikleri (yağmacı sömürü, gezegenin mahvı, çevrenin yıkımı) gizleyen bir maskedir. ABD’nin ve bütün dünyanın gerçek yöneticileri olan büyük şirketlerin yönetim kurullarının tek kaygısı yağmayla kendi kasalarını doldurmaktır. Varlıkları soyma, yolsuzluk, kamu varlıklarına özelleştirme ile el koyma, asalaklık- bunma devrine giren burjuvazinin en belirgin özellikleri bunlardır.

“Başka Yolla Politika”

Savaşa duygusal bir anlayışla yaklaşmanın bir anlamı yok. Clausewitz çok uzun zaman önce savaş politikanın başka bir yolla devamıdır dedi. Bugün dünyanın tek süper gücü ABD silah için yılda yaklaşık 500 milyar dolar harcıyor. Bu bütün dünyanın askeri harcamalarının %40’ı. Buna karşılık Fransa, İngiltere ve Almanya’nın her, birinin payı %5 ve Rusya’nın harcamaları, şaşılacak ama, sadece %6.

Korkunç gücünün bilincinde olan ABD artık “normal” diplomasi yerine utanmadan zorbalık ediyor. Verdiği mesaj gayet açık: “dediğimizi yap yoksa bombalarız ve işgal ederiz”. Son konuşmalarından birinde Pakistan’ın Başkanı Pervez Müşerref, 11 Eylül 2001’in terör saldırısından sonra ABD’nin, eğer teröre ve Taliban’a karşı savaşta iş birliği yapmayı önermezlerse, ülkesini bombalanarak “taş devri”ne geri döndürmekle tehdit ettiğini açıkladı.

Bu kanlı kargaşa emperyalizmin bütün dünyada karşılaştığı çözümsüz tezatların bir yansıması ve göstergesi.Tarihsel potansiyelinin sonuna gelmiş, çıkmaza saplanmış bir sosyoekonomik sistemin çırpınmaları. Tarihte benzer durumlar var; Roma İmparatorluğu’nun yavaş yavaş çöküşü veya feodalizmin batması gibi.

Uzlaşmaz çelişkilerle dört yanı sarılmış bunamış kapitalizm en uygun akran olarak dünyanın şimdiye kadar gördüğü en acımasız emperyalizmi buldu. ABD emperyalizmi kitle imha silahları olduğunu bahane ederek Irak’ı işgal etti. Saddam Hüseyin’in kendi vatandaşlarını öldüren, işkenceden geçiren acımasız bir diktatör olduğunu iddia etti. Ama BM şimdi işgal altındaki Irak’ta kitle cinayetleri ve işkencenin salgın halinde olduğunu kabul ediyor. Son zamanlarda yapılan bir ankete göre ıraklıların %70’i şimdi yaşamın Saddam zamanından daha kötü olduğunu düşünüyor.

Irak’ı mahvetmek yetmezmiş gibi, şimdi ABD Suriye ve İran’ı tehdit ediyor. Orta Asya’yı istikrarsızlaştırdı. Hiç durmadan Venezüella’nın demokratik seçimle gelmiş hükümetini ve başkanı Chavez’i devirmeye çalışıyor. Küba’yı yeniden sömürgeleştirmek için komplolar tezgahlıyor ve terör hareketleri düzenliyor.

“Terör’e karşı savaş” şimdiye kadar görülmemiş ölçüde terörizmi arttırdı. ABD’li emperyalistler adım attıkları her yerde korkunç yıkım ve acıya neden oluyor. Afganistan ve Irak’tan ürkünç ölüm ve yıkım manzaraları Romalı tar
ihçi Tacitus’un şu lafını akla getiriyor: “Bir çöl yarattıktan sonra, adına barış diyorlar.” Ama ABD emperyalizmin gücüyle karşılaştırılınca, Roma İmparatorluğunun gücü çocuk oyunuydu.

Yeni Uyanış

Temel sorun sistemin kendisi. Marks hatalıydı ve artık ekonomik krizler geçmişte kaldı diyen ekonomi bilginleri (“yeni ekonomik paradigma” -the new economis paradigm) kendileri hatalı çıktı. Şu andaki rahatlık Marks’ın çok önceden tarif ettiği ekonomik dönüşün özelliklerine tıpa tıp uyuyor. Sermaye birikiminin yoğunlaşma süreci artık sarsıcı boyutlara ulaştı. Gittikçe artan tekelleşme ve şirketlerin devredilmesi var. Bu durum eskiden olduğu gibi üretim gücünün gelişmesine yol açmıyor. Aksine, fabrikalar kibrit kutusundan yapılmış gibi kapatılıyor, binlerce kişi işini kaybediyor.

John Kenneth Galbraith parasalcılığın ekonomik teorilerini – neo-liberalizmin kutsal kitabı- şu şekilde özetledi: “yoksulların fazla parası var, ve varsılların yeterli parası yok.” Rekor kar rekor eşitsizlikle beraber yürüyor. The Economist’in yazdığı gibi, “son 25 yılın değişmez eğilimi gelirlerinin en tepede toplanması oldu”. Küçük bir azınlık korkunç derecede zenginleşirken, emekçilerin ulusal gelirden aldıkları pay gittikçe azalıyor en yoksul kesim daha da dibe itiliyor. Katrina Kasırgası ABD’de üçüncü dünya şartlarında yaşayan, her şeyden yoksun alt tabakanın varlığını gözler önüne serdi.

ABD’de emekçiler on yıl öncesine göre %30 daha fazla üretiyor. Ama ücretleri pek değişmedi. Sosyal doku gittikçe zorlanıyor. Dünyanın en varlıklı ülkesinde bile gerilim gittikçe yükseliyor. Bu da sınıf çatışmasında patlamalara zemin hazırlıyor. Bu durum sadece ABD’de değil. Bütün dünyada ekonomik canlılık aşırı işsizlikle beraber oluşuyor. Reformlar ve verilen ödünler geri alınıyor. The Economist’in yakınlarda açıkladığına göre İtalya dünya pazarlarında rekabet edebilmek için, 500,000 emekçiye yol vermek (işten çıkarmak), kalanların da ücretini %30 düşürmek zorunda.

Kapitalizm dünya ticaretini arttırarak (küreselleşme) bu çelişkilerin bir süre için üstesinden gelmeyi başardı. Tarihte ilk kez bütün dünya, bir tek dünya pazarının içine çekildi. Kapitalistler Çin ve diğer ülkelerde pazar ve yatırım olanakları buldular. Ama bu artık sınıra dayanmış durumda. ABD’li ve Avrupalı kapitalistler, ucuz Çin malları kapılarına yığılmaya başlayınca, artık küreselleşme ve serbest ticarete pek istekli değil. ABD senatosunda korumacı sesler yükselmeğe ve gittikçe daha ısrarlı olmaya başladı. Dünya Ticaret Örgütü’nün Doha toplantısına ara verildi ve çelişkiler o kadar büyük ki, hiçbir anlaşma olanağı da yok.

Bugünkü istikrarsız ekonomik canlılık hızını kaybetmeğe başladı bile. ABD’deki tüketim canlılığı nispeten düşük faiz oranlarına, geniş kredi ve borç olanağına dayanıyor. Bu faktörler tersine dönecek. Dünya çapında büyük bir kriz gelmek üzere. Küreselleşme, kapitalizmin küresel krizi olarak ortaya çıkıyor.

Başka bir dünya olanaklı -Sosyalizm

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra eski düzen yandaşları bayram etti. Sosyalizmin, ve hatta tarihin sona erdiğinden söz ettiler. Serbest pazarın getireceği mucizeler sayesinde bize yeni bir barış, refah ve demokrasi çağı vaat ettiler. Şimdi, yalnız 15 yıl sonra, bu düşler tüten bir taş yığınına dönmüş durumda. Bu hayallerden ayakta duran bir tane bile yok.

Bütün bunların anlamı nedir? Yaşamaya hakkı olmayan, ama ölmeyi reddeden bir sosyal sistemin ölüm sancılarına tanık oluyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil. Tarih bize hiçbir egemen sınıfın gücünü ve ayrıcalığını savaşmadan bırakmadığını gösteriyor. Bizim yaşadığımız devrin ana özelliği olan bütün savaşların, terörün, şiddetin ve ölümün gerçek açıklaması bu.

Ama biz aynı zamanda yeni bir toplumun -yeni ve adil, kadın ve erkeklerin yaşamasına uygun bir toplumun- doğum sancılarına da tanık oluyoruz. Bu kanlı olaylardan, ülkeden ülkeye yayılan yeni bir güç, emekçilerin, köylülerin, gençlerin devrimci gücü doğuyor. Başkan Chavez BM’de konuşmasında, “Dünya uyanıyor. Halklar ayağa kalkıyor”, dedi.

Bu söz derin bir gerçeği ifade ediyor. Milyonlarca insan tepki göstermeye başlıyor. Irak savaşına karşı milyonlarca insan sokaklara çıktı. Bu uyanışın bir göstergesiydi. Ama hareketin toplumu değiştirmeye yönelik tutarlı bir programı yoktu. En zayıf tarafı buydu.

George Bush elindeki güçten sarhoş olmuş ve bu güçün sonsuz olduğunu sanıyor. Ne yazık ki bazı solcular da aynı inançta. Ama yanlış düşünüyorlar. ABD’nin gücünün kesin sınırları var. Yarım yüzyıl önce Küba Devrimi ABD emperyalizmine karşı çıktı. Küba Devrimi’ni yıkma girişimlerinin hepsi başarısız oldu; ama Küba dışlandı, tecrit edildi ve ABD’nin baskısı altında kaldı. Bu baskılar Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra çok daha arttı.

Ama durum şimdi değişiyor. Devrim dalgası Latin Amerika’da yayılıyor. Venezüella Devrimi bir depremdi ve ardından gelen sallantılar bütün kıtaya yayıldı: önce Bolivya, ve şimdi patlama tam ABD hududunda. Artık devrim olamaz diyenlere Meksika’da kitlelerin görkemli hareketi en son yanıt. Eğer dünya yaklaşan felaketten kurtarılacaksa, devrim sadece olanaklı değil, aynı zamanda zorunlu.

Alaycılar ve şüphecilerin zamanı doldu. Onları bir kenara itip mücadelemizi devam ettirme zamanı geldi. Genç nesil bağımsızlığını kazanmak için savaşmaya istekli. Zafere erişmek için kendilerine yol gösterecek, esinleyecek bir bayrak ve bir program arıyor. Bu da ancak bütün dünyanın sosyalizm için mücadelede birleşmesiyle olur. İnsanlık önündeki seçenek, ya sosyalizm ya da barbarlıktır.

Londra
24 Eylül 2006

Çeviri: Emine Kunter