Ecevit’in Ardından – Rahmi YILDIRIM

Centilmenlik sınırlarını zorlamadan söylemek gerekirse, Bülent Ecevit’in aylardır beklenen ve nihayet kesinleşen fiziki ölümü, nasıl bir ikiyüzlülük çukurunda debelendiğimizin resmi oldu.

Ne yazık ki, resmi söylem ne olursa olsun, Türkiye’nin azgelişmiş ülke standartlarını aşabileceği umudu hâlâ çok zayıf. Türkiye, başka pek çok örneklerin yanı sıra, “Ölen insanın ardından iyi konuşmak” denilen bir ikiyüzlülük geleneğiyle malûl.

Sade bir insan öldüğünde hoşgörü duygusuyla dolmak, öleni sadece iyilikle anmak, elbette insani bir davranış. Zararı varsa da, ölenin yakınlarıyla sınırlı. Ama, ülkenin kaderinde kırk yıldır birinci derecede rol oynamış bir siyaset adamı öldüğünde, gelenek icabı, “Ölenin ardından kötü konuşulmaz” tutumu kendini aldatmaktan başka bir şey değil. Zararı tüm ülkeye. Sadece topyekûn bir kendini aldatma değil, ülkeyi azgelişmişlik cenderesinde bunaltan yanlışlara bilinçli-bilinçsiz tutsaklığın da yinelenmesi aynı zamanda.

Bülent Ecevit, siyaseten yıllar önce ölmüştü; fiziken de ölümü bekleniyordu. Fiziki ölümün çok yakın olduğunu kendisi de kabul etmişti.

Bir gazeteci, Başbakanlığının son günlerinde, “Anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?” diye sormuştu. Ecevit, “Ona vakit kalır mı, bilemiyorum” diye yanıt vermişti.

Gazeteci bu yanıtı, baş yöneticisi olduğu medya grubunun amiral gazetesinin manşetinde, “BAŞBAKAN’I AĞLATAN SORU” başlığıyla aktarmıştı. (Tuncay Özkan, Akşam, 10 Ekim 2002)

Nitekim, anılarını yazmaya Ecevit’in ne gücü kalmıştı ne de ömrü yetti.

O tarihlerde Ecevit, kendisi hakkında belgesel hazırlayan Can Dündar’ı da, “Belgeselimi çekti, ama yayımlamak için herhalde ölmemi bekliyor” diye suçlamıştı. Can Dündar da, “Ecevit başbakan olsa böyle bir yapımı destekleyecek pek çok sponsor bulunabilecekken, devrik bir liderin belgeseline katkı sunacak gönüllü çıkmadı…” diye kendini savunmuştu.

Akrep zehiri ya da timsah gözyaşları
Bülent Ecevit o tarihlerde siyaseten ölmüştü, daha ileri bir deyişle öldürülmüştü. Cinayetin faili en başta kendisiydi, yanı sıra Ecevit’in yapay sosyal-siyasi kimliğini son hücresine kadar sömüren sermaye sınıfı ve onun medyasıydı. Kurgusal Ecevit’in dirisini sömüren sınıf, “Ölenin ardından kötü konuşulmaz” söylemiyle şimdi ölüsünü de sömürüyor.

Ecevit’in fiziken de öldüğü nihayet resmen açıklandıktan sonra söylenenler, yazılanlar, tam da Ecevit’in dirisini sömüren sınıfın ölüsünü de sömürme eylemindeki sakilliğe işaret ediyor.

Usta siyasetçi, ilkeli ve tutarlı devlet adamı, Atatürkçü, dürüst, lekesiz, şaibesiz, fevkalade centilmen, insani değerleri üst düzeyde demokrat, şair, aydın, entelektüel, milliyetçi, ulusalcı, inançlara saygılı laik, işçi dostu, halkçı, solcu, savaşın şahini, barışın güvercini, vs…

Henüz sağken Ecevit’i siyaseten gömdüklerinde, yaşını, şahsi temizliğini, beslenmesini, eşine sadakatini bile dillerine dolayan timsahlar, şimdi, samimiyetten yoksun sahte bir matem havası içindeler. Kenan Evren bile, “Benim dönemimde tutuklanmasına çok üzülmüştüm, babayiğit adamdı” diyerek, bu ikiyüzlülük yarışında kendisine yer bulabildi.

Ecevit?
Doğrusu, Bülent Ecevit, ardından sıralanan bu sıfatların hiçbirisini hak etmemişti; ölümünün ardından sergilenen ikiyüzlülüğü ise fazlasıyla hak etmişti.

Solcu biliniyor. 1970’li yıllarda “İkinci Adam” İsmet İnönü’yü parti başkanlığından devirecek güce eriştiğinde, Anayasa’nın demokratik sosyalizme açık olduğunu söyleyip, “Toprak işleyenin su kullananın” deyince, solcu bilindi. Solculuğu garantiledikten sonra partisine solda sınır çizdi, kendisi ve eşi dışındaki herkesi sahte solcu saydı. Ecevit’in solculuğu aslında o yıllarda kitleselleşen sola duvar örmekten ibaretti.

İşçi dostu biliniyor. Böyle bilinmekte bir parça haklı. Türkiye’de grev hakkını meşrulaştıran yasada imzası var. Ne ki, “işçi dostu” Ecevit, ömrünün son demindeki son iktidarında, 12 Eylül’ün kuşa çevirdiği işçi haklarını iade etmek için kılını bile kıpırdatmadı; işçilerin grevlerini milli güvenlik gerekçesiyle erteleyen kararlara imza attı.

Demokrat biliniyor; ama, aslında hep militarizmle kol kolaydı; sadece kendisini ve eşini demokrat saydı, kendi partisinde bile örgüt içi demokrasiye izin vermedi.

Halkçı biliniyor; ama, halk, en ağır yoksulluğu Ecevit iktidarlarında yaşadı. Halka yaşattığı yoksullaşma, halkın gözünde solculuğun sonunu getirdi. Hasan Bülent Kahraman’ın deyişiyle Bülent Ecevit, siyasetin kayan yıldızı değil, “sola düşen meteor” oldu.

Savaşın şahini barışın güvercini biliniyor; ama, Kıbrıs’ta barışmayı değil, harekâtı içerde oya dönüştürmeyi tercih etti. Barışmayı bilmediği için bugün Türkiye uluslar arası diplomaside hâlâ Kıbrıs’a tutsak ve “Kıbrıs Fatihi” unvanı acı bir ironiden ibaret.

Milliyetçi ve ulusalcı biliniyor; ama, Ecevit, 80’den önce ya da sonra, ne zaman Başbakan olduysa ekonomiyi IMF’ye teslim etti. ABD’nin Afganistan işgaline, kendisine sunulan dosyayı okumadan destek verdi; siyasi ömrü yetse Irak işgaline de destek verecekti.

Laik biliniyor; ama, ilk Başbakanlığında İslamcı hareketin partisiyle hükümet kurdu, sonraları “inançlara saygılı laiklik” söylemini ortaya attı, tarikatlarla kol kola girdi. Ömrünün son deminde de “Din elden gidiyor” diye tutturdu.

İnsani duyarlılığı en üst düzeyde örnek politikacı biliniyor; ama, yüzlerce solcu mahkumun öldürüldüğü, açlık grevlerinde can verdiği cezaevi operasyonlarında Ecevit’in imzası vardı.

Dürüst, şaibesiz deniliyor; ama, Türkiye tarihinin akılda kalan en ağır yolsuzluk skandalları Ecevit’in iktidar dönemlerinde patladı. Ecevit’in nice bakanı Yüce Divan’a yargılandı.

Derin devletin şifre çözücüsü biliniyor; ama, kaç kere Başbakan olduysa hepsinde derin devletle kol kola girdi, kendisini hedef alan suikast girişimlerini bile aydınlatmadı; nihayet, Susurluk soruşturmasında, şimdilerde “düz ovada keklik avcısı” Mehmet Ağar’ın en militan savunucu oldu.

Usta siyasetçi deniliyor; ama, bütün siyasi hayatı beceriksizlik ve başarısızlıktan ibaret.

Nihayet, gazeteci biliniyor; ama, medya sermayesinin yağma ve münipülasyon gücünü sınırsızlaştıran yasalar Ecevit’in son iktidarında çıktı. Ecevit, bu yasaları çıkarmak için canını tehlikeye attı, bir daha iflah olmadı. Medya sermayesi, bu yasalar çıktıktan sonra artık ihtiyaç duymadığı Ecevit’i saniyesinde sattı, bir saray darbesiyle iktidardan etti. Gazeteci kökenli Başbakan Ecevit, meslektaşlarınca o tarihte öldürüldü.

Sözün özü, Ecevit, ölümünden sonra kendisine yakıştırılan sıfatların hiçbirini hak etmemişti.

Ecevit’in bu yakıştırmalara hiç değilse heves edip etmediği de en fazla fıkradaki gibiydi.

Heves ederdi
Madam Surpik, kocasının cenaze töreninde başlamış ağıt yakmaya:

– Ah Agop ah! Sen ne güzel kimya bilirdin, fizikte üstüne yoktu, İngilizcenle herkesi geçerdin, Taksim’de oynarken topa öyle bir vururdun ki, kaleciyi topla kaleye sokardın…

Agop’un yakın arkadaşı Kirkor bu ağıtlara dayanamamış:

– Zooo Surpik, Agop ne kimyadan anlardı, ne fizikten. İngilizceden hiç çakmazdı, futbol topunu sokakta bulsa bomba diye karakola götürürdü… Nereden çıkarıyorsun şimdi bunları?

Madam Surpik, fena bakışlarla Kirkor’u paylam��ş:

– Doğru doğru, bunlardan anlamazdı; ama, h
iç değilse heves ederdi!

Devlet adamı
Fıkradaki Agop hiç değilse heves etmiş; ama, Bülent Ecevit, ölümünden sonra kendisine yakıştırılan sıfatlara sağlığında hiç heves etmiş miydi, hayli kuşkulu.

Naçizane söylemek gerekirse, Ecevit’in siyasi hayatı kocaman bir aldanmadan ibaret.

Ecevit mi aldattı, halk mı aldandı, Ecevit kendisini mi aldattı?

Bu soruların yanıtları elbette tartışılır.

Tartışılmayacak bir şey varsa;

Ecevit yalnızca kendisini öldürmedi, en az dört kuşağın hayallerini ve umutlarını da öldürdü.

Ecevit, dört kuşağın umutlarını öldürse de artık, “devlet adamı!”, devlet mezarlığında yeri var. Çünkü, burası ‘küçük Amerika’. ‘Büyük Amerika’nın müteveffa başkanlarından Truman’ın söylediği gibi, “Ölmüş politikacıya devlet adamı deniliyor.”

Truman öyle dese de, Ecevit sağlığında da halk adamı değil, devlet adamıydı.

Devlete hayırlı uğurlu olsun!!!

Burası Türkiye!