ABD Dış Politikasında Yeni Dönem (mi?) – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet(

ABD’de Senato ve Meclis seçimlerini Demokratların, “savaş karşıtı” bir tepkiye yaslanarak kazanmaları, savunma Bakanı Rumsfeld ‘in istifa etmek zorunda kalması, yerine, Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin “realist” eğilimli “yaşlı-bilge” dış politika uzmanlarından oluşan Irak Çalışma Grubu’nun (IÇG) bir üyesinin atanması, ABD dış politikasında köklü bir değişikliğin gündemde olduğunu düşündürüyor.

Ben, ABD kamu diplomasisi açısından böyle bir havanın yayılmaya çalışılmasını anlamakla birlikte, en az üç nedenden dolayı, köklü bir değişiklik olasılığının çok zayıf olduğunu düşünüyorum.

I- Seçmenin tercihleri

Demokratların savaşa ilişkin eleştirilerine baktığımızda, bir iki istisna dışında, genelde savaşın kendisine değil yürütülüş biçimine yönelik olduklarını görüyoruz: Yeterince asker gönderilmedi, müttefiklerin desteği alınmadı, İran’la ilişki kurulmadı vb… Ek olarak Demokrat Parti seçkinleri, Irak’tan yenilmiş olarak çekilmenin seçenek olmadığını düşünüyorlar. Seçimlerde seçmenin karşısına bu temalarla çıktılar, savaş karşıtı tepki de bu çerçeve içinde kalarak şekillendi. İkincisi, gerek oyların gerekse de iki mecliste iskemlelerin dağılımına bakınca, Demokratların zaferinin çok ufak bir oy yüzdesine dayandığını görüyoruz. Ama daha da ilginci, Demokratların bu ufak oy yüzdesini elde ediş biçimleri. Seçimlerde Cumhuriyetçiler, merkezi terk ederek daha da sağa kaydılar, salt kendi tabanları üzerinde yoğunlaştılar ( Karl Rove stratejisi); Demokratlar ise, tabanlarını, birçok konuda (pozitif ayrımcılığa, kürtaja, eşcinsel evliliklere, özel mülkiyeti sınırlayacak federal yasalara karşı, silah lobisinden yana) sağa doğru, Cumhuriyetçilerden devşirdikleri adaylarla genişlettiler. Kısacası, bu seçimler, seçmenin aslında sağa kaymaya, muhafazakârlaşmaya devam ettiğini gösteriyor. Karşımızdaki, gerçek bir “savaş karşıtı” politikaya destek verecek, Irak’ta bir yenilgiyi hazmedebilecek, Irak halkının sorunlarına sempati duyacak bir seçmen değil.

II- Dış politikada sorun daha derinlerde

Irak’ta kuma saplanan dış politika, Bush yönetimini ele geçiren birkaç yeni-muhafazakâr fanatiğin, RumsfeldCheney ikilisinin icadı değil. Kökleri 1980’de açıklanan Carter Doktrini’ne, ABD hegemonyasının yapısal sorunlarına, askeri-sınai-kompleksin soğuk savaş sonrasında ortaya çıkan ekonomik krizine kadar gidiyor. Demokrat Parti’den Başkan Carter ‘ın, Carter Doktrini olarak anılan kararı, Ortadoğu’yu hedef alıyor, ABD’nin, petrol kaynaklarına ve yollarına yönelik herhangi bir tehdit karşısında savaşa girebileceğini açıklıyordu. Böylece Vietnam yenilgisinden sonra ilk kez ABD yeni bir sıcak savaşı olasılıklar arasına alıyordu Soğuk savaşın ardından, Carter Doktrini’ne dayanarak, I. Körfez Savaşı vesilesiyle, Suudi Arabistan’da 5000 asker kapasiteli bir üs kurarak, Ortadoğu’ya geri dönen ABD’de, dış politika seçkinleri, tek kutuplu bir dünya oluşturmaya yöneldiklerinde, ülkelerinin ekonomik, kültürel ve diplomatik etkilerinin (liderlik kapasitesinin) diğer gelişmiş ülkeleri ikna etmeye olanak vermediğini gördüler. Bu ortamda kimi dış politika uzmanları, silah ve petrol lobilerinin de etkisiyle, yeni bir hegemonyacı rakibin yükselebileceği, bunu engellemek için de dış politikayı ABD’nin rakipsiz askeri üstünlüğüne dayandırmak, bu gücü sürekli büyütmek gerektiği sonucuna ulaştılar. Yeni-muhafazakârlar tarafından temsil edilecek olan bu yönelim, bir hegemonya stratejisinden imparatorluk stratejisine geçiş anlamına geliyordu.

Askeri-sınai-komplekse gelince, soğuk savaşın bitmesiyle hemen her yerde savunma harcamaları gerilemeye, bu sektördeki şirketlerin hisse senetleri düşmeye başladı. I. Körfez Savaşı bir toparlanma olanağı yarattıysa da I. Clinton döneminde dikkatler küreselleşme üzerine kaymış, savunma yine ikinci plana itilmişti. Halbuki, daha sonra, “terorizme karşı savaş” kapsamında savunma harcamaları 500 milyar dolara, savaşın, dolaylı etkileriyle birlikte faturası 2 trilyon dolara ulaşacak, böylece bu harcamalarla beslenen askeri sınai kompleks daha da güçlenecekti. 1995’te meclislerin Cumhuriyetçilerin eline geçmesinden sonra, Clinton’ın II. döneminde, Balkan savaşlarıyla, Irak’ın sürekli bombalanmasıyla, Afganistan’a, Sudan’a atılan roketlerle, ABD halkı savaş düşüncesine yeniden alışmaya, Vietnam yenilgisinin psikolojik etkilerinden kurtulmaya başladı. Bu dönemde, yönetiminin giderek ABD üstünlüğünü vurgulayan “vazgeçilmez ulus”, “herkesten daha dik duran ulus”, “kullanmadıktan sonra bu kadar büyük ordu beslemenin anlamı ne?” ifadeleri, daha sonra Irak savaşını yönetecek olan Cent-Com’un kurulması, özellikle 1997 Asya krizinden sonra imparatorluk projesi üzerinde bir mutabakatın oluştuğunu gösteriyordu. Özetle, bu gün Irak’ta kuma saplanan projenin kökleri çok daha eskilere dayanıyor. Diğer bir deyişle, ABD yönetici seçkinleri içinde stratejik bir görüş ayrılığı yok. Yukarda değindiğim gibi, Demokrat Parti liderliğinin eleştirileri savaşın kendisine değil, yürütülüş tarzına yönelik. ABD, Irak’a bu ortak stratejik yönelim yüzünden geldi. Irak Çalışma Grubu’nun önündeki seçenekleri de bu yönelimin paradigması sınırlıyor.

III- Suriye, İran, İsrail ve de Kürtler

IÇG’nin, ABD’nin Irak’ta kalabilmesine olanak sağlayacak ortamı yaratabilmek için Suriye ve İran’la diyalog kurmaya, işbirliği yollarını aramaya çalışacağı anlaşılıyor. “Bu işbirliğine karşılık, ABD bu iki ülkeye ne önerecek?” sorusuna cevap bulmak çok zor. İran’ın nükleer enerji programına karşı daha esnek bir yaklaşım, Suriye’nin üzerindeki baskıların ( Hariri soruşturması, Lübnan’daki etkinliğinin kırılması) hafifletilmesi, İsrail-Filistin barış sürecinin canlandırılması gündeme gelebilir. Ancak, ABD’nin Irak’ın komşularıyla, İran’la ve Araplarla ilişkilerinde daha yapıcı bir yaklaşımı benimseye yönelmesi, hem İsrail’in hem de Kürtlerin çıkarlarıyla çelişmeyecek mi? “Komşular” bağımsız bir Kürt devletinin oluşmasından kaygı duyuyorlar. İsrail, İran’ın daha fazla güçlenmesine, hele nükleer programını daha fazla ilerletmesine şiddetle karşı; bunu bir varoluş sorunu olarak görüyor. Ayrıca İsrail ve Filistin’de hâkim siyasi ortam ve toplumsal ruh hali yeni bir barış sürecine uygun değil. Demokratların, Cumhuriyetçilerden daha fazla İsrail lobisinin etkisinde olduğunu, Yahudi oylarının ağırlığını, ABD’nin konuşlanmak için Kürt bölgelerine gereksinimini göz önüne aldığımızda, IÇG’nin İran ve Suriye yaklaşımlarının önünde çok büyük engellerin olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak, Irak’ta stratejik yön değişikliği olasılığı yok. Diğer taraftan, IÇG’nin, ABD halkını tatmin edebilecek, ABD’nin Irak’ta daha uygun koşullarda kalmasına olanak verecek bir taktik üretmesi de zor. Kısacası ben, ABD’nin eninde sonunda Irak’ta yenilgiyi kabul etmekten kaçınamayacağını düşünüyorum. Ama bu, ABD’nin hegemonya iddialarından vazgeçmesi anlamına geliyor. Bu koşullarda doların uluslararası konumunu korumak, ülke içinde siyasi ve kültürel bir travmayı engellemek neredeyse olanaksız. Askeri-sınai-komplekse tatlı kârlar sağlayan, imparatorluk projesi patinaj yapmaya devam edecek, motoru yanana kadar…