Yeni gelenlerin yükselişi – Arslan Başer Kafaoğlu(Cumhuriyet)

Ekonomi kurallarını altüst eden gelişme

20. yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyıl başında ekonomilerin işleyişi ve kurumlarında ihtilal derecesinde değişiklik oldu. Batılı ekonomiler dünya ekonomisindeki yüksek paylarını yitirmekle kalmayıp dünya ekonomisini yönlendiren dizginleri de bırakmak zorunda kaldılar.

Türk kamuoyu olsun, iktisat yazarları olsun, politikacılar olsun bunu nedense ya anlamadılar ya da içlerine sindiremediler hâlâ… Bu önemli olguyu İngiltere’de yayımlanan The Economist dergisi özel bir yer ayırarak anlatmaktadır.

16 Eylül tarihli sayısında ele aldı. İşte bu özel incelemenin en önemli kısmının dilimize çevirisini okuyucularımıza özetle sunarak bu konudaki bilgi azlığını gidermek istiyorum.

ARSLAN BAŞER KAFAOĞLU

Geçen yıl gelişen ülkelerin toplam üretimleri önemli bir köşe taşına erişti; bütün dünyanın GSMH (gayri safi milli hasıla) toplamının (satın alma paritesi hesabıyla) yarıdan fazlası bu ülkelere ait. Bunun anlamı şudur: Zengin ülkeler bundan böyle dünya ekonomisine egemen olamayacak . Gelişen ülkeler gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin performanslarını da sanıldığından çok daha fazla etkilemekte. Dünya ekonomisinin büyüme direksiyonu artık onların elindedir. Gelişmiş ülkelerin enflasyon, faiz oranları, ücretleri ve kâr oranları üzerinde de büyük etkileri vardır. Bu yeni gelenler global ekonomiye daha iyi entegre oldukları gibi endüstri devriminden bu yana dünya ekonomisine en büyük ivmeyi de sağlamışlardır.

Gerçekten endüstri devriminin dünya nüfusunun en çok 3’te 1’ine bir ivme vermesine karşılık, bu yeni devrim bütün küreyi kucaklamaktadır. Bu nedenle ekonomik kazançlar -aynı zamanda uyum sancıları- endüstri devrimindekilerden çok daha büyük. Gelişen ülkeler ve eski Sovyet bloku, piyasa dostu ekonomik reformları bağrına bastıkça ve sınırlarını ticarete ve yatırıma açtıkça daha çok ülke endüstrileşip eskisiyle kıyaslanmayacak ölçüde global ekonomiye katılmışlardır. Bu inceleme, bu yeni gelenlerin gelişmiş dünyayı nasıl etkilediğini göstermektedir. Her zaman olduğu gibi global ekonomiye etkileri görüldükçe gelişmelerinin etrafındaki bilmece de ortaya çıkacaktır: Milli gelirde kârların rekor ölçüde yüksek oluşu, reel ücretlerde yavaş artışlar, düşük enflasyonun yanında yüksek petrol fiyatları, düşük faiz hadleri ve ABD’nin yüksek cari açığı.

Gelişmekte olan ülkeler dünya ekonomisinde büyük yer tutarlar. Dünyadaki dışsatımda yerleri 1970’lerde yüzde 20 iken bugün yüzde 43’tür. Dünyadaki enerjinin yarısını tüketirler, son 5 yıldaki tüketim artışının 5’te 4’ü onlara aittir. Dünya para rezervlerinin yüzde 70’ini de ellerinde tutarlar.

En hızlı büyüme

Bu kadar yüksek olan rakamlarda elbette saygıdeğer tek kullanım yolu vardır. Bunların kullanımı ile satınalma gücü eşdeğeriyle hesaplanınca (ki fakir ülkelerin daha düşük fiyatlarla değerlendirilmesi demektir) dünya GSMH’sinin yarısından fazlasının bu ülkelerce gerçekleştiği hesaplanıyor. Piyasa değişim değerleriyle bu oran yüzde 30’un altındadır. Ama piyasa değişim fiyatlarıyla hesaplansa da geçen yıl dünya gelişme oranının yarısı bu ülkelerce gerçekleştirilmiştir. Bu ülkeler sadece Çin ve Hindistan değildir.

Son 5 yılda bu ülkelerin yıllık büyümeleri yüzde 7’dir ve bu tarihte gerçekleştirilen en hızlı büyümedir. Zengin ülkelerde bu oran yüzde 2.3’te kalmıştır. IMF 5 yılda bu ülkelerin yıllık büyüme oranının yüzde 6.8 olacağını, gelişmiş ülkelerin ise yüzde 2.7’de kalacağını hesaplıyor. Bu oranlar sürerse 20 yıl sonra dünya GSMH’sinin 3’te 2’sinin gelişme yolundaki ülkelerin eline geçeceği hesaplanıyor.

Yaygınlaşan yüksek oranlı büyüme dünyada çok farklı iki büyüme hızı meydana getirmiştir. 2000’den bu yana dünyada GSMH yılda ortalama yüzde 3.2 oranında büyümüştür. Bu oranın bu kadar yükselmesi gelişen ülkelerin performansı sayesindedir. Bu oran, altın çağ denilen 1950-1973 arasındaki yüzde 2.9’luk rekoru geride bırakmıştır. Bu yıllardaki büyüme endüstri devrimindeki rekoru kırıyordu. Bu gelişmeyi de teknolojik değişikliklerle ticaret ve sermaye akımlarındaki patlama sağlamıştı. Ancak bugünkü standartlarla sermaye akımları adeta sıfır gibidir. 1870 ile 1913 arasında dünya GSMH’si yılda ancak yüzde 1.3 büyümüştür. Demek oluyor ki 21. yüzyılın ilk on yılında dünya, tarihin yazmadığı bir büyüme hızına gidiyor.

Önde koşanı yakalamak

Yaz aylarında meydana gelen olumsuzluklar, gelişen ekonomilerin zenginlere göre daha oynak olduğunu gösterdi. Yine de uzun erimde durumları çok iyi. Yeter ki serbest ve açık piyasalara, sağlam maliye ve para politikalarına ve daha iyi eğitime yönelmiş gidişleri sürsün. Çünkü, işe zengin ülkelere göre daha düşük işçi başına kapitalle girdiklerinden verimliliği hızla artırmak için Batı’nın makinelerini ve know-how’larını ithal etmek zorundalar. Önde koşanı yakalamak, önde kalmayı sürdürmekten daha kolaydır. 19. yüzyılda İngiltere ve ABD’nin endüstrileşme sürecinde adam başına reel geliri ikiye katlamaları 50 yıl almıştır. Bugün Çin bunu 9 yıla sığdırmıştır.

Son birkaç 10 yılda gelişen ülkeler zengin ülkelerden daha hızlı büyümekte. Peki bu açık farkı nasıl sağlıyorlar? Gelişen ekonomiler, ticaret ve sermaye hareketlerini ge��en on yıllarda çok hızlandırarak global üretim sistemine daha çok entegre olmuşlardır.

Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) ancak 2001’de girdi. Ama bunun meyvelerini diğer gelişen ülkelerden daha fazla topladı. Büyüklüğü ve dünyaya, ticarette, yatırımlarda alışılmadık ölçüde açılması sayesinde. Ülkenin dışalım ve dışsatım toplamının milli gelirine oranı yüzde 70’ti. Oysa bu oran Hindistan ve ABD’de yüzde 25-30 arasında. Gelecek yıl Çin, dünya dış ticaretinden yüzde 10 pay alacak, bu oran 2000’de yüzde 4 idi.

Bir yeni durum da internetin üretimin organizasyonunda sınırları aşan bir aşama yaratmasıdır. Enformasyon teknolojisi sayesinde eskiden değişim konusu olmayan hizmetler, örneğin muhasebe uzak ülkelerde yürütülebiliyor. Böylece gelişmiş ülkelerin bu hizmetleri daha ucuza başta Hindistan olmak üzere Uzakdoğu ülkelerinde yürütmesi mümkün oldu…

Herkes kazançlı olmayacak

Gelişen ülkelerin artan canlılığı sayesinde dünya ekonomisi büyüyor. Ama bu büyüme eski üretimin yerini alma yoluyla olmuyor. Yeni gelenler daha ucuz mallar sağlayarak zengin ülkelerin reel gelirlerini artırıyor. Ayrıca bu ülkelerin ortaya çıkardığı yeni pazarlar sayesinde Batı’nın dev sanayi kuruluşları ölçek ekonomisi sınırına ulaşarak ürün maliyetlerini düşürtüyorlar. Bu iki şekilde dünyanın toplam büyümesini de artırıyor.

Gelişen ülkelerdeki hızlı büyüme sayesinde gelişmiş ülkeler daha iyi duruma gelecekler. Ne var ki herkes kazançlı olmayacak. Çin ve diğer gelişen ülkelerin global ekonomiye entegre oluşları sonucu göreceli olarak fiyatları ve gelirlerin (emeğin, kapitalin, meta ve malların ve şirket aktiflerinin) durumunu da büyük ölçülerde değiştirdi. Ve son yılda gelirin yeniden dağılımını en yüksek ölçüde sağladı. Örneğin, Çin ve diğer gelişen ülkelerin ihraç ettikleri emek-yoğun malların fiyatları düşerken, ithal ettikleri malların ve özellikle ham petrolün fiyatları yükseldi.

Daha da önemlisi bu ülkelerin yükselişi ile emek ve kapitalin gelirlerinin birbirine oranı değişti. Bu ülkelerin dünya ekonomisine entegrasyonuyla emek a
rzı bollaşınca gelişmiş ülkelerin, işçilerin ücret pazarlığında elleri zayıfladı, bunun sonucu olarak da reel ücretlerin düşmesi yolunda baskılar arttı. Bu zengin ülkelerde reel ücretlerin milli gelirdeki payı en düşük düzeye inerken kârların payı arttı. Öyle görünüyor ki Batılı işçiler globalizasyonun meyvelerini gereğince toplayamadılar.

Eğer emekçiler için bu olumsuz durum sürerse emekçilerden tepki gelir ve düşük maliyet rekabete karşı korunma istekleri artabilir. Ancak bu yollara istihdam ve ücretleri korumak için ithal yasakları koyan ya da dışardan gelişleri engelleyen ülkeler düşüşlerini çabuklaştırmakla kalacaklardır. Batı ülkeleri bu kazançları azaltmak yerine globalleşmenin getirdiği kazançların yayılmasının yollarını aramalıdır.

İşçi gelirlerinin milli gelirlerdeki payının azalışı, kâr payının artışı ve bu konularda görülmemiş düzeylere varılması yanında klasik ekonomi öngörülerine uymayan ve insanları korkutan bazı gelişmeler var. ABD’nin cari dış açığı her yıl yeni rekorlar kırarak yükseliyor. Ama dolar değişim değerini koruyor. Global faiz oranları yüksek büyüme hızına ve yüksek kamu borçlanmalarına karşın, tarihteki düşük düzeylerinden birinde. 2002’den bu yana ham petrol fiyatları üçe katlandı ama büyüme zarar görmedi ve enflasyon yükselse de görece düşük sayılabilir. Konut fiyatlarıysa uçuşta.

Bulmacaların çözümü

Bu inceleme, bu bulmacaların çözümünün gelişen ülkelerin büyümelerinin artan sonuçlarında yattığını göstermektedir. Örneğin, artan hazine borçlarına karşın dolar sapasağlam duruyorsa bu gelişen ülkelerin döviz rezervlerini kat kat artırmasından… Bunun gibi, ham petrol fiyatının yüksekliği, üretiminin azalışından değil gelişen ülkelerden ham petrole duyulan istem artışından kaynaklanıyor. Sağlam talebe dayandığından da büyümeye eskisi gibi zarar vermiyor. Ham petrol fiyatlarındaki artış da gelişen ülkelerin artan ihracatı ve bu ihracatta her gün düşen fiyatlarla karşılanıyor. Yine aynı nedenle merkez bankaları eskisinden düşük faizlerle bile yüksek enflasyonu önleyebiliyor.

Bütün bunlar nedeniyle ekonomi politikasında radikal değişiklikler yapılması gerekiyor. Hükümetler bazı işçilerin globalizasyon ile yitirdiklerini karşılamak için vergileri ve kâr sistemini gemlemeli.

Cumhuriyet 02.10.2006