Siyasal İslam aşkına saçmalayanlar için iki şıklı bir sınav -Ali Ergin Demirhan

I. “Müslümanlar için seçmeli bir sınav” Roni Margulies (10 Ağustos 2006 / Birgün Forum)
II. “Düşmanımızın düşmanı” Anıt Baba (30 Haziran 2006 / Sosyalist Demokrasi)

Yukarıdaki yazıları nasıl yazabildiniz?

a- Kötü niyetten
b- Kara cahillikten

Cevap “a” da, “b” de, “her ikisi birden” de olabilir, zor yani. Hani sormak da kolay değil; “sosyalist” sıfatlı iki “siyasi ağabey”e hoş olmayan laflar söylüyoruz en nihayetinde. Ama bir sorun, “NİYE?”

İŞTE:

I. Roni Margulies, yazısında Siyasal İslam’ın savaş karşıtı muhalefette bir ittifak unsuru sayılmasına karşı çıkan eleştirilerden, “Müslümanların ne ölçüde gerçekten savaş karşıtı olduğunu sorgulayan soru” diye bahsediyor ve savunmasını da bu çarpıtma üzerine kuruyor. Margulies’in iddiasına göre Siyasal İslam ile ittifaka karşı çıkanlar “Müslümanların savaş karşıtlığı tutarlı mı?” diye soruyormuş. “Anlaşılan, savaş karşıtı eylemlere katılan Müslümanları sınavdan geçirmemiz gerek!” miş. “Nüfusun %99,9’u Müslüman olduğuna göre herkesi mi” sınayacakmışız…

Marguiles de bilir ki “Siyasal İslamcı” ile “Müslüman” aynı şey demek değildir. Siyasal İslamcılar denince, ideal toplumsal-politik sistem olarak İslam’ın belli bir yorumunun mutlak iktidarını savunanlar; Müslümanlar denince, dini inanış olarak İslam’ın çeşitli yorumlarından herhangi birini benimseyenler kastedilir ve Müslümanlar Sosyalizmden Siyasal İslam’a kadar geniş bir yelpazede toplumsal-politik tercihlere sahiptir. Marguiles yine bilir ki, “biz sadece ateistleri örgütleyeceğiz, Müslümanları örgütlemeyeceğiz” diye tutturmuş bir sosyalist grup yoktur. Görülmüş şey değildir ama nedense uydurulmuştur. Siyasal İslam’a en sert eleştirileri getiren grupların kortejlerinde de örtülü, oruçlu, namazlı, niyazlı insanlar eksik değildir. Ama Marguiles, aynı Siyasal İslamcılar gibi, sosyalistlerle yürüyen Müslümanların “dini bütünlüğü”ne inanmamaktadır.

Müslümanlıkla Siyasal İslam’ı özdeşleştirmek mazur görülebilecek bir dikkatsizlik vs. değil; ABD emperyalizminin yeni dönem stratejilerinin temel propaganda araçlarından birisidir. Emperyalist savaşları “medeniyetler çatışması” diye yutturmak; emperyalist saldırganlık altındaki halkları mezhep ve din savaşlarıyla birbirine kırdırmak ve sonunda emperyalist-kapitalist sistemle bütünleşecek olan gerici liderliklere bağlamak için, Ortadoğu’daki politik hasım, ulusal ya da sınıfsal değil dini bir siyasal akım olmalıdır. Bunun için de vaktiyle güçlü milliyetçi ve sosyalist hareketlerin geliştiği Ortadoğu’nun Müslüman halkları için tek seçenek olarak Siyasal İslam sunulur. Örneğin, Siyasal İslam’ın kalesi “Taliban Afganistanı”na karşı yürütülen savaşın ardından kurulan kukla yönetim de -kadınları daha küçük taşlarla recmetmek gibi farklara sahip- bir şeriat yönetimi olmuştur. Saddam’ın ulusalcı laik rejimi devrildikten sonra, yönetim, birbirlerini yiyen şeriatçı akımlara ve aşiret liderlerine pay edilmiştir. Bu, Müslümanları Siyasal İslam’a hapsetmek istemenin ardında yatan gerçek niyet, kötü niyettir.

Bir de, kara cahillik boyutu var ki; çoğumuz ABD’ye, İngiltere’ye giden yakınlarımızdan dinlemişizdir. “Ora” insanlarının büyük bölümü, bütün Doğu’yu, “Müslüman coğrafyasını”, kara çarşafla, sarıkla, fesle, Arap alfabesiyle, şeriatla, Siyasal İslam’la özdeşleştirmiştir. Doğu toplumları için başka bir toplumsal-politik tercih olabileceğini akıl edemezler. Bunda emperyalist devletlerin kendi halklarını saldırgan politikalarına taraf etmek için yürüttüğü aptallaştırma faaliyetinin olduğu kadar Batılı aydın kibrinin de payı vardır. Türkiye’nin “yerlisi” olan Roni Marguiles, İngiltere’deki yaşantısı boyunca bunların hangisinden böylesine etkilenmiştir. Yoksa üyesi olduğu siyasi grubun İngiltere merkezliliği mi dilini dolaştırmaktadır.

Roni Marguiles’in “Müslümanlar” kelimesinin ardına saklama ihtiyacı duyduğu “Siyasal İslam”ın Ortadoğu’da ve Türkiye’de neye yaradığına; bugüne kadar sınandığı yeterli sayıdaki sınavda ne gibi sonuçlar ortaya koyduğuna geçmeden, Anıt Baba’nın üstünden biraz zaman geçmiş dahiyane yazısına bakalım.

II. Anıt Baba, “Düşmanımızın Düşmanı” başlıklı yazısında, Siyasal İslam’ı desteklemeyi reddeden, ne taktik ne Marksizm bilen “kimi” solcuları öyle bir “paylamış” ki, insan ne diyeceğini şaşırıyor.

“Kimi ‘ilkeli’ devrimciler, gece gündüz demeden emperyalist ABD’nin ordusuyla savaşan İslamcıları beğenmez, onları desteklemeye layık bulmazlar. Ne var ki, bu yaklaşım ne doğrudur, ne de devrimci.” “kimi Iraklı direniş gruplarının kafa kesme ve benzeri idam uygulamaları, …direnişte, taraftarlarına moral, düşmanlarına korku salmak için yaptıkları propagandif bir eylemden öte bir şey değildir. …bu savaşçıları, sırf daha ‘insancıl’ infaz yöntemleri kullanmadıkları için kötülemek acaba ne kadar gerçekçidir.” “Irak direnişinin önde gelen savaşçılarından Zerkavi öldürüldüğünde ne düşünmek, nasıl bir tavır takınmak gerekir …Marx … şöyle diyecekti: “Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin anlamını Irak çöllerinde emperyalizme karşı direnenlerden öğrenin… Uluslar onlardan ders alsın!”

Yazının başlığından başlayalım. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” önermesi “düşmanımın düşmanı” benim de düşmanımsa çürür.
Örnek: İranlı petrol işçileri, düşmanları Şah, düşmanlarının düşmanı Humeyni. Düşmanlarının düşmanı Humeyni’nin aynı zamanda kendi düşmanları olduğunu hesap etmeyen yüzlerce işçi militanı, başını şimdiki İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın çektiği Humeyni Pastarlarının saldırılarının ardından asılarak öldürüldü.

Bu İran örneğinden sıkıldınız mı? Bir tane daha:
Örnek: Mukteda es Sadr, düşmanı ABD, düşmanının düşmanı Zerkavi. Zerkavi’nin liderlik ettiği Irak El Kaidesi, Şii direnişinin lideri Sadr’ın tabanını oluşturan mahallelere saldırarak günde ortalama yüz Iraklı sivilin öldüğü mezhepler arası çatışmaları tetikledi. Demek ki “düşmanımın düşmanı” dostum olmak zorunda değilmiş, hele ki Zerkavi ise.

“Kafa kesme”nin direnişe moral verdiği meselesine gelince, ne desek bilemiyoruz? Bu sefer biz demeyelim, Hizbullah desin: “Hizbullah …Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik saldırı ve Irak’ta Ebu Musab el Zerkavi taraftarlarınca kaçırılan ABD’li işadamı Nick Berg’in kafasının kesilmesi gibi eylemleri şiddetle kınamıştır.”
Hizbullah’ın eleştirdiği Siyasal İslamcı grupların silahlı eylem metotlarını solcuların eleştirmesine Marguiles şu sözlerle karşı çıkıyor: “Viet Kong’un, MPLA’nın veya Sandinistlerin, çok benzer işler yaptıkları zaman bile, böylesine ince elenip sık dokunduklarını hiç anımsamıyorum.” Burada cehaletten değil açıkça kötü niyetten bahsetmek gerekiyor. Adını geçirdiği devrimci silahlı grupların pazar yerlerini bombalamadığını, farklı mezhepleri düşman bellemediğini, kitle katliamlarına bulaşmadığını; bunların emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı silahlı halk örgütlenmeleri olduğunu Marguiles de biliyor bilmesine ama çamur atmaktan da geri duramıyor. Mücadele arkadaşlarından bazıları d
a “ABD’nin Vietnam’dan çekilmesini Viet Kong mu sağladı sanıyorsunuz? Bu başarı ABD’li savaş karşıtlarının başarısıdır” diyebilmişti. Silahlı devrimci direnişe karşı geleneksel düşmanlıklarında hadlerini giderek daha fazla aşanların Siyasal İslamcı grupların şiddetine duydukları hayranlık cehaletle açıklanabilir mi?

Yine dönelim Anıt Baba’ya: Marks yaşasaymış, “Irak çöllerinde emperyalizme karşı direnen” El Kaide’den ders almamızı isteyecekmiş. Önce Marks’ı aradan çekelim; kemiklerini sızlatmayalım. Sonra da Anıt Baba’nın Nasrallah’a ait şu cümleyi okumasını, sonra da alıntı yaptığı sol yayınlara geri dönerek baştan bir daha okumasını rica edelim: “El Kaide, Şiilerin dini merkezlerini, kiliseleri, camileri ve Sünnileri, Şiileri, Kürtleri havaya uçurmak için patlamalar düzenlenmesi çağrısı anlamına gelecektir… ülkeyi kurma yolumuz bu mudur?”

Şimdi Siyasal İslam’ın savaşta ve barışta Ortadoğu’da ve Türkiye’de neye yaradığına bakalım. Marguiles’in, karikatürleştirerek “Mercidabık’a karşı mısın?” diye sorduğu sorudan hareket edelim. Hani “Müslümanlar için seçmeli bir sınav” yazısında Siyasal İslam’ın anti-emperyalizm iddiasını sorgulayışımızı karikatürleştirdiği sorudan… Yan yana yürümemiz önerilen Siyasal İslamcı gruplara, “Çaldıran’a karşı mısın?” desek mesela ya da lafı dolandırmadan “Sivas Katliamı’na karşı mısınız” diye sorsak; çok defa sorulmuştur ve çoğu zaten bu katliamın faili olan bu gruplardan hiçbiri katliamı net bir şekilde kınamamış, en “matah”ları Özgür-Der dahil hepsi katliam sanıklarını savunmuş, en mülayimi “bu katillerin derin devlet tarafından kandırılmış mağdurlar” olduğunu iddia etmişlerdir. Toplumun içinde güçlü ayrılık tohumları eken bu gruplarla, birlik ve kitlesellik adına yan yana durmayı savunmak başlı başına bir çelişki değil midir?

Çaldıran’a geri dönelim; yani Sünni-Şii çatışmasına. ABD için bir bataklığa dönüşen Irak’ı şimdi kendi halkı için batağa dönüştürerek, bir yandan halkı kan gölünde boğarken bir yandan da işgal güçlerinin işini kolaylaştıran, başarılı bir kurtuluş hareketinin olanaklarını ortadan kaldıran Irak El Kaidesi’nin nesini örnek alalım, nesini kıskanalım, nesini destekleyelim? Irak El Kaidesi’nin “işgale karşı bir ulusal kurtuluşa” değil de “işgal altında dahi iç savaşa” öncülük etmesi, onun Sünnilerin dini savaşını yürüten bir politik akım, sonuç olarak bir Siyasal İslam akımı olmasında dolayı değil midir?

Marguiles, Taliban’ı bile solcuların kıskandığı anti-emperyalist güçlerden saymış ki, artık o kadar olur. Emperyalist bir güçle savaşmanın anti-emperyalist olmaya yetmediğini şöyle açıklayalım. Geçen Peru seçimlerinin solcu-milliyetçi adayı Ollanta Humala’nın babası İngiliz ve Fransız emperyalizmlerine karşı savaştığı için Hitler’e olan hayranlığını göğsünü gere gere açıklıyordu. Alın size taktik deha; daha ne zorluyorsunuz, yok Taliban’dı, yok Zerkavi’ydi diye. Hem o da Yahudileri sabun yaparken anti-emperyalist ordusuna moral motivasyon veriyordur değil mi?

Gelelim zurnanın zırt dediği yere, Hizbullah’a. Lübnan Hizbullah’ı (ki Türkiye’deki kontrgerilla örgütlenmesiyle isim benzerliği dışında hiçbir alakası yoktur), İsrail’in bir aylık işgal ve saldırılarına karşı çok etkili bir direniş sergiledi. Dünya çapında anti-emperyalist güçlerden geniş bir sempati topladığı bir gerçek. Şimdi ne oldu; Siyasal İslam anti-emperyalist bir hareketin değil öncüsü, müttefiki bile olamaz diyen bizler nasıl kıvıralım? Kıvırmaya lüzum yok. En son söyleyeceğimizi de şimdi söyleyelim; Hizbullah’ın başarısı, İslam’dan köklenmesine rağmen, Siyasal İslam’la arasına somut ayrımlar koyarak bir ulusal kurtuluş hareketine doğru geçirdiği evrimde yatmaktadır.

Hizbullah; Ortadoğu’daki Siyasal İslam grupları, El Kaide, Taliban, ve Hamas dahil Müslüman Kardeşler’in Asya ve Afrika örgütlenmeleri gibi ABD desteğiyle kurulmamıştır. Siyasal ve toplumsal olarak mezheplere ayrılmış bir ülkenin Şii kesiminde kurulduğu için, zorunlu olarak bir Şii örgütü olarak doğmuş ancak mezhep çatışmalarına girmemiştir. Girdiği tek gerçek iç çatışmayı, Şii Emel örgütünün Sünni ve Hıristiyan Filistinlilere yönelik saldırılarına karşı koyduğu direnişinde sergilemiştir. Yani farklı mezhepler ve dinler çıkarına, ülke halklarının bütünlüğü çıkarına savaşmıştır. Bunun dışında tüm silahlı eylemleri işgalci ABD, İsrail ve Fransız birliklerine ve işbirlikçi Marunilere karşıdır. Örgüt bir Lübnan hareketi olmayı başarabilmiştir. Siyasal iddiası Lübnan Şeriat Devleti değil, bağımsız Lübnan’dır. Hizbullah, Marguiles ve Baba’nın bize örnek gösterdiği El Kaide’yi düşman; Filistin Halk Kurtuluş Cephesini ve Lübnan Komünist Partisi’ni müttefik saymaktadır. İşgale karşı direnen ulusal bir harekete dönüşme başarısını, Siyasal İslam’ın ana gruplarıyla, mücadele metotlarıyla ve taktikleriyle arasına mesafe koyarak elde etmiştir.

Bu gerçekler, en etkili ve yetkili ağızlardan dillendirilse dahi, “Siyasal İslam’ı reddeden anti-emperyalist bir savaş karşıtı hareket çizgisi”, saçmalıklarla bezenmiş karalamalardan kurtulamayacak. Dedik ya, sadece cehaletten yapmıyorlar bunu. Ama kabahatin büyüğü, bu “fasa fiso”lara meydan veren bizlerde, değil mi?