Sınıfın sermaye karşısında kendini yeniden kurma süreci-Tuncay Atmaca(Sosyalist Mezopotamya)

Şimdi asıl sorun var olan kazanımları korumak, -bugün için var olan kazanımları korumak da söz konusu değil- ve yeni kazanımlar elde etmek sorunudur. Kuşkusuz bunun için de mücadele etmek ve kaybetmeyi göze almak gerekir.

Son yıllarda sıkça duyar olduk; “Bu halktan bir şey olmaz” ya da “İşçi sınıfı hiçbir şey yapmıyor, bu işçilerden adam olmaz” diye. Gerçekten soruna böyle mi bakmak gerekiyor? Böyle bakmaya iten nedenler neler? Bu yazı çerçevesinde bunları açıklamaya ve sınıfın neden kendisini yeniden kurması gerektiğini belirlemeye çalışacağım.

Yukarıda belirttiğimiz düşünceye kapılanlar esasen iki gözleme dayanıyorlar.

İlk olarak; olağan yaşantının içindeki bireyler olarak gözlemledikleri işçilerin zaaf ve kusurları karşısında düş kırıklığına uğrayıp, “Bunlar mı dünyayı değiştirecek!” diye öfkeleniyorlar. Oysa unutulan veya görülmek istenmeyen, genel olarak olağan dönemlerde ya da gericilik dönemlerinde işçiler de burjuva toplumun ortalama bireylerinden pek farklı değillerdir. Bu dönemlerde işçilerden olağanüstü davranışlar beklemek aslında hayalciliktir. Çünkü işçi sınıfının tarihsel devrimci potansiyeli, işçilerin gündelik sıradan davranışları içerisinde değil, onların bir sınıf olarak örgütlü davranışlarında yatar. Zira işçilerin bir sınıf olarak davranışları ile birey olarak davranışları farklıdır. Nasıl ki bir su damlasının fiziksel davranışı ile bu damlalardan oluşan bir ırmağın fiziksel davranışının tümüyle farklı dinamiklere tabi olması söz konusuysa bu da aynı durumdur.

İkinci olarak; işçi sınıfı hareketinin durgun bir dönemindeki durumu gözlenip, “Bu işçilerden adam olmaz!” ya da “Bu iş bitti!” deniliyor. Oysa, örneğimizi devam ettirirsek, ırmağın kuruduğu mevsim dönemlerindeki ya da durgun bir gölü andırdığı dönemlerdeki davranışı ile gerçekte onu bir ırmak yapan genel akış karakteri farklıdır.

Aslında bu her iki yanlışın temelinde de izlemeci yöntem yatar. Birincisinde, özellikle olağan dönemlerde birey olarak gözlenen işçilere dayanılarak izlenimler; ikincisinde, tarihsel bağlamdan koparılan işçi hareketine dayanılarak izlenimler yer alır. Her iki durumda da söz konusu olan, bütünsel sürecin farklı öğe ve durumlarıdır. Süreci, inişleri ve çıkışlarıyla, durgunluk ve hareketliliğiyle, kısaca bütünlüğü içinde görmeyenler, sürecin içerisindeki kendi ruh hallerine uygun belirli öğe ve durumları mutlaklaştırırlar. Onlara göre ırmak sonsuza kadar kurumuştur ya da önümüzde duran bir ırmak değil, bir göldür! Aslında bu tarihsel bir süreci kavrayamayan miyopluk durumudur.

Marx’ın “toplumsal varoluş bilinci belirler, tersi değil” dediği tarihsel materyalizmin temel ilkesidir. Bir bireyin bilinçli ömrünü kabaca 50-60 yıl olarak kabul edersek, bilincin de toplumsal varoluşla belirlendiğini hatırlarsak, 20-30 yıllık bir gericilik ve baskı döneminin birey için ne denli ağır bir yük olduğu sanırım anlaşılır. Toplum tarihinin zaman ölçeğiyle bireysel yaşamın zaman ölçeği farklıdır. Tarihin adımları genel olarak yüzyılla ölçülürken, birey yaşantısı aylarla, yıllarla ölçülür. Bireyin bilinci tarihin büyük ölçekli ritmine uyarlı bir yükseklikten sürece bakacak denli yükselmemişse, bir karabasan gibi çöken gündelik hayatın ağır gölgesi bireyin tüm ufkunu sınırlar. Sonuçta buradan da kaçınılmaz olarak tarihsel bir ufuk genişliği ve iyimserliği değil, ancak bireyi kemirip bitiren bir karamsarlık ve umutsuzluk ortaya çıkar.

Evet, kabul etmek gerekir ki; tarihsel olarak inişli-çıkışlı ve coğrafi olarak eşitsiz bir seyir izlese de, işçi sınıfının kolektif eylemi ve örgütlülüğü hiçbir zaman mutlak anlamda yok olmamıştır. Çünkü sınıfı kolektif eyleme sürükleyen temel dürtüler, soyut ve ulvi bir takım ahlaki ilkeler ya da üstün insani vasıflar değildir. Asıl onların kapitalist toplumda bir sınıf olarak işgal ettikleri nesnel konumlarıdır.

Tabii ki, birey olarak işçileri idealize edip yüceltmek son derece yersizdir. Birey olarak işçiler kafalarında sınıflı toplumlar tarihinin ve cehaletin bir çok önyargılarını, gerici düşünce biçimlerini barındırırlar. Birey olarak aldığımızda, bu önyargılar ancak bir sınıf bilinciyle yani devrimci bir eğitimle giderilebilir. Ama, işçiler kolektif örgütlülüklerinde ve eylemlerinde bireysel sınırlılıklarını aşıp, daha büyük bir organizmanın, işçi sınıfının bir parçası olarak hareket etmeye başlarlar. Çünkü mücadelede işçi sınıfının elinde tek silah vardır: BİRLEŞMEK, birlik olmak yani ÖRGÜTLENMEKTİR.

İşçi sınıfı hareketinin durgunluk dönemini aşıp, bir daha yükselip yükselemeyeceği sorunu salt bir nesnel gözlem sorunu olmaktan çok öte bir mücadele tercihi sorunudur.

Bugün işçi sınıfının ideolojik-politik-ekonomik mücadele bütünlüğü bozulmuştur. Ve bununla birlikte devreye giren yenilginin aşılması ihtiyacı, sınıfın önüne sorunları aynı boyutlar içinde koyuyor. Dolayısıyla, sınıfın bir bütün olarak kendi tarihini de kucaklayarak sorgulayan, sorgulamak zorunda olduğu bir süreçte olduğunun görülmesi gerekiyor.

Yıllardır halkımıza karşı yürütülen kirli savaş, taşeronlaştırmalar, özelleştirmeler, işsizlik vb. sorunlarla büyüyen ekonomik fatura emekçi yığınların sofrasına uzanıyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi yığınların bıçağın kemiğe dayandığı bu noktadan daha geriye gidebilmeleri, yapabileceklerini deneyip yenildikten sonra olabilir ancak. Ama işçi-emekçi yığınlar henüz bunu denememişlerdir ve şimdi tam da bu eşikte duruyorlar. Kuşkusuz bu eşikte fazla bekleyemezler. Şu ya da bu şekilde yürüyeceklerdir. Kendi çıkarlarına uygun sonuçlara ulaşıp ulaşmayacakları ise bu yürüyüşe ne kadar hazırlanıp hazırlanmadıklarına bağlı olacaktır. Ama henüz böyle bir hazırlıktan söz edilemez kanısındayım. Tabii ki sınıfın günlük yaşamının dayattığı ve sınıfsal içgüdüleriyle hissetmeye başladıkları yığınla sorunla baş başalar. Buna karşın henüz sorun tam olarak kavranamamıştır. Ve yön tayini bulanıktır. Komünistler, sosyalistler ve işçi önderleri sorunu bu boyutlarıyla görerek çözümler üretmek göreviyle karşı karşıya bulunuyorlar.

Çözüm konusunda hemen iki yanlış eğilimle karşılaşıyoruz. Birincisi; sol sekter yaklaşımdır. Bu yaklaşım sahipleri, kendi inisiyatifinde olmayan her şeyi burjuvazinin veya onun işçi sınıfı içerisindeki “ajan”larının taktiği olarak görmekte ve cepheden tavır almaktadır. Bu tavır çeşitli biçimler altında ortaya çıksa da, temelde sınıflar mücadelesinin diyalektiğini kavrayamayan, tarihin gelişimini kendi iradesine bağlı gören bir anlayıştır. Böylelerini daha çok kendileri açısından ne kazanıp kazanmayacakları ilgilendirmektedir. İşçi-emekçi yığınların çıkarının savunulması nasıl bir mücadeleye denk düşüyor, mücadelenin gelişme dinamikleri hangi yönde ve kendileriyle ne kadar uyuşmaktadır, bunlar bir muhasebeyi gerektirmiyor mu gibi sorular bu anlayışa sahip olanları ilgilendirmiyor. Kendileri doğruları varoluşlarından itibaren görmüşlerdir ve bundan sonra onlara düşen bunları öğretmektir. Öğrenmeye de ihtiyaçları yoktur. Tabii ki bunlar, toparlayıcı, bütünlüklü çözüm önerilerinin sınıf içinde demokratik tartışma süreçleriyle ortaya çıkması yerine her şeyi kendi propaganda ve ajitasyonları çerçevesine sıkıştırmaya çalışırlar.

İkinci yanlış eğilim; işçi sınıfının içine girdiği kendini yeniden kurma sürecinin, sermayenin yeni birikim süreciyle ortaya çıkan saldırıla
r karşısında bir savunma taktiğine indirgenmesidir. Böylece içine girilen süreçte ihtiyaçlar ve çözüm alternatifleri de işçi sınıfının kurtuluş perspektifinden geriye çekilerek kapitalizm sınırları içine kapatılıyor. Ya da bu savunma taktiği her seferinde gerilemeyi gündeme getiriyor. Çünkü savunma adına her geri adım, var olan bir hakkın elden gitmesini gündeme getiriyor. Bu daha çok sendikacıların, işçi-emekçi yığınlar içindeki imtiyazlı kesimlerin dile getirdiği bir anlayıştır. Bu da kendisini burjuva demokrasisi yelpazesinde yer alma şeklinde somutluyor.

Sınıf hareketindeki gelişmeler dikkatle izlendiğinde bu iki yanlış eğilimin işçiler tarafından fazla ciddiye alınmadığı görülecektir. Zaten bu her iki eğilim de öteden beri varolagelen eğilimlerdir ve yetmezliğin birer unsuru olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Yukarıda kısmen değinmeye çalıştık, kim ne derse desin bir sınıftan kaçış, hatta işçi sınıfının yerine başka katmanları geçirmek söz konusu. Oysa yaşanan tüm olup bitenlere rağmen işçi sınıfı hala devrimin öncü gücü olmaya devam ediyor. Kuşkusuz sınıf hareketinde bir gerileme durumu mevcuttur, buna karşın sınıfa dönük kuşkucu tavırlar hiç olmadığı kadar artmıştır. Oysa burada söz konusu olan en temel sorun örgütlülük sorunudur. Örgütlülük sorunu dendiğinde, bugün artık çok daha çetrefilli gözüken bir sorunla karşı karşıyayız. Bunun bir düzeyi sınıfın sendikal örgütlülük düzeyidir. Çünkü sendikalar Türkiye’de çalışan nüfusun (işçi sınıfının) yüzde 10’unu bile örgütleyebilmiş değiller. Bir diğer düzey ise sınıfın ileri unsurlarının örgütlülük düzeyidir. Bugün tüm iddialara rağmen hem Türkiye hem de K. Kürdistan için bu tablo sendikal örgütlülük düzeyinden çok daha vahimdir.

Sermaye, içerisinden geçilen süreçte hem Türkiye’de hem de K. Kürdistan’da ekonomik zor kullanarak -Kürdistan’da bir de ulusal baskı söz konusu-, toplumsal varlık olan insanı birey konumunda bırakarak, birbirinin rakibi durumuna getirerek, kendi kokuşmuş düzenlerinin alternatifsizliğinin propagandası ile bütünleştiriyor. İnsanların en temel haklarından biri olan çalışma hakkı hiçe sayılarak, bir sömürü ve sefalet düzeni içerisinde yaşamaları isteniyor.

Taşeronlaştırma ve diğer “esnek çalışma” biçimlerinin yaygın biçimde uygulamaya sokulması güvensizlik duygusunu canlı tutmakta, mücadele azmi ve sendikal örgütlenme üzerinde baskılayıcı bir etki uygulamaktadır. Öte yandan işgücündeki değişimler, önceden sendikaların kalesi diyebileceğimiz sanayi dallarında büyük iş kayıpları anlamına geldi. Bunun sonucunda ise sendika aktivistlerinden oluşan eski katman ağır bir darbe aldı. Bu durum cesaretlerini kırdı. Şimdi bunlar geçmişe baktıklarında yenilgilerden başka bir şey görmüyorlar, geleceğe bakmaya ve mayalanan fırtınanın doğasını anlamaya dönük Marksist beceriden ise yoksun durumdalar. Mevcut duruma ilişkin gerçek bir kavrayışları olmadığı yukarıda da belirtildi. Kendi sorunları yüzünden işçi sınıfını suçlama eğilimi gösteriyorlar.

Bugün için mevcut durumun en belirleyici faktörü; her ülkede işverenlere teslim olmuş olan ve en gerici rolü oynayan sendika önderlerinin toptan çürümüşlüğüdür. Bunlar, sınıfı örgütlemek yerine işverenlerle anlaşmalar yapmak için çabalıyorlar. Bu anlaşmaların, onları işçileri örgütleme ve daha iyi ücret ve çalışma koşulları için dövüşme sıkıntısından kurtaracağını ümit ediyorlar. Oysa bu durum bütünüyle ütopiktir. Belirttik, bir kez daha vurgulamak gerekir: Geriye atılan her adımda işverenler daha fazlasını isteyeceklerdir/istiyorlar. Zayıflık her zaman saldırganlığı davet eder. Böyle de oluyor. Sınıf hareketi güçsüzleştikçe, geri çekildikçe sermaye saldırmaya, daha fazla hak gasplarına devam ediyor/edecektir.

Bu genel değerlendirmeler ışığında Türkiye ve K. Kürdistan’a bakacak olursak tablo daha da vahimdir. Genel olarak bakıldığında K. Kürdistan’ı da kapsayan Türkiye’deki sendikalaşma oranı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre çok yüksek görünmektedir. ÇSGB-Çalışma Genel Müdürlüğü İstatistik Şubesi verilerine göre Ocak 2006’da toplam işçi sayısı 5.088.515, sendikalı işçi sayısı 2.987.431, sendikalaşma oranı ise yüzde 58.71’dir. Oysa bu istatistik bilgiler yeterince sağlıklı değildir. Çünkü bugün bir çok sendikacının da itiraf ettiği gibi toplam sendikalı sayısı 700 bin civarındadır. Peki bakanlık nasıl böyle bir veriye ulaşıyor? Bakanlık, işçi sendikalarının üyeliklerinde bakanlığa gönderilen üye fişlerini esas alıyor. Kamu sendikaları açısından ise aidat ödeyen üyeler esas alınıyor. ÇSGB, işçi sendikaları için, sendikalı işçi sayısını SSK kapsamındaki işçi sayısına oranlayarak sendikalaşma oranını elde etmektedir. Ancak bu hesaplamalarda yer alan gerek sendikalı işçi sayıları, gerekse sigortalı işçi sayıları tartışmalıdır. Çünkü sendikaların üye sayılarının ne kadar sağlıksız olduğu bilinmektedir. Sendika üyeliklerinin ne kadarının devam edip etmediği bilinmiyor. Yani çoğu sendika üyeliği kağıt üzerinde ve şişirmedir. Bunun nedeni sendikalar için mevcut barajın olmasıdır. Bunun, yani çoğu üyeliklerin kağıt üzerinde ve şişirme olduğunu bakanlık da, sendikalar da bilmektedir. Diyebiliriz ki karşılıklı danışıklı dövüştür. Bu rakamların ne kadar şişirme olduğunu iki örnekle açıklamaya çalışalım.

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) 2003 verilerine göre toplam maaş, ücret ve yevmiyeli 11.001.469, buna karşılık sendikalı 1.119.004’tür. Bu tabloda sendikalaşma oranı ise yüzde 10.2’dir. Aynı yıl ÇSGB verilerine göre toplam işçi sayısı 4.781.958, sendikalı işçi sayısı 2.751.670, sendikalaşma oranı 57.54’tür.

ÇSGB 2004 yılında sendikalaşma oranını yüzde 58.05 olarak tespit etmiştir. Oysa, “DİE ve ÇSGB verilerinden yararlanılarak yapılan hesaplama; 2004 yılı için;

Bugün için kimi verilere göre Türkiye ve K. Kürdistan’da yaklaşık 16 milyon kişi ücret ve gelirleriyle geçinmektedir. Bunların 14 milyonu işçi, 1.5 milyonu kamu emekçisidir. Özel ve kamu sektöründe çalışan işçilerin yalnızca yaklaşık 5 milyonu sigortalı ve bunların da yalnızca 700 bini sendikalıdır. Yani bir bütün olarak Türkiye’de ücretle geçinenlerin (buna K. Kürdistan’da dahil) %65’i güvencesiz işçilerden oluşmaktadır. Bugün için sendikal örgütlülük düzeyinin yükseldiğini düşünsek dahi sendikalar bir bütün olarak tüm çalışanları örgütleyemeyeceklerdir. Bunun nedenlerine ve yeni emek örgütlülükleri gerekliliğine Sosyalist Mezopotamya’nın 16. sayısında değinmiştim.

Soruna K. Kürdistan açısından bakacak olursak, bugün için K. Kürdistan’da işçi sınıfı var mı yok mu tartışması bizim açımızdan çok geride kalmış bir tartışmadır. Bugün için K. Kürdistan’da işçi sınıfı yüz binlerle ifade ediliyor ve her geçen gün bu sayı artmaya devam ediyor. Çarpıcı bir örnek olması babında sadece Antep Başpınar Organize Sanayi bölgesinde 100 binin üzerinde işçi bulunmaktadır. Bu rakam Antep, Adıyaman ve Malatya ile birlikte yaklaşık 500 bini bulmaktadır. Bu tartışmanın ötesinde, bugün Kürdistanlı komünistlerin önünde daha zor bir görev durmaktadır. Kürdistanlı komünistler, halkının ulusal ve sınıfsal kurtuluşunu başarmak ve sınıfsız-sömürüsüz yeni bir dünya yaratmak istiyorlarsa ‘devrimci işçi hareketi yaratmak’ gibi zor bir görevin üstesinden gelebilmelidirler. Kuşkusuz bugün için hala kurtuluş mücadelesine sınıfsal değil, ulusal bakışlı görüşler Kürdistan devrimci hareketinde egemen k
onumda, bu da işin ayrı bir yanını oluşturuyor. Kabul edilir ki, Kürdistan işçi sınıfının daha ileri düzeyde politikleşmesi ya da kendisi için sınıf konumunu geliştirmesi, komünist hareket ve sosyalist aydınlara bağlıdır. Bilindiği üzere, Lenin’in ‘Ne Yapmalı’da, “işçilere sınıfsal politik bilinç ancak dışardan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle sermayedarın arasındaki ilişkiler alanının dışından getirilebilir” dediği -tabii ki bu tersten anlaşılarak, “gelin bize katılın” çağrıları yapmak değildir- gibi Kürdistan işçi sınıfına da devrimci sınıf bilinci taşınmasına bağlıdır.

Evet, bugün için gerek Türkiye’de gerekse K. Kürdistan cephesinde işçi sınıfı tüm harekete politik ve örgütsel olarak öncülük yapacak bir konumda değilse, bunun bütün sorumluluğunu işçi sınıfına yüklemek gerçekçi değildir. Elbette sınıfa yönelik eleştiriler vardır ve olacaktır. Ama “çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır” halk deyişinde olduğu üzere komünistler eleştirinin sivri ucunu kendilerine yöneltmelidirler. Eğer bugün Türkiye ve K. Kürdistan’da işçi sınıfı bu durumdaysa, bunun en büyük sorumluluk payı her iki ülkenin komünistlerine aittir.

Gelinen noktada K. Kürdistanlı komünistler yeni bir işçi hareketi yaratmakla yüz yüzedirler. “Komünistler; iki halktan işçilerinin birleşik mücadele ve örgütlenmesine karşı olmak bir yana, tersine ısrarlı savunucusudurlar. Sorun bu birleşik mücadele ve örgütlenmede Kürdistan işçi sınıfının gerçek bir bileşen ya da taraf olabilmesidir. Dolayısıyla, Kürdistan topraklarında bağımsız bir işçi hareketinin yaratılması, dün de bugün de devrimcilerin, sınıf bilinçli işçilerin önünde duran görevler arasındadır.” (S. Çiftyürek, Kürdistan İşçi Sınıfı) Evet, Kürdistanlı komünistler “ulusal ve toplumsal özgürlük iki ayrı birbirinden kopuk bir sorun” olmadığını kavrayarak bir işçi hareketi yaratmaya yönelmelidirler.

Asıl püf nokta, Kürdistanlı komünistler nasıl bir işçi hareketi yaratacaklar sorununda düğümlenmektedir. Sınıflar mücadelesi tarihinden ders çıkararak ve bu çıkarılan dersleri günün koşullarına göre değerlendirerek yol almalıdırlar.

Biliyoruz ki Türkiye’de, özel olarak K. Kürdistan’da ekonomik ve ek olarak ulusal baskı her geçen gün artarak devam etmektedir. Sendikasız, sigortasız ve güvencesiz çalışma koşulları alabildiğine artarak devam etmektedir. Ruhunu ve bedenini bir arada tutmasına ancak yeten bir ücret uğruna yaşamını tüketmektedir. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olan işçi kesimi, işverenlerin ağır sömürü ve baskıcı iş yasalarına karşı itaatkar, pasif davranışlar sergilemektedir. Bütün bunların yanı sıra özellikle son günlerde IMF ve sermaye çevrelerinin sözcüleri bölgesel asgari ücreti gündeme getirmişlerdir. Eğer bölgesel asgari ücret uygulamaya geçirilirse bunun uygulama alanının büyük bir kısmı Kürdistan toprakları olacaktır. Başta Adıyaman ve çevresi olmak üzere hızla yeni fabrikalar inşa edilmektedir. Bu fabrika inşaatlarının tamamlanmasıyla birlikte üretim Batı’dan daha ucuz işgücü nedeniyle K.Kürdistan’a kaydırılacaktır. Bugün bile bu bölgede üretimde bulunan fabrikalarda işçiler mevcut asgari ücretin çok altında bir ücretle çalıştırılmaktadırlar. (Dile getirildiği üzere 180 YTL aylık ücretle bugün buradaki fabrikalarda işçi çalıştırılmaktadır.) Yani Kürdistan işçi sınıfını daha zor koşullar beklemektedir. Son 30 yıldır gerek Türkiye’de gerekse K. Kürdistan’da kitlesel bir mülksüzleştirme, proleterleştirme süreci yaşanmıştır. 30 yıldır uygulanan neo-liberal politikalarla taşeronlaştırma, ev eksenli üretim, işçi/işsiz ayrımının belirsizleşmesi vb. nedenlerle hızla büyüyen, kentlerin yoksul dış mahallelerinde yaşayan kadın, genç, sigortasız, sendikasız çalışan ve yoğun bir şekilde öfkeli bir kitle ortaya çıkmıştır. Ama bu öfkeli kitle henüz yön tayini yapacak durumda değildir. Her an patlamaya hazır bu öfkeli kitleye yön tayini yaptıracak olan komünist harekettir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki; “her şeyi kaybetmeyi göze alamayanlar hiçbir şey kazanamazlar.” Önce kaybetmeyi göze almak gerekir. Yukarıda bir biçimde değindik, sınıfın her geri adımında işveren, sermaye daha da pervasızlaşıyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse; Antep’te bir fabrikada işçilerin sigara içme odası vardır. İşçiler burada üç-dört kişilik gruplar halinde sigara içebiliyorlar. İşveren keyfi olarak bu sigara içme odasını iptal ediyor. Onun yerine işçilerin sigara içerken dahi birbirleriyle görüşmesini engellemek için tek kişilik, deyim yerinde ise hücreler yapıyor. Bu uygulamaya karşı işçilerden bir tepki gelmiyor. Öyle görünüyor ki işçilerden buna bir tepki gelmediği için işveren bir müddet sonra sigara içmeyi tamamen yasaklayacak. Yani her geri adım işverenler ve sermaye tarafından yeni yaptırımlar demektir.

Yeni bir işçi hareketi yaratmak dedik. Kabul edilir ki, gerek Türkiye ve gerekse K. Kürdistan işçi sınıfı açısından var olan durum iyi ya da kötü, bugüne kadar gerçekleştirilen mücadeleler sonucu elde edilen kazanımlar söz konusuydu. Şimdi asıl sorun var olan kazanımları korumak, -bugün için var olan kazanımları korumak da söz konusu değil- ve yeni kazanımlar elde etmek sorunudur. Kuşkusuz bunun için de mücadele etmek ve kaybetmeyi göze almak gerekir. Sorunu böyle koyduğumuzda, yani kaybetmeyi göze almak gerekir dediğimizde, içerisinde devrimcilerin, sosyalistlerin de yer aldığı genişçe bir kesimin tepkisini çekiyoruz. Refleks şu: “Ne yani, işçilere işlerinden atılmalarını mı söylüyorsunuz bu kadar zor koşullarda!” Hemen belirtelim ki, biz kimseye işinden atılmasını söylemiyoruz. Bunu da göze alması gerektiğini söylüyoruz. İşçi sınıfı bunu göze almadığı sürece, var olan işsizlik baskısı nedeniyle her saldırı karşısında işimi kaybederim korkusuyla geri adım atıyor. Her geri adım işçi sınıfının bir kez daha yenilmesi demektir. Çünkü her geri adım beraberinde yeni yaptırımları gündeme getiriyor. O nedenle yeni bir işçi hareketi yaratacağız diyorsak, başta komünist, sosyalist ve devrimci işçiler olmak üzere herkes işten atılmayı, hatta aç kalmayı göze almak zorundadır. Çünkü diğeri yani işsizlik ve işini kaybetme korkusu işçileri mücadeleden uzaklaştırıyor.

İkincisi; yukarıda belirttik, kentlerin yoksul dış mahallelerinde öfkeli bir kitle ortaya çıkmış durumda. Yeni bir işçi hareketi ve örgütlülüğü bu kitleyi temel almadıkça bir ayağı boşta kalır. Marx, Alman İdeolojisi’nde “bireyler ancak, bir başka sınıfa karşı ortak bir savaşım yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler” belirlemesini yapmaktadır. Günümüzde basit bir hak alma mücadelesi bile sermayenin yeniden yapılanma ilkelerine bir karşı koyuşu gerektirmektedir. Bu yüzden özellikle sendikalardaki klasik ekonomik mücadele ve politik mücadele ayrımı aşılmalı, sınıf kimliği üretim (işyeri) ve yeniden üretim (mahallelerde) bizzat devlet ve sermayeye karşı mücadele sürecinde tanımlanmalıdır. Buradan çıkan sonuç, salt işyerlerinde değil, mahallelerde de örgütlenmek gerektiğidir. Çünkü bugün mahalleler de sermayenin rant alanı haline gelmiştir. Buralarda yoğun bir çocuk/kadın proleterleşmesi, işsizlik vb. mahallelerde emek-sermaye çelişkisinin temel belirleyen olarak yaşanmasını sağlıyor. Eğer mahalle düzeyinde örgütlenme gerçekleştirilebilirse, işçi sınıfının eylemi tüm halkın eylemi haline dönüşebilir. Bir bölge hatta bir kent bile işyeri haline gelebilir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kürdistanlı komünistler, ulusal özgürlük sava