Kuzey Kore Kimi Kışkırttı? -Immanuel Wallerstein

6 Temmuz 2006’da Kuzey Kore altı kısa menzilli ve bir de başarısız uzun menzilli füze atışı gerçekleştirdi. Dünyanın her yerinde gürleyen eleştiriler bunun bir “kışkırtma” olduğunu söyledi. Bundan beridir, herkes telaşlı açıklamalarda bulunmaya girişmişken Kuzey Kore sıradışı bir sükûnet sergilemektedir.

İlk başta tepkisi New York Times tarafından “Bush’un değişimi: Düşmanlara karşı sabır” sözleriyle tanımlanan Birleşik Devletler gelmektedir. Başkan Yardımcısı Cheney, Kuzey Kore teknolojisinin “gelişmemiş” olduğunu söyleyerek Kuzey Kore tehdidini azımsadı. Başkan Bush ABD’nin diplomasiyi kullandığını söyledi: “Diplomasinin sorunu nedir biliyorsunuz, bir şeyin halledilmesi zaman alır.”

Diplomasi daha çok ABD Dışişleri Bakanı’nın Asya ve Pasifik ilişkilerinden sorumlu yardımcısı Christopher Hill tarafından yürütüldü. Bu, sözde “altı-ülkeli” müzakerelerdeki dört devletle -Çin, Rusya, Güney Kore ve Japonya- yapılan görüşmelerden oluştu. Hill, füze denemelerini durdurması, altı-ülkeli müzakerelere geri dönmesi için bu ülkelerin Kuzey Kore üzerinde çeşitli baskılar oluşturmalarını ve dahası BM Güvenlik Konseyi’nde Kuzey Kore’yle ilgili yine bu yönde alınan sert bir kararı desteklemelerini sağlamaya çalışmaktadır. 12 Temmuz’da Hill Kuzey Kore’den bir yanıt alamaması sebebiyle hayal kırıklığına uğradığını ifade etti. Fakat aynı zamanda Çin, Güney Kore ve Rusya’nın da kendisini muhtemelen hayal kırıklığına uğrattığından bahsetmedi.

Kuzey Kore’nin füze denemelerinden gerçekten kışkırtılmış görünen tek ülke Japonya’dır. Ülkenin bir dahaki başbakanı olma amacıyla şu anki hükümet içinde mücadele eden ve kendini katı bir Japon milliyetçisi olarak tanımlayan Shinzio Abe, Japonya Kuzey Kore’ye “önleyici” bir saldırı (preventive attack) düzenlese de bunun Japon anayasasına uygun olacağından söz ediyor. Japonya yaptırım uygulanması için resmi olarak Güvenlik Konseyi’ne başvurdu.

Tabii ki Kuzey Kore ABD ve Japonya’yı suçladı fakat Güney Kore ve Çin hükümetlerinin sözcülerinin yarısı kadar bile sesini duyuramadı. Güney Kore oldukça ılımlı bir dil kullanarak Kuzey Kore’yi, faciayı önleyecek “aklı başında bir karar” almaya zorladı. Fakat Güney Kore daha az ılımlı bir dil kullanarak, Tokyo’yu “küstahlık ve Kore yarımadası krizini daha da yoğunlaştıran çirkin bir söylem kullanmakla” suçluyor. Çinliler de ABD ve Japonya’ya karşı daha kibar değildi. Söylediklerine göre ABD yangına körükle gidiyordu. Ayrıca onlara göre, “bu uygulama oldukça sorumsuzca ve anlaşılamazdır ve sadece ciddi olarak uluslararası diplomatik çabaları bozmaya ve kuzey-doğu Asya’daki gerilimlerin çoğalmasına yarayacaktır.” Rusya da bu görüşü paylaşıyor gibi görünüyor.

Kuzey Kore’nin füze denemelerinin sonuçlarından biri de Çin ve Güney Kore’nin Japonya ile aralarındaki son birkaç yıldır yükselmekte olan politik çekişmelerin şiddetlenmesidir. Bu, Birleşik Devletler’in Doğu Asya’daki iki önemli müttefiki olan Japonya ve Güney Kore arasında olanları karşıdan izlemek zorunda kalması demektir. Tıpkı BM çözümünde olduğu gibi Japon versiyonuna da yakın bir çözümün benimsenmesi hiç mümkün görünmüyor.

Kendi evinde de George Bush’un kendi destekçileriyle başı derde giriyor. Neo muhafazakarların en önemli gazetesi, Weekly Standard’ın en son sayısında editör William Kristol Bush’u sert bir dille eleştiriyor ve Bush’un Kuzey Korelilere “bir seçim yapmaları gerektiğini” söylediğini belirtiyordu. Kristol, Kim Jong-II’nin aslında çoktan seçimini yaptığını söylüyor fakat “ödeyeceği bedel ne?”. Gerçekte, Kristol’e göre sıfır: “Başkan Bush için “kabul edilemez” olan bir hafta önce kabul edildi (Kuzey Kore füze atışları).”

Kristol başyazısını olabilecek en büyük hakaretle tamamlıyor. Bush’un yürürlükteki politikasını “Clintonvari” olarak tanımlıyor. Son bir çalımla Kristol: “Gerçek tercih Kim Jong-II’nin değil, George Bush’undur” diyor. New York Times Bush’un yaptıklarını farklı bir şekilde ele alıyor: “Bay Bush kendi önleyici doktrininin sınırlarını -ve de alternatifinin getirdiği düş kırıklıklarını-keşfediyor” diyor.

Bu arada genelde fazla bilinmemesine rağmen Hindistan 9 Temmuz’da, yani Kuzey Kore atışlarından sadece üç gün sonra, kendi uzun menzilli nükleer deneme atışlarını gerçekleştirdi. Bugün ilk defa Hindistan Çin’e ulaşabilecek bir füzeye sahip. Bu denemeyi ise hiç kimse bir kışkırtma olmakla itham etmedi. Gazeteciler bundan “Çin’i kontrol altında tutmak için stratejik bir adım” olarak söz etti.

Öyleyse, ortada bazı ülkelerin füze denemelerinden dolayı suçlandığı bazılarınınsa suçlanmadığı (Sadece Hindistan değil tabii ki Birleşik Devletler de bu durumdadır) bir jeopolitik durum var. Fakat Birleşik Devletler bile “gelişmemiş” olsa da nükleer silahlara sahip bir ülkeyle savaş konusunda tereddütte olduğundan füze denemelerinden ötürü suçlananlar bu ithamları önemsemiyorlar. İsrail hükümeti de Birleşik Devletler’e İran konusunda bir şeyler yapması için yaptığı baskıyı sessizce azaltıyor.

Askeri bir gövde gösterisinin jeopolitik sınırlarının getirdiği gerçekleri öğrenmek ızdıraplıdır ve kabul etmesi zordur. Politika dedikleri gibi olasılık sanatıysa, bugün olası olan nedir?

15 Temmuz

[Binghamton.edu adresinden Açalya Temel tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]