[Yeniden] Kompradorlaşma üzerine – Fikret Başkaya

Geç dönem Latince’den Portekizce’ye geçmiş bir kavram olan komparator, modern kapitalist sömürgecilik dönemine ait bir kavramdır. Latince’de satın almak anlamındaki comparare‘den türemedir ve ekseri Çin ve diğer Asya ülkelerinde sömürgeci-emperyalist metropollerin tacirleri adına çalışan yerli unsurlar için kullanılıyordu. ‘Çevrede’, sömürgeciliğin bir ürünü olarak ortaya çıkmış, ve ona eklemlenmiş olarak varolan burjuva sınıfını tanımlamak üzere kullanılan komprador burjuvazi, marksist literatürün bir kavramıdır. Daha sonra komprador rejim, komprador aydın, vb. kavramlar da litetarüre dahil oldu. Komprador burjuvazi, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde metropollerle ticarete aracılık eden, bu ticaret genişledikçe zenginleşen, ulusal nitelik ve ‘kaygı’ taşımayan “kapitalist” olmayan, üretimden çok ticari aracılık rolü üstlenen, ait olduğu ulusun değil dışarının ihtiyacına cevap veren, tabir caizse “gayri milli” bir sınıftır.

Eğer, İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında sömürgecilik tevatür edildiği gibi gerçekten tasfiye edilmiş olsaydı, komprador, kompradorlaşma, komprador burjuvazi gibi kavramların da artık kullanımdan düşmesi gerekirdi. Öyleyse ne nasıl oldu ve neden doğrudan kompradorlaşma değil de yeniden kompadorlaşma kavramını kullanıyoruz? Bu soruya açıklık getirebilmek için, sömürgeciliğin doğrudan versiyonunun ‘tasfiye’ edildiği dönem ve sonrasını kısaca hatırlamak gerekir. Şimdilerde emperyalist ülkelerin ideoloji üretim merkezleri tarafından “Güney” denilen çevre ülkelerin büyük çoğunluğu, II. Emperyalistler arası savaş öncesinde ve savaş döneminde az sayıdaki sömürgeci-emperyalist metropolün ‘doğrudan’ sömürgesiydi. Geri kalanlar da ekseri yarı-sömürge statüsündeydiler. İkinci savaştan sonra sömürge halkları “siyasi” bağımsızlıklarını kazandılar veya onlara “siyasi” bağımsızlık verildi. Bazı yerlerde sömürgecilikten kurtulmak, zorlu bir silahlı mücadele sonucu gerçekleşirken, kimi zaman da sömürgeci ülkeler tarafından bağımsızlık tanınarak, yumuşak bir geçiş sağlandı. Böyle bir şeyi mümkün kılan iki neden vardı: Birincisi, sömürgeci ülkelerin hakim çevreleri, artık zahmetli, pahalı ve yabancı düşmanlığını da çeken, sömürgeciliğin doğrudan versiyonunun gününü doldurduğunu düşünüyordu. [Gerçekten doğrudan sömürgecilikten çok, ‘yumuşak’ bir bağımlılık biçimi kapitalizmin mantığına daha uygun düşer.] Fakat, bir başına bu neden sömürgecilerin sömürge halklarına “siyasi bağımsızlık” tanıyarak, sömürgelerinden çekilmeleri için yeterli olmazdı.

Sömürgeci-emperyalist odaklar, artık sömürgeciliğin içselleştiğini düşünüyorlardı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, benim sömürgeleşmişlik durumu dediğim söz konusuydu. Öyle bir yapılanma ve ilişkiler bütünü oluşmuştu ki, kapsamlı bir radikal kopuş [ekonomik, politik, ideolojik, kültürel, entellektüel, etik, vb.] olmadan sadece bağımlılığın bir tek veçhesinde ‘biçimsel’ bir değişiklik [politik bağımsızlık] taşı yerinden oynatmak için yeterli olamazdı. Kaldı ki, yarı-sömürge statüsündeki ülkeler siyaseten bağımsızdılar ve bu durum sömürü ilişkileri bakımından kayda değer bir farklılık yaratmıyordu. Bunları söylerken, sömürge halkların bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri zorlu ve onurlu mücadeleyi hafife aldığım, haksızlık ettiğim sanılmamalıdır. Bununla siyasi bağımsızlıkların her yerde aynı biçimde ‘kazanılmadığını’, bir başına siyasi bağımzılığın yeterli olmadığını söylemek istiyorum.

Sömürgecilik ve yarı-sömürgecilik sonucunda, emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde ekonomik yapı bütünüyle merkezin [metropollerin], ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenmişti. Yapılan üretim ve ihracat o topraklar üzerinde yaşayanları yaşatmak için değil, “dışarının” ihtiyacı içindi. Velhasıl “eşit olmayan” bir işbölümü oluşmuş, ekonomik, sosyal, politik, kültürel, ideolojik, vb. yapılar çarpıtılmıştı. Bağımsızlığın bir kıymet-i harbiyesi olabilmesi için, söz konusu çarpıtılmış yapının radikal bir dönüşüme uğratılması gerekiyordu. Bu da ikili bir kapsamlı devrimle mümkün olabilirdi: 1. Ekonominin yönünü içeri döndürmek [bu dışarıyla bağları kesmek anlamında değildir]; 2. Uluslararası ekonomik ilişkileri ‘demokratikleştirerek’, eşitsizlik üzerine oturan durumu aşmak. Fakat 1945 de oluşturalan Birleşmiş Milletler Örgütü, aynı yerini aldığı Milletler Cemiyeti [Cemiyet-i Akvâm] gibi, emperyalist ülkeler ve onların çıkarlarını gerçekleştirmek üzere tasarlanıp-oluşturulmuştu. Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından oluşturulan ‘uluslararası hukuk’, emperyalist çıkarları koruma ve güvence altına alma amacı taşıyordu. Retoriğe rağmen söz konusu örgütün misyonu, sömürge halklarının biçimsel bağımsızlıklarını kazandığı [veya tanındığı] koşullarda, sömürgeciliği kollektif olarak sürdürmekti. Zaten II. Emperyalistler arası savaş sonrasında emperyalizm ABD önderliğinde ‘kollektif emperyalizme’ dönüşmüştü. Artık emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerin her biri, tek bir metropol ülkenin değil, tüm metropollerin ‘ortak sömürgesi’ durumuna geliyordu. [en azından niyet bu idi] Bu durum da Birleşmiş Milletler Örgütü ve ona bağlı “uluslararası” denilen kurumlar aracılığıyla meşrulaştırılıp, sürdürülecekti. II. Savaş sonrası duruma boşuna ‘yeni-sömürgecilik’ denmemişti.

1955 yılında, bağımsızlıklarını yeni kazanmış bir grup Üçüncü Dünya ükesinin karizmatik liderlerinin önderliğinde toplanan Bandung Konferansıyla, bağımsızlığa gerçek bir içerik kazandırma niyeti ilân edilmişti. “Yeryüzünün lânetlileri” bu konferansla ilk defa tarihin öznesi olma ve kendi kaderlerine sahip çıkma, beşeri ve doğal kaynaklarını kendi halklarının refanı için kullanma amacıyla tarih sahnesine çıkıyorlardı. Bandung Konferansının yarattığı dinamizm 1961 de “Bağlantısızlar Hareketinin” doğmasıyla sonuçlandı. Artık, emperyalist merkezler ve Sovyet sistemi dışında dünya’da bir aktör daha vardı ve bunlara “Üçüncü Dünya” denilecekti. İki hasım blok [ emperyalizm ve komünizm] dışında kalarak, “karşılıklı bağımlılık” koşullarında kalkınmanın, ulusal bir ekonomi ve toplum oluşturmanın mümkün olduğu beklentisi vardı. Oysa, “karşılıklı bağımlılık” kavramının tam bir tuzak olduğunun anlaşılması için çok zaman geçmeyecekti. Elbette Bağlantısızlar Hareketine dahil ülkelerin emperyalizm karşısındaki tavrı homojen değildi. Buna rağmen ulusal bir ekonomik ve sosyal düzen kurmak amacıyla harekete geçtiler. Ekonominin yönünün ‘içe döndürülmesi’, ulusal ihtiyaçalara uygun bir ekonomik yapı ve işleyiş oluşturulması gerekiyordu. Bunun için: 1. Dışarının ihtiyaçlarına göre biçimlenmiş ekonomiyi ‘içe dönük’ [autocentré] bir eklemlenmeye ve bütünlüğe kavuşturmak; 2. bu amaçla yabancıların kurumsal ve yasal ayrıcalıklarını son vermek; 3. bunun bir gereği olarak yabancılara ait şirketleri millileştirmek; 4. Ekonomik yönetim için uygun bir kurumsal yapı ve işleyiş oluşturmak; 5. tek yanlı olarak sömürgeci-emperyalist güçlerin ihtiyacına göre işleyen uluslararası ekonomik yapıyı ve ‘uluslararası hukuku’ dönüştürüp yeniden yapılandırmak.

Eğer yukarda sözünü ettiğimiz koşullar gerçekleşmezse, bağımsızlık “biçimsel bağımsızlığın” ötesine geçemez, sömürgecilik de de facto yeni sömürgecilik [néo-colonialisme]
olarak yol almaya devam ederdi. Nitekim, yeni sömürgeciliğin başlıca üç aracı söz konusuydu: 1. şimdilerde çokuluslu şirketler denilenler; 2. dış ticaret veya eşit olmayan ticari ilişkiler ve; 3 dış yardımlar. Dış ticaret, değişim hadlerinin sürekli Üçüncü Dünya ülkeleri aleyhine işleyerek tam bir sömürü aracı işlevi görüyor. [Her seferinden ithal ettikleri ürün fiyatları, ihraç ettikleri ürün fiyatlarıdan daha fazla artarak kan kaybı derinleşiyor.] Fakat ondan da önmemli olan sömürgecilik döneminde oluşan dış ticaretin ve uzmanlaşmanın niteliğidir. Üretimin orada yaşayan insanları doyurmak ve yaşatmak için değil, emperyalist ülkelerin egemen sınıflarının zenginliğini ve refahını artırmak için yapılmaya devam ettiği koşullarda, sorun sadece ticaret hadlerini düzeltmekle çözülebilir değildir. Israrla ekonominin içe döndürülmesi [autocentré] gereğinden söz etmemizin nedeni budur.

Üçüncü Dünya ülkelerinin baskısıyla kurulan Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın [UNCTAD] 1964 [ mart-haziran] tarihli bir raporuda, 11 yıllık dönemde ‘gelişmekte olan ülkelerin’ ticaret hadlerinin bozulması sonucu uğradıkları kaybın %17′ ye ulaştığı yazılmıştı. (1) Üçüncü Dünya ülkelerinde faaliyet gösteren Çokuluslu şirketler, sömürü ve yağmanın bir aracıdır. 1956 da Nasır’ın Süveyş Kanalı İşletmesini millileştirmesiyle başlayan millileştirmeler, 1972 yılına kadar emperyalist şirketlere ait varlıkların %20’sine ulaşmıştı. Millileştirmeler dış sömürüyü, dışarıya kaynak transferini engellenlemek ve ulusal bir ekonomi oluşturmak için gereklidir. Latin Amerika’da yabancı şirketlere yönelik düzenlemeler sonucu, ABD çokuluslularının kârlılık oranı, 1963-1967 döneminde % 19,9 dan, 1968- 1972 aralığında %12,8’e gerilemişti. (2) Bir başına bu rakamlar bile “birinci Dünya”nın hakim kisimlerinin millileştirmeler karşısındaki tavrını açıklamaya yeter… Şimdilerde, yeniden kompradorlaşma çağında çokuluslu şirketleri millileştirmek değil, ne pahasına olursa olsun onları ülkeye çekmek moda… Bu “ekonominin bir gereği” sayılıyor. Yeni sömürgeciliğin önemli araçlarından biri olan dış borç ve borçlandırmaya gelince, dış borçlar sadece yoksullardan zenginlere servet transferinin bir aracı değil, Üçüncü Dünya rejimlerini rehin almanın da bir aracıdır.

Yeni sömürgecilikten Yeniden Kompradorlaşmaya

Yeni bağımsızlığa kavuşan Üçüncü Dünya ülkelerinin yabancı sermayeyi millileştirme, ihiraç malları fiyatlarına istikrar kazandırma, uluslarararası ekonomik ilişkileri demokratikleştirmeye yönelik çabalar içine girdikleri dönem, emperyalizmin ödünler vermeye zorlandığı bir dönemdi. Belki de kapitalist emperyalizmin ve sömürgeciliğin ortaya çıktığı dönemden beri ilk defa güçler dengesi görece sömürülen sınıflar ve ezilen halklar lehine dönmüştü. Elbette bu durum merkezde işçi sınıfının anti-faşist mücadelesinin, Sovyet devrimiyle sosyalizmin sömürülen sınıflar ve ezilen halklar için bir umut haline gelmesinin ve ezilen halkların sömürgeciliğe karşı sürdürdüğü mücadelenin sonucuydu. Yeryüzünün efendileri Yeryüzünün lânetlilerine olayların zoruyla taviz vermek zorunda kalmışlardı. Onların kendi beşeri ve doğal kaynaklarını kendi refahları ve kalkınmaları için kullanmaları demek, beşyüz yıllık saltanatın sonu demekti… Dolayısıyla, Üçüncü Dünya’dan gelen talepler emperyalist odaklar tarafından büyük bir tehdit ve tehlike olarak görülüyordu. Bu yüzden emperyalizmin sosyalizm düşmanlığı ve Üçüncü Dünya düşmanlığı tek ve aynı şeydir. Nitekim 1970’lerin ilk yarısında “petrol şoku” sonrasında Cezayir devlet başkanı Bumedyen tarafından dile getirilen “Yeni bir Uluslararası Ekonomik Düzen” önerisi, “Birinci Dünya” tarafından şiddetle reddedilmişti ve bu Üçüncü Dünya rejimlerinin ulusal-popülist projesi bakımından bir kırılma noktasıydı.

Üçüncü Dünya ülkelerinin doğası gereği hiyerarşik, dolayısıyla kutuplaştırıcı dünya kapitalist sistemine “uyum” sağlayarak, “karşılıklı bağımlılık” koşullarında kalkınması, vehasıl “yakalama” mümkün değildir. Başka türlü ifade etmek istersek, emperyalist merkezlerle çevre arasındaki ilişkiler [ekonomik, politik, ideolojik, kültürel, vb.] bütünü radikal bir dönüşüme uğramadığı sürece, “yakalama” mümkün değildir. Üstelik arzulanır birşey de değildir. Bu yüzden sistemden kopan tarihsel sosyalizmlerin [Sovyetler Birliği, Çin, vb.] ve Üçüncü Dünya’nın Batı’yı yakalamak gibi bir amacı olamazdı. Yapılması gereken ona benzemek değil, başka bir şey yapmaktı. Emperyalizmden kopmak, ekonomiyi siyasete tâbi kılmak, içe dönük [autocentré] bir ekonomik yapı ve işleyiş oluşturmak, dış ekonomik ilişkileri içerinin hizmetine sunmak gerekiyordu. [Tarihsel ‘reel sosyalizm” deneyleri ekonominin yönünü içeri döndürmekte başırılı oldular ama ekonomik etkinliği ve demokrasiyi gerçekleştiremedikleri ve Batı’yı taklit etmeye yöneldikleri için başarısız oldular.]

Bu aşamada şu soru akla gelir: silahlı mücadeler sonucu, ya da sömürgecilerle bir uzlaşma sonucu bağımsızlığını ‘kazanan’ Üçüncü Dünya’nın yeni yönetici elitlerinin emperyalizmden radikal bir kopuş olmadan [elbette kopuştan içe kapanma, otarşi anlaşılmamalıdır], ‘karşılıklı bağımlılık’ koşullarında kalkınabileceklerine dair kuruntulara, hezeyanlara kapılmaları nasıl açıklanabilir? Yanılsamanın kaynağında ne var? Sorun sadece ideolojiler dünyasını angaje eden birşey midir? Elbette sorunun ideolojiler dünyasını angaje eden bir yanı vardı. Üçüncü Dünya’nın yeni yönetici elitleri son tahlilde Batı’nın rahle- i tedrisinden geçmişlerdi, Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla malûldüler. Retoriğe rağmen, söz konusu yabancılaşma onları kendi ‘gerçeklerine’ yabancılaştırmıştı. Sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele ettiklerinde bile onu ‘yeniden üretiyorlardı’. Emperyalizme rağmen ülkelerinin kalkınabileceği, merkezi yakalayabileceğine dair hezeyanlara kapılmalarının nedenlerinden biri budur. Fakat, sorunun bir de maddi/sınıfsal çıkarlar dünyasını angaje eden yanı vardı. Devleti denetlemekten kaynaklanan ayrıcalıklarını kullanarak, kamuya ait kaynakları yağmalanın, zenginleşmenin yolunu bulmuşlardı. Dolayısıyla sömürünün “iç unsuru” veya “yerli unsuru” rolüne terfi ederek, emekçi halk yığınlarının beklentilerine ihanet ettiler, böylece yeniden kompradorlaşmaya giden yol daha baştan aralanmış gibiydi… Giderek ‘halkların kendi kaderini tayin etme’ söylemi, yeni yönetici elitlerin kendi halklarını boğazlama hakkına dönüştü. Ulusallık ve kalkınma adına çoğu yerde birer kanlı diktatörlüğe dönüştüler, yolsuzluklar ve çürüme istisna değil kuraldı. Herşeye rağmen ‘borç krizinin’ patlak veriği 1980’li yılların başına kadar hiç değilse söylem düzeyinde “ulusal kalkınmacılık” geçerli olmaya devam etti. Borç krizi Üçüncü Dünya ülkeleri için bir dönüm noktasıydı. O tarihten sonra Üçüncü Dünya ülkeleri “istikar proğramları” ve/veya “yapısal uyum proğramları” aracılığıyla ekonominin yönetimini yeniden emperyalist merkezlere kaptırdılar. Artık 1980’li yıllarda Üçüncü Dünya kavramı kullanılmaz olmuştu ki, bu Bandung Konferansıyla ve Bağlantısızlar Örgütüyle sahneye çıkan Üçüncü Dünynın artık bir aktör olarak sahneden çekilmekte olduğunun işaretiydi. Berlin duvarının çökmesiyle artık kompradorlaşma süreci de tamamlanmıştı.

Şüphesiz Üçüncü Dünya ülkelerinin kompradorlaşma yönündeki tercihi,
yukarda kısaca değindiğimiz nedenlere dayanıyordu ama bu süreçte kollektif emperyalizmin [ özellikle ABD’nin] oynadığı rol de önemsiz değildi. Ulusal ekonomi oluşturmaya, sömürüyü sınırlamaya, bu amaçla yabancı şirketleri millileştirmeye, toprak reformuna girişen, uluslararası ekonomik ilişkileri ‘dengeleme’, yönünde talepler ileri süren Üçüncü Dünya’nın karizmatik liderleri, darbeler, suikastler, komplolar, siyasi cinayetler’le yok edildiler veya etkizleştirildiler. İran’da Petrolü millileştiren Musaddık CIA’nın peydahladığı bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı ve hapse atıldı, 1954 de toprak reformu yaparak ‘kötü örnek” olan Guatemala devlet başkanı Jacobo Arbenz bir darbeyle etkisizleştirildi, Süveyş Kanalını millileştiren, Arap Milliyetçiliğinin karizmatik sîması Cemal Abdül Nasır, 1965 de Washington da tezgahlanan ‘ 1967’daki 6 gün savaşıyla’ etkisizleştirildi, Bandung Konferansı’nın ve Bağlantısızlar Hareketinin birkaç önemli şahsiyetinden biri olan Endonezya Devlet başkanı Ahmet Sukarno 1965 de anti-komünist bir darbeyle iktidardan indirildi, Bakır madenlerini millileştiren Şili’nin marksist devlet başkanı Salvador Allende 1973’de yine CIA tarafından peydahlanan bir faşist darbeyle öldürüldü ve onun yerine emperyalizmin kuklası general Agusto Phinochet getirildi… Bunlar, emperyalizmin çıkarlarını tehlikeye attığı “kötü örnek” oldukları için etkisizleştirilen Üçüncü Dünya liderlerinden sadece bir kaçıydı ve üç kita bu tür talihsiz örneklerle doluydu. Emperyalist odakların en büyük kaygısı, her ne surette olursa olsun Üçüncü Dünya’da radikal hareketlerin etkin bir odak oluşturmasını ve söz konusu ülkelerin muhtemel birliğini ve dayanışmasını engellemekti. Kongo ‘ulusal kurtuluş hareketinin’ kurucusu Patris Lulumba’nın [1961] öldürülmesi, emperyalist istihbarat örgütleri tarafından Faslı Mehdi Ben Barka’nın Pariste kaçırılarak [1965] ‘kaybedilmesi’ [ölümüne dair sır perdesi hala dağılmış değildir ve fâili meçhul kalmaya devam ediyor] ve Che Guevera’nın Bolivya’da öldürülmesi [1967], vb. Üçüncü Dünya’daki antiemperyalist- antikapitalist radikal hareketleri ezmeyi amaçlıyordu.

Kompradorlaşma ve “kalkınma modeli”

Genel bir çerçevede, İkinci emperyalist savaş sonrasında yeni bağımsızlık kazanan ya da daha önceden siyaseten bağımsız Üçüncü Dünya ülkelerinde geçerli kalkınma modeli, ‘doğası gereği’ bağımlı ve dışlayıcı bir modeldi. Bir kere sömürgecilik ve yarı-sömürgecilik döneminde oluşan uluslararası işbölümü ve “uzmanlaşma” yerli yerinde duruyordu. Bu ekonominin yönünün dışa dönük olması demekti. Batıyı taklit etmeyi, onu yakalamayı amaçlayan bir ‘kalkınma’ modeli söz konusu olduğunda, bu çifte bağımlılık anlamına geliyordu. Hem ürettiklerini emperyalist ülkelere satmak zorundaydılar ki, bu fiyatların emperyalistler tarafından belirlenmesi demekti; hem de Batı modeline uygun şeyler üretmek için patent, teçhizat, ara-malı, teknik bilgi, vb. ithal etmek zorundaydılar. Ekonomik büyüme ucuza satıp pahalı alınan bir çerçevede yol alıyordu. Başka türlü söylersek, söz konusu olan yoksullaştırıcı bir modeldi. Ticaret hadleri sürekli olarak aleyhte gelişiyor, kan kaybı derinleşiyordu. Daha çok ihracat daha çok yoksullaşma ve doğal çevrenin aşınmasıyla sonuçlanıyordu. Geniş halk kitlelerinin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok, Batı tipi yaşamayı yegane amaç ve marifet sayan ayrıcalıklı yerli elitin ihtiyacı olan şeyler üretiliyor veya ithal idiliyordu. Fakat, üretilen sanayi malları iç pazarda satıldığı için “ekonomik büyümenin” finansmanı için gerekli döviz sağlanamıyordu. Bu durum borçlanmaya uygun bir zemin yaratıyordu. Zaten emperyalist ülkelerin de her çareye başvurarak Üçüncü Dünya rejimlerini borçlandırmakta çıkarı vardı. Borçlandırma elbette borç verenler için çok kârlı birşeydir, ama aynı zamamda borç alanı rehin almanın da bir aracıdır. Emperyalizm bakımından kritik öneme sahip olan ikincisidir. Üçüncü dünyanın borçları hızla artıyordu ve petrol fiyatlarının peş peşe yükseltilmesiyle çelişik sonuçlar ortaya çıkacak durum daha da kötüleşecekti.

Petrol fiyatlarının yükselmesi: Boumerang etkisi veya kompradorlaşmaya giden yol.

Emperyalist ülkeler, Üçüncü Dünya’nın diğer doğal kaynakları gibi, petrolü de çok ucuza kullanıyorlardı. Petrol ihraç eden ülkeler örgütü OPEC’in kurulması, bu alanda bir kartel oluşturulması, başlangıçta olumlu birşey gibi görünüyordu. Böylece petrolün yok pahasına satılması önlenecekti. Fakat, operasyon tüm taraflar için aynı anlama gelmiyordu. Birincisi bu ‘yedi kız kardeşler’ denilen büyük petrol tekelleri için çok kârlı bir operasyondu; ikincisi, petrol ihraç eden ülkeler ihracat gelerlerini artırmışlardı. Fakat bu petrol ithal eden ülkelerde tam bir şok etkisi yarattı. Zaten emperyalizmin özendirmesi ve baskısıyla bir dizi “iddialı” yatarım projesi [özellikle alt-yapı yatırımları] başlatmış olan petrol ithal eden ülkeler, petrol fiyatlarının peş peşe yükselmesiyle daha da zor durumda kaldılar, çokuluslu özel ticari bankalara borçlandılar ve borçları çığ gibi arttı. Belirli bir eşikten sonra borçlar ödenemez duruma gelince [borç krizi] artık IMF ve Dünya Bankası “istikrar” ve “yapısal uyum proğramlarını” dayatabilirlerdi. Yapısal uyum proğramlarıyla üç şey amaçlanıyordu: 1. Borçların düzenli ödenmesini sağlamak; 2. Üçüncü Dünya ekonomilerini çokuluslu şirketlerin sömürüsüne sonuna kadar açmak; 3. Söz konusu ülkeleri her türlü kalkınma amacından uzaklaştırmak veya yeniden kompradorlaştırmak. Yapısal Uyum Proğramları tam bir yeniden kompradorlaştırma proğramıydı ve artık Üçüncü Dünya’nın 1955-1975 dönemindeki önemi ve ağırlığı bütünüyle silinmiş, esamesi okunmaz duruma gelmişti. Elbette söz konusu “yapısal uyum proğramları’ aşırı borçlu Üçüncü Dünya ülkelerine silah zoruyla dayatılmadı. Üçüncü Dünya’nın ayrıcalıklı elitleri küresel plandaki sömürüden aldıkları pay karşılığında ‘kendi’ ülkelerinin yeniden kompradorlaşmasına razı oldular. Sınıfsal çıkarları onu gerektiriyordu. Şimdilerde bir kaç istisna dışında Üçüncü Dünya ülkerinde yeniden kompradorlaşmış rejimler ‘iktidarda’. Bu rejimler hâlâ milliyetçi bir dil kullanmaya devam etseler, ‘ulusal çıkarlardan, vb. söz etseler de, artık kendi ülkelerinde emperyalizmin bekçiliğini yaptıklarını söylemekte bir sakınca yoktur.

Ulusal sınırlar da yoksul emekçi kitleler için tam bir hapisane duvarı işlevi görüyor… Ülkelerinin varını yoğunu yeryüzünün ‘yeni efendileri’ çokuluslu veya transnasyonal denilen şirketlere peşkeş çekmeyi başlıca amaç sayıyorlar ve sömürü ve yağmadan paylarına düşeni alıyorlar. Küreselleşiyorlar…Özelleştirmeleri büyük bir başarı unsuru olarak sunuyorlar. Bir bakıma Üçünçü Dünya doğrudan sömürgecilik dönemindekine benzer bir ‘statüye’ indirgenmiş durumda. Dolayısıyla, hiçbir ulusal/halkçı kaygı taşımayan, ‘kendi’ halklarına ve onun sorunlarına bütünüyle yabancılaşmış rejimler, doğrudan sömürgecilik dönemindeki sömürge yönetimlerinin işlevini üstlenmiş durumdalar. Şimdilik ideolojik kölelik bu durumun bilince çıkarılmasını engellese de, bunu belirli bir eşikten sonra sürdürmek imkânsızdır. Zira, “yeryüzünün lânetlileri” hiçbir sınır ve etik kaygı tanımayan bu vahşi sömürüye, yağma ve talana ve aşağılanmaya daha uzun süre katlanamazlar. Bu alanda emareler de ortaya çıkmakta, mücadele devam etmekte…

Kapitalist emperyalizm dünyayı tek bir pazara indi
rgeyip küreselleştirdi ama bu arada insanlığın sorunlarını da küreselleştirdi. Başka türlü söylersek, artık hiçbirinin tek başına kurtuluşu mümkün değil. Elbette bu eskiden de genel bir çerçevede öyleydi ama bu gün durum daha da netleşmiş görünüyor. Şimdilerde Güney denilen “çevrede” yaşayan insanlar için yeni bir Bandung artık mümkün değil [gerekli de değil] ama önce “yeryüzünün lânetllilerinin” birliğini, oradan hareketle de, öncekiler [Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Enternasyonaller] gibi Avrupa-merkezli olmayan, gerçekten demokratik yeni bir enternasyonal gayet mümkündür. Dünya nüfusunun %80’inin dünya gelirinin sadece %14’üyle yetinmek zorunda olduğu, doğal çevre tahribatinin pupa-yelken yol adığı bir dünya düzeni sürdürülebilir değildir. Artık kendi gelecekleri de, insanlığın ve uygarlığın geleceği de onların ellerindedir. Velhasıl insanlığın geleceği bu meydan okumaya verilecek cevaba bağlı…