Kaybedilen yetki mi? – Faysal Özçift

Kamu çalışanlarını örgütleyen Sendikaların,15.05.206 tarihi itibariyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bildirdikleri üye sayıları 7 Temmuz 2006 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.

Resmi gazetede yayınlanan rakamları değerlendirmeden önce üç konfederasyonun ilk kez 2002 yılında başlayan resmi üye sayılarını hatırlayacak olursak dünden bugüne meydana gelen değişiklikleri daha iyi kavrayabiliriz. 2004 yılına kadar olan değişimler şöyle: 2002 yılında iktidarda olan 57. Hükümet döneminde, Türkiye Kamu-Sen’in üye sayısı 329 bin 65 iken, 2003 yılında 385 bin 425’e yükseldi. 2004 yılında ise 343 bin 510’a düştü. 2002 yılında Memur-Sen’in 41 bin 871 üyesi bulunurken, bu rakam 2003 yılında 98 bin 146’ya, 2004’te ise 138 bin 237’ye, yükseldi. KESK’ in ise 2002 yılında 262. 348, olan üye sayısı 2003 yılında 295. 830 a, 2004’te ise 297.114’e yükselmişti.

Bakanlıkça yayınlanan tebliğde 2005 yılında sendikalı olabilecek toplam memur sayısı 1.584.490 iken bu yıl 1.568.324’e düşmüş -Sendikalı çalışan sayısı ise 747.617 den 779.399’a çıkmış- Yani 31.782 çalışan sendikalı olmuş.

Türkiye Kamu -Sen 2005 yılında 316.038 üyeye düşmüş, bu yıl üye sayısını artırarak 327.329’a yükseltmiş, Eğitim Öğretim ve Bilim Hizmetleri İşkolunda yetki alarak yetkili olduğu işkolu sayısını 8’e çıkarmıştır. Memur-Sen üye sayısını 2005 yılında 159.154’e, bu yıl da 203.851’e çıkartmış ve Yerel Yönetim Hizmetleri İş kolunda yetkiyi ele geçirerek Diyanet ve Vakıf Hizmet işleri ile birlikte iki işkolunda yetkili olmuştur. Yayınlanan rakamlara bakıldığında örgütsüz büyük bir kitlenin varlığının yanı sıra devlet ve hükümet güdümlü sendikaların epey mesafe aldıkları görülüyor.

KESK ise 2005 yılında 33.054 üye kaybederek 264.060 üyeye, bu yıl da 29.724 üye kaybederek 234.336 ya düşmüştür. Üye sayısının azalmasıyla birlikte toplam 11 işkolundan 3’ünde yetkili iken bu yıl sadece 1 işkolunda yetki sahibi kalmıştır. Eğitim-Sen ve Tüm Bel-Sen in Toplu Görüşme yetkisi düşmüş, sadece Kültür Sanat Hizmetleri İşkolunda Kültür Sanat Sen’in yetkisi kalmış bulunuyor.

KESK iki yılda 62.778 üye kaybederken Konfederasyonun en örgütlü sendikası durumunda olan Eğitim-Sen deki üye kaybı ise daha çarpıcıdır: 2002 yılında 185 bin olan üye sayısı 2003’te 165 bine, 2004’te 155 bine, 2005’te 139 bine, bu yıl ise 122 bine düştü. Sistematik bir üye kaybı var; 2002 yılından bu yana 63 bin civarında üye Eğitim-Sen’den ayrılmış. 2000 yılındaki Eğitim-Sen’in üye sayısının 210 bin civarında olduğu düşünülüğünde üye kaybının boyutları daha iyi anlaşılır.

Peki bu üye kayıpları ve yetki kayıpları nasıl izah edilmelidir? Nasıl yorumlanmalıdır? Gerek Eğitim-Sen’in, gerekse Tüm Bel-Sen’in internet sitelerinde konuya ilişkin bir yorum bulmak mümkün değil! Tüm Bel-Sen sitesinde Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Bem Bir-Sen’i kayırdığı, yetki alması için göz yumduğu, üye yazılımında hile yapıldığına dair yazılar var. O kadar. Şüphesiz ki yazılıp çizilenler, genel olarak doğrudur. Ancak gelinen noktayı açıklamaktan oldukça uzaktır. Özeleştiri yok! Neden üye kaybına yol açıldığı, konuyla ilgili yönetimlerin sorumluluk düzeyinin ne olduğu açıklanmıyor?

Yetki kaybını sadece devletin veya hükümetin kendi yandaşlarını kayırma politikasının bir sonucu olarak değerlendirmek yeterli mi? KESK ve bağlı sendika yönetimlerinin izlediği politikaları sorgulamak, ders çıkarmak gerekmiyor mu?

Gerçek şu ki KESK ve bağlı sendikalarında yaşanan süreç 2000’li yıllardan bu yana izlenen sendikal politikanın doğal sonucudur. Kamu Emekçilerinin bünyesini kemiren reformist-teslimiyetçi damarın giderek etkin-belirleyici olmasının sonuçları yaşanıyor. Fiili ve meşru mücadeleyi terk etmenin, diğer sendika ve konfederasyonlarla aynılaşan eylemlilik tarzının meyveleri toplanıyor. Eğer fiili ve meşru mücadele sürdürülmüş olsaydı devlet güdümlü sendikacılığın bu denli güçlenmesi zaten mümkün olmazdı. Ve bugün yetki sorunu da tartışılmazdı. Üstelik 4688 sayılı sahte sendikalar yasası da engellenir en azından ölü doğardı.. Toplu görüşme şovlarına katılma yerine, Toplu Sözleşme dayatılsa ve bu temelde merkezi topyekün bir direniş sergilense durum böyle olmazdı. Yıllardır Kamu emekçilerinin en zayıf olduğu, eğitimcilerin tatilde diğer çalışanların da yaz tatiline çıktığı bir zaman diliminde göstermelik eylemlerle egemen güçlerin oynadığı oyunda malzeme olundu. Gündem yaratılacağına at gözlüğü takılarak egemenlerin çizdiği alanda dönüp duruldu.

KESK yöneticileri, eskiden Hükümeti hedefleyen göstermelik eylemliliklerle “toplu görüşmeyi toplu sözleşmeye” çevirdiklerini ifade ediyor ve mutabakat metnini imzalıyorlardı. Şimdi kamu kurumlarıyla TİS imzalayacaklarını Hükümetin kolaylık göstermesini istiyorlar. Yani Toplu Sözleşmeden söz edilir vurgu yapılır oldu. Ancak yine de soruna doğru temelde yaklaşılmıyor.

KESK’in 17 – 18 Haziran 2006 tarihinde gerçekleştirdiği Danışma Meclisi toplantısında açığa çıkan görüşler doğrultusunda, önümüzdeki süreçte yürütülecek ‘Dönemsel Mücadele Program’ı değerlendirilince bu durum açıkça görülecektir. KESK “Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve Anayasa’nın 90. maddesi ve sürdürdüğümüz mücadelenin yarattığı meşruiyet, TİS hakkımızın olduğunu göstermektedir” belirlemesi yapmakta “Önümüzdeki süreçte de iş kollarımızda toplu sözleşmeler yapma ısrarımızı ve çağrılarımızı sürdüreceğiz. TİS talebimiz olumlu yanıtlanmadığ��nda ise grev yapma hakkımızı kullanacağız” demektedir.

05-12 Ağustos 2006 tarihleri arasında “TİS Hakkımız Vardır” içerikli, bir konferans yapılacağı bu konferansla TİS yapma hakkının kamuoyu ile paylaşılacağı ifade edilmektedir. Ardından “Eylül ayının 2. yarısından başlayan ve Kasım ayına kadar sürecek olan il gezileri programı yapılacaktır” KESK “BÜTÇE sürecine müdahil olacak ve TİS ısrarını sürdürecektir. Öncesinde yapılan çalışmaların birikimleri üzerinden, ‘İnsanca Yaşam ve Çalışma Koşullar İçin TİS Yapmak İstiyoruz’ talepli, Kasım ayı sonu veya Aralık ayı başında ‘İŞ BIRAKMA’ eylemi yapılacaktır” diyerek dönemsel mücadele programının zirvesinin İŞ BIRAKMA eylemiyle sonuçlanacağını vurgulamaktadır.

İlan edilen Mücadele Programında ifade edilen yaklaşım tarzı ve eylemlilik anlayışında yeni hiçbir şeyin olmadığı yaşananlardan ders çıkarılmadığı kendini tekrar eden eylemlilik tarzıyla kamu emekçilerinin geleneksel fiili ve meşru mücadele anlayışını çürüten yaklaşımın devam ettirildiği görülüyor.

TİS Politikası :

Tüm Bel-Sen imzaladığı TİS ler nedeniyle diğer işkolları için adeta bir örnek olarak görülmekte-gösterilmektedir. Bu anlayış %10 ek zam talep edilen 14 temmuz 2006 tarihli basın açıklamasında şöyle formüle edilmektedir: “Biz bu oyunun figüranı ve Hükümetin suç ortağı olmayacağız! Ekonomik ve sosyal taleplerimizin karşılanması ve insanca yaşanacak bir ücret için Toplu Görüşme değil, toplu sözleşme yapmak istiyoruz. Toplu sözleşme yapmamızın önünde herhangi bir yasal engel yoktur. Bugüne kadar 140’a yakın belediye de toplu sözleşmeler imzaladık ve binlerce kamu çalışanı hali hazırda süren bu toplu sözleşmelerden yararlanmaktadır. Bu yıl üniversitelerde ve diğer kamu kurumlarında toplu sözleşme çağrımızı ve yapma irademizi sürdüreceğiz. Hükümetin bunu engelleyici değil, kolaylaştırıcı bir tutum a
lmasını bekliyoruz”

Yayınlanan mücadele programın da da “Sendikalarımızdan Eğitim Sen ve SES, Üniversitelerde TİS imzalamak için çaba gösterecek ve kamuoyu ile paylaşacaktır. KESK ile birlikte, YÖK Başkanlığıyla görüşme gerçekleştirilecektir. Görüşme sonrası atılacak somut adımlar, Ağustos ayına denk getirilmelidir. Yine, sendikamız Tüm Bel Sen, bu döneme denk gelecek şekilde TİS imzalama töreni planlamalıdır” deniliyor. Görüldüğü gibi, Eğitim-Sen ve SES TİS imzalamak için ‘çaba gösterecek’, Tüm Bel-Sen ise TİS imzalama törenini planlayacak.Bir başka deyişle Tüm Bel-Sen’in imzalayacağı TİS’lerden oldukça emin görünüyorlar. Acaba bu güven ve emin olma hali Tüm Bel-Sen’in gücünden mi kaynaklanıyor ? Onun için mi TİS yapması garanti görülüyor? Ancak Tüm Bel-Sen TİS’i yeni imzalamıyor. Peki yıllardır TİS imzaladığı halde neden esin kaynağı görülmedi? Soruları çoğaltmak mümkündür.

KESK’in yeni TİS politikasının Eğitim-Sen ve Tüm-Bel-Sen’in yetki kaybından kaynaklandığı açıktır.

Tüm-Bel-Sen’in Belediye Başkanlarıyla büyük ölçüde iyi niyet veya başkanların siyasi yaklaşımları temelinde yaptığı sözleşmeler TİS olarak nitelenmekte ve bu sözleşmeler bütün kamu çalışanlarına örnek gösterilmektedir. Şüphesiz ki Tüm Bel-Sen’in yaptığı sözleşmeler,
gösterdiği çabalar küçümsenmemelidir. Ancak abartılmamalı olduğundan da farklı gösterilmemelidir. Biraz samimi olmak gerek. İşin özünü saptırmamak lazım. Grev hakkını kullanamadan gerçek TİS imzalanabilir mi?

Bir başka deyişle greve gidebilecek caydırıcı örgütlü bir güç olmadan gerçek TİS olabilir mi? Oysaki ekonomik, sosyal ve idari haklar bütünü olan Toplu Sözleşmelerin hem imzalanabilmesi hem de uygulanabilmesi hiç de kolay değildir. Ciddi bir örgütlenme ve kitlesel merkezi eylemlilik gerektirir. TİS’ler Fiili ve meşru mücadeleyle caydırıcı özgüç temelinde imzalandığında anlamlı ve kalıcı olur. Devam edelim: Yıllardır savunulan ve sendika tüzüklerine geçen ‘Tabanın söz yetki ve karar sahibi’ olması ilkesi TİS sürecinde uygulanıyor mu? Kaç TİS imzalanmadan önce tabana soruldu? Belki de yersiz bir soru bu. Çünkü böylesi bir sorunun anlamlı olabilmesi için tarafların gerçek anlamıyla masaya oturması ve emekçilerin pazarlık gücünün olması gerekiyor.

Yaşanan gerçekler ise farklı seyrediyor. Güçler dengesi ne yazık ki işverenden yanadır. Büyük ölçüde Belediye Başkanının verebileceği haklar imza altına alınıyor. Sözleşmenin emekçilerin özgücü temelinde imzalandığını iddia etmek bazı işyerleri için kısmen doğru olsa bile genel olarak doğru değildir.

Pazarlık gücü ve özgüç temelinde caydırıcılık rolü ne yazık ki belirleyici değildir.

Anayasanın 90. maddesine ve uluslararası sözleşmelere atıfta bulunarak Danıştay kararını gündemleştirerek bir-iki gün iş bırakarak bu sorun çözülmez.

“Hukuk Devleti” anlayışından oldukça uzak olan “kanun devleti” bile olamayan keyfi uygulamaların sistematik olarak yaşandığı bu coğrafyada sadece uluslar arası sözleşmelerin gereklerine vurgu yapılarak TİS imzalamak hayaldir. İmzalanacak belge olsa olsa iyi niyet sözleşmesi olabilir. TİS imzalamanın hukuksal zemininin mevcut olduğunun vurgulanıp, muhataplarının bu temelde masaya çağırılması bugüne kadar yeterli olmadı. Olmayacak.

Sorun, merkezi iktidara karşı, merkezi demokratik direnme hareketini, fiili ve meşru genel direnişi hayata geçirmektir. En son Fransız emekçilerinin de gösterdiği gibi, onların konuştuğu dilden konuşmaktır. TİS ve grev hakkı böylesi bir zeminde kazanılır ve uygulanır.

Öte yandan KESK’in iki işkolunda kaybettiği toplu görüşme yetkisi bir sonuçtur. Yetkili olma hususuna gereğinden fazla değer biçen KESK ve bağlı Sendika yönetimleri kendilerini sorgulamalıdır. Esasında kaybedilen sahte yasanın sahte yetkisi değil, fiili ve meşru mücadele geleneğidir. Direnme ruhudur. Bu ise KESK’i KESK yapan temel özellikti. Ve her şeyden daha önemliydi. Bu geleneğin yeniden canlandırılması ise zaman alacağa benziyor.


Faysal ÖZÇİFT
KESK Kurucu Genel Sekreteri