‘Yurttaş’ İle Sınıfın Buluştuğu Alan – Hakan Koçak(Siyasi Gazete)

SOSYAL HAKLAR HAREKETİNİN POLİTİK ANLAMI VE YERİ ÜZERİNE NOTLAR

(Bu yazı daha önce Siyasi Gazete’nin Nisan 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır)

• Sosyal haklar hareketi her şeyden önce bir “eşitlikçilik” hareketidir. Hareketin temel ekseni ise “metasızlaştırma” dır. Üretim sürecinde ortaya çıkan sınıfsal eşitsizlikleri bir yandan derinleştiren öte yandan yaydığı ideolojik salgıyla bu eşitsizlikleri “herbirimizin eşit katılımcısı olduğu bir oyun” kurgusuyla meşrulaştıran piyasanın hakimiyet alanını sınırlamak, onun herşeyi metalaştırarak içine alan işleyişi karşısında, metasızlaşmış alanları genişletmek, dayanışmacı-eşitlikçi pratikler, kurumlar, kültürel örüntüleri yaratmak esas amaçtır. Bu çerçevede kesinlikle yeni bir hareket değildir, kökleri daha da eskiye uzanmakla beraber en azında bütün bir 19. ve 20. yüzyıl sosyal, siyasal mücadeleler tarihinin kökenlerinde bahsedilen amaçlar temel rol oynamıştır. İşçi sınıfı hareketinin, her türden eşitlikçi, sosyal adaletçi, halkçı sosyal-siyasal hareketin ufkunda piyasanın egemenliğini sınırlamak ve giderek yok etmek bulunmaktadır. “Sosyal haklar bireylerin veya ailelerin ücretli emekten bağımsız olarak varolabilme biçimini tanımlar, çalışma ve iş yapma gereklilikten ne kadar uzaklaşır ve ne kadar özgür seçime tabi olursa, emekgücü de o kadar metalaşmaktan uzaklaşmış olur.” (1) İşte bu son yüzyılların mücadelelerinin altında örtük olarak bulunan temel hedeftir.

• Bununla birlikte yeni olan şey, sözü edilen dönem boyunca çok çeşitli, uzun ve çetin mücadeleler sonucu dünyanın her yerinde şu veya bu düzeyde piyasanın hakimiyeti karşısında elde edilen ve hukuki temelde de birer hak olarak kodlanan kazanımların günümüzde gitgide eritilmesi, aşınması ve yok edilmesi ama bundan da öte toplumsal meşruiyetlerinin zayıflatılması, hak olma niteliklerinin kaybettirilmesi sürecinin yaygın biçimde işliyor olmasıdır. Kapitalizmin yaygın olarak küreselleşme olarak isimlendirilen son döneminde “kaynak yetersizliği”, rekabetin kaçınılmazlığı” ve piyasanın dokunulmazlığı” dogmalarının temelini oluşturduğu düşünsel gericilik ikliminde sosyal hakları talep etmek, genişletmek hatta savunmak zorlaşmıştır. Yeni olan bu alanda yeniden güçlenmeye başlayan ama söz edilen dogmalar karşısında hala yeterince meşru ve cüretkar olamayan bir hareketin büyütülmesi, derinleştirilmesi zorunluluğudur. Bu yeniden ayakları üzerinde duracak hareketin sözü edilen kapitalist dogmalarla hergün fikri, politik ve gündelik yaşam düzeyinde sayısız mevzi savaşı vermesi gereklidir.

• İşçi sınıfının kapitalizmle mücadelesinin belli bir aşamasından itibaren onun en temel ve evrensel örgütlenme formu haline gelen ve hem çalışma yaşamında hem de daha genel olarak siyasal-toplumsal yaşamda radikal dönüşümler yaratmış bulunan sendikaların bugün gelinen noktada üzerine oturdukları zeminde yapısal bir değişim, bir kayma olduğu söylenebilir. Sendikalar çok uzun bir zamandır esas olarak kapitalist sözleşme ilişkisinin mantığının dışında olmayan serbest toplu pazarlık hakkını kullanmak yoluyla üyelerine toplu sözleşmelerle ağırlıklı olarak maddi kazanımlar sağlayan örgütler olarak varolagelmektedirler. Sendikaların varolduğu ve geliştiği zeminde artı-değer yaratan tekil işçi, sürekli, düzenli ve görece güvenceli istihdam, sözleşme masasının karşısına oturan patron, çalışma yaşamı deneyimleri hayatlarının merkezine oturan onlara kimlik kazandıran üyeler, genellikle imalat ve genel hizmetler sektöründe yoğunlaşan mavi yakalı üye profili gibi figürler belirleyicidir. Oysa günümüzde bunların hepsinde de önemli dönüşümler olmuştur.

• Her şeyden önce kapitalizmin dayandığı tarihsel sınırlarda yapısal bir istihdam krizi sürmekte ve büyümektedir. “Artık yedek sanayi ordusu tanımlamasına sığmayan, hiçbir toplumsal bütünleştirme ve içerme mekanizmasından nasibini almayan bir ‘gereksiz nüfus’ gittikçe şişmektedir.” (2) Yani artık istihdam edilmek bir genellik değil ayrıcalık haline gelmektedir, sağlanan istihdamın ise giderek daha geniş bölümü geçici, güvencesiz, yeterli gelir sağlamayan hale gelmektedir. Avrupa’da kronik bir işsizlik ABD’de çok sayıda ama hiçbiri yeterince gelir sağlayamayan ve ikinci işi zorunlu kılan kısmi işler, çevre ülkelerde ise olağanüstü oranlara erişmiş bir enformel istihdam dünyadaki istihdam yapısının karakteristiklerini oluşturmaktadır. (3) Çalışmanın niteliği değişmekte, çalışanların yaşamındaki merkezi kimlik olma özelliğini yitirmektedir. Sennett’in bu konuyu irdelediği kitabına verdiği isimle bir “Karakter Aşınması” yaşanmaktadır. (4) Kolektif emek, genel zihin, birikmiş ölü emek ve emekçinin toplumsal niteliği öne çıkmakta, bileşik emeği basit emeğe indirgemek zorlaşmakta, her nihai ürün karmaşık bir teknik ve toplumsal işbölümünün birbirine bağladığı kolektif emeğin eseri olmaktadır ve bu durumda değer yasası emeğin değerlenmesinin ölçütü olmaktan çıkmaktadır. Artık işçi figürü toplumsal niteliği belirginlik kazanmaktadır. Öte yandan masanın karşı tarafındaki patron da çeşitli biçimlerde giderek görünmezleşmektedir: Küçük, enformel işyerlerinde karşınıza çıkan patron her an iflasın eşiğinde duran, çoğu kez kendi emeğini de yoğun olarak kullanan piyasa hareketleri ve bağlı olduğu işvereni karşısındaki mağdur insan olarak, çok uluslu şirketlere bağlı işyerlerinde uzaklardaki bir yönetim kurulunun tanınmayan üyeleri olarak, evinde çalışan kişinin hiçbir zaman tanışmayacağı son halkasını oluşturduğu üretim zincirinin tepesindeki kişi olarak, kendisi de küresel düzeydeki rekabet koşulları nedeniyle devletinden yardım bekleyen her an ülkeden ya da üretimden çekilmeye hazır ulusal sermaye sahibi olarak, kamu işyerindeki ne idüğü belirsiz taşeron olarak vs…Sendikanın şöyle yakasında tutup masaya oturtacağı sonra da kendisinden bir şeyleri koparıp alacağı o eski “purolu adamı” bulmak zorlaşmıştır ortalıkta. Ve son olarak işçiler de değişmektedir. Avukatlar, doktorlar, bilgi işlem uzmanları, mimarlar vs. her geçen gün daha çok sayıda birer ücretli ya da işsiz olarak girmektedir işgücü piyasasına. Kapitalizm burada da hükmünü sürmekte her şeyde olduğu gibi burada da tüm ünvanları, saygınlıkları silip süpürerek sıradan birer proleter olarak ortaya sürmektedir bu eskiden kolaylıkla yeni orta sınıfın saygın mensupları olarak isimlendiriliverilenleri. Onları da plazalara, bürolara, bankalara, okullara doldurmakta, ellerinde sermaye olarak tuttukları, vasıf, eğitim düzeyi, entelektüel beceri gibi şeyleri de değersileştirivermektedir acımasızca. Velhasıl artık “iş”e, çalışmaya, istihdama, yaka rengine, toplu sözleşmeye bağımlı olmayan, bu artık gitgide dağılan zemine oturmaya çalışmayan bir emek hakları, sosyal haklar mücadelesinin koşulları oluşmaktadır.

• Bu noktada muhatabımız eskisinden çok daha fazla devlet olmaktadır. Sendikaların iş gördüğü “sözleşme” düzleminin üstünde “haklar” düzlemidir artık öne çıkan. Tam da bu boyutuyla daha politik, daha sistem karşıtıdır sosyal haklar hareketi özünde. İşyerinde sendika-sözleşme alanında yani birincil paylaşım alanında elimizden kaçan sermaye ile bu kez devlet dolayımı ile ikincil düzeyde bölüşüm kavgası vermek durumundayız daha da fazla. Sağlık, eğitim, konut, ulaşım vs. gibi her bir yaşam alanında yukarıda söylenen metasızlaştırma mücadelesi verilirken, yani bunlar diğer alanlar piyasanın, karın mantığının hakimiyetinde kurtarılırken muhatap elbette tam da bu piyasalaşma sürecini
n öznesi devlet olacaktır. Sendikaların elindeki en büyük güç, sistemin sürgit işleyişine çomak sokan onu gerçekten korkutan asıl güç nasıl çalışmayı durdurma gücüyse sosyal hak hareketlerinin de sokacağı çomaklar; çalışma saatlerinin azaltılması, herkese için temel bir sosyal ücret ve yaşam alanlarının metasızlaşması (parasız, ücretsiz, kar mantığının geçersiz olduğu alanlar) ve bunların hukuki planda da birer hak haline getirilmesidir. Bu nokta önemlidir zira piyasalaşma ve sosyal hakların yokluğunun sonuçlarını gündelik yaşamlarında tecrübe eden emekçiler açısından somut, solla etkileşime girebildikleri, doğrudan eylem olanaklarının olduğu siyaset alanıdır burası. Partilerin sembollerle örülü ve artık günlük yaşamdan uzaklaşmış söylemsel siyaset alanının da, sendikaların daracık bir toplum kesimini kapsayan üye kitleleri için sürdürdükleri uzlaşmalara dayalı, aşağıdakilere kapalı politikalarının da aşıldığı, aşılma potansiyellerinin olduğu alan…Belki onların çoktan başını çekmesi gereken, onlara yeniden kan, can verecek olan yaşamın canlı alanı. Yani toplumsal olanın siyasallaştığı, siyasal olanın toplumsallaştığı alan, yurttaşlık haklarının kapitalist sistemle çatıştığı, halkın sınıflaştığı-sınıfın halklaştığı ve bunun için sınıf örgütleri olan emek örgütlenmelerinin aynı zamanda halkçı bir karakter de kazanmak durumunda oldukları, emekçinin ve emeğin haklarının dağıldığı ama tam da dağılarak içine yayıldığı ve tüm rengini belirlediği yurttaşlar topluluğunun hak mücadelesi olarak emek hareketinin kendisini artık daha üst düzeyde ürettiği alan. Yine burası şeriatçı hayırseverinden laik çağdaş yardımseverine, Dünya Bankası patentli sivil toplumcusuna uzanan her soydan “yoksulseverin” alanına müdahale edilecek noktadır. Kapitalizmin sonuçlarını kaçınılmaz bir kader gibi kabullenerek giderek genişleyen bir yoksullar yığınına birer kaşık yardım götürerek sevap kazanmayı, tehlikeli patlamalara engel olmayı, ya da hümanist duygularını tatmin etmeyi isteyen bu yardımseverler ordusu karşısında ve binbir çeşit yoksullukla mücadele programı lafazanlığı karşısında dünyada herkesi doyuracak kaynakların var olduğunu, herkesin bu kaynaklardan yararlanmasının insanların en temel hakları olarak sayılan sosyal haklarının yaşama geçirilebilmesinin yegane yolu olduğunun söyleneceği, yardım-sadaka-bağış yerine “hak” kavramının geçirileceği yerdir burası tam da…

• “Sosyal haklar hareketi” yeniden inşa edilmek durumunda olan sınıf hareketinin üzerine oturduğu ana omurga olacaktır. Kapitalizmi sosyalist bir kuşatmaya almanın ana yolları buradan geçmektedir. Temel toplumsal geliri bir sosyalist proje olarak ele alan Amerikalı Marksist E.O.Wright böyle bir kuşatmanın esas ilkeleri olarak şunları belirliyor: Sermayeye göre emeği güçlendirmek ve sınıfsal güç dengesini değiştirmek, emekgücünün metasızlaştırılması ve sosyal bir ekonominin potansiyellerinin genişletilmesi. (6) Ve Wright bunların kapitalizme meydan okumanın anlamlı bir yolu olduğunu belirtiyor. Evet kapitalizme meydan okumak, köklerimize dönmek, sürekli onlardan beslenmek ve sınıf hareketini üç düzeyde kurmak gerekiyor.

• Gündelik yaşam içinde örülecek dayanışma pratikleri ile yaşamımızı idame ettirebilmek, ayakta kalmak: DAYANIŞMA

• Toplu sözleşmeler, hukuksal ve fiili mücadeleler yoluyla, birleşerek sermayeden kazanımlar elde etmek: MÜCADELE

• Temel yurttaşlık geliri gibi, iş saatlerinin düşürülmesi gibi, parasız sağlık, eğitim, konut gibi, kültürel faaliyetlerin karşılıksız desteklenmesi gibi insanı var eden her alanda talepleri geliştirmek, bunları iktidardan almak, bunun için geleceği bugüne izdüşürmek: TALEP ETME VE HAK ELDE ETME
Tüm bunlar için biz emekçilerin kendi zekaları ve kollarından başka güvenecekleri bir şey hala yok dünya yüzünde, evet bir kez daha BİZLERİ KURTARACAK KENDİ KOLLARIMIZDIR
Hakan Koçak

dipnotlar
(1) Tülay Arın, Kamu Girişimciliği içinde,”Sosyal hakların emekgücünün meta niteliği üzerindeki etkileri”, 1997 TMMOB yayını, s:199
(2)”Bir Çağ Dönümümüm Eşiğinde”, Çalışanlar Basın yayın, İst. 2004, s: 22
(3)Manuel Castells, “Ağ Toplumunun Yükselişi” içinde ‘Çalışmanın ve istihdamın dönüşümü:Ağ işçileri, işsizler ve esnek zamanlı çalışma’ adlı 4. bölüm, Bilgi Üniv. Yayını, İst., 2005
(4)Richard Sennett, “Karakter Aşınması”, Ayrıntı yayınları, İst. 2002
(5)”Bir Çağ Dönümümüm Eşiğinde” s: 21
(6)E.O.Wright, “Basic Income as a Socialist Project”, http://www.ssc.wisc.edu/~wright/, 2005