Kenar Notları… – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

Evet, ”Siyasi ortam son derece gergin”. (1) Çünkü, Türkiye’yi yönetenlerin, 1980’lerin başından bu yana yönetmeye çalıştıkları ekonomik kriz yeniden yönetilemez olmaya başladı. Dünya ekonomisinin yapısal krizi içinde, kaderini, uluslararası sermayenin kriz yönetme modellerine tabi kılarak ayakta kalmaya çalışan, bu arada kısa dönemli çıkarları için, deyim yerindeyse, ”bağışıklık’‘ sistemlerinin sürekli tahrip edilmesine göz yuman Türkiye kapitalizminin ve iktidar blokunun krizi bu…

Bu eşiğe bugün gelmedik…

Bu nedenlerle, ”Bugün ise Türkiye bütün tarihiyle hesaplaşmasını zorlayan bir noktada, bir eşikte” saptaması eksik, dolayısıyla yanıltıcı. Türkiye 1980 darbesinden bu yana bu eşikte… Türkiye toplumunun sınıf ilişkilerinin iktidar matrisi, o günlerden bu yana çok az değişti. Değişim de, olduğu kadarıyla, toplumsal hiyerarşinin tepesindeki tabakalaşmalar arasında yaşanıyor. Temel sınıflar arasındaki dengelerdeki bozulmanın yönü o günden bu yana hep aynı (reel ücret/verimlilik makasına bakmak yeterli): Hem çalışanların hem de orta sınıfların iradelerinin siyasi iktidarı etkileme kapasitesi sürekli geriledi.

Çalışanların, hem sendikalar, dernekler gibi kurumları, sosyal güvenlikleri hayalete dönüştü, hem de düşünsel evrenlerinde dinci ideolojilerin, tarikatların etkisi arttı. Bu da yetmedi, devletle aralarında ”sivil toplum örgütü” olarak adlandırılan, hangi temsil ilişkilerinden kaynaklandığı belirsiz bir tabaka oluştu. Orta sınıflar da, tümüyle tüketim sürecinin imajlar dünyası ”gösteri toplumu” tarafından teslim alındı; borçlandırma mekanizmalarıyla elleri kolları ve bilinçleri ”bağlandı” . Nihayet, kamusal alanın tasfiyesi, ”üst kurumlar” gibi dönüşümler, siyasi erk ile vatandaşlar arasındaki diyaframın geçirgenliğini tümden ortadan kaldırdı.

Demokrasi standartları filan…

Bu yüzden önerilen ”tarihle hesaplaşma”, ”Kürt sorunu”, ”Ermeni soykırımı sorunu”, ”Askerler/milliyetçiler/Jakobenler/statüko ve diğerleri”; ”Ah bir AB’ye girebilsek”, nihayet ”her şeyi dünya demokrasi standartlarına göre yeniden biçimlendirsek” türünden yaklaşımlarla gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Aksine bu tür yaklaşımlar, ekonomik/siyasal ilişkiler matrisini konuşmayı adeta olanaksız kılan bir ”escamotage” işlevi görüyorlar.

Türkiye’nin siyasi yapısını ”dünya demokrasi standartlarına göre yeniden biçimlendirmeye” gelince, ne yazık ki, bu içi boş bir saptama. Birincisi, gönderme yapılan standartlar, eğer ufkumuz neo-liberal demokrasiyle sınırlı kalmayacaksa, acaba gerçekten var mı belli değil! Salt liberal demokrasiyi alsak bile, ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da ve Fransa’da birbirinden farklı demokratik standartlar var! İkincisi bu standartlar öyle ”on emir” gibi de değiller; zaman içinde sürekli değişiyorlar. Son gelişmelerden iki örnek vermek gerekirse: Sığınmacıların hakları, sığındıkları topluma katılma koşulları Avrupa ülkelerinde, 1980’lerden bu yana çok büyük ölçüde kısıtlandı. ”Terorizme karşı” savaş, liberal demokrasinin temelinde yatan ”birey hakları” ve ”özel alanlar”, insan hakları gibi ilkeleri, 1970’lerde ancak kurgu-bilim filmlerine görülebilen boyutlarda (Guantanamo, CIA uçakları vb.) aşındırdı, aşındırmaya da devam ediyor. Salt bu iki nedenle bile ”dünya demokrasi standartları”, ”burjuva demokratik” standartları kastetsek bile, artık yeterince anlamlı bir kavram değil. ”Kimin için demokrasi” sorusunu sormuyorum bile…

Gerçeklik ve ‘gerçek’

Evet karşı karşıya olduğumuz ”sorunun boyutları çok büyük”. Ama sanırım bunlara, ”Tarihle hesaplaşmak gerekir” gibi bulanık ifadelerden kalkarak, üstelik kapitalizm, sınıflar, emperyalizm, günümüzde de özellikle ”kültür endüstrisi”, ”gösteri toplumu”, ”biyopolitik” gibi olguları görmezden gelerek çözüm önermek olanaklı değil. ”Tarihle hesaplaşmak” bu olgulardan soyutlanarak ele alındığında, kolaylıkla, hem siyasal İslamın ”Cumhuriyetle” hesaplaşmasının, hem de ”büyük güçlerin” bölgesel jeopolitik programlarının bileşenine dönüşerek amacına ters bir yönde ilerlemeye başlayabilir. Bilindiği gibi çelişki her zaman ”ileri” doğru çözülmez.

Evet, gerçekten de, ”Rejimle kurulacak ilişki en geniş anlamında gerçeklikle kurulacak bir ilişkidir” ama bu ilişki, gerçekliğin oluşurken bastırdığı ekonomik ve siyasi ”gerçeklerle” ilişkiye geçilemediği takdirde, ”neye inanacaklarına, neyi düşüneceklerine kendileri mi karar vermek istiyorlar”, ”Kendileri mi yönetmek istiyorlar, yönetilmek ve yönetene şükretmek mi” sorularında ifadesini bulan ”fanteziler” dünyasında yaşamayı kabul etmekten öte bir anlam ifade etmez. Bu ”gerçekten” kaçarak ”ahlak sorununa” sığınmak ise bence boşuna bir çaba. Ahlak sorunu, ancak ”gerçekle” ilişki içinde, ”olumsuz olanla boğuşurken” ele alınabilecek bir şey…

(1) Murat Belge , ”Büyük Eşik” , Radikal, 18/06/06

Cumhuriyet 21.06.2006
GLOBALPOLİTİKÜLTÜR
ERGİN YILDIZOĞLU
[email protected]