‘Hegemonya Transferi’ Üzerine – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

Hem başarısız, hem ‘çirkin Amerikalı’
ABD, imparatorluk projesini dünyaya, ”terorizme karşı küresel savaş” olarak sundu. Bu savaşta ABD hem kendi halkının hem de dünyanın güvenliğini (Pax Americana) korumak için, tek taraflı müdahale, önleyici vuruş gibi, daha önce dile getirilmeyen, Kissinger ‘in deyimiyle Vestfalya Anlaşması’yla kurulmuş ulus devletler sistemini fiilen yıkacak ”devrimci” yöntemlere başvurabilecekti. Öyleyse, ABD’nin ”terorizmle savaş” sürecindeki başarısı, imparatorluk projesinin başarısının da ölçüsü olarak alınabilir. Bu bağlamda, Foreign Policy dergisinin ABD’nin önde gelen 117 savunma ve güvenlik uzmanı arasında, yaptığı anket önemli. Derginin Temmuz/Ağustos sayısında yayımlanacak olan bu anketin sonuçlarına göre, 117 uzmanın yüzde 84’ü terorizme karşı savaşın başarısız olduğuna inanıyor. Bu oran kendini muhafazakâr olarak niteleyen uzmanlar arasında yüzde 71, ılımlılar arasında, yüzde 90 ve liberal (solcu) olarak niteleyenler arasında da yüzde 89. Dahası bu uzmanların yüzde 86’sı dünyanın bugün, ABD ve Amerikan halkı açısından 11 Eylül öncesine göre çok daha tehlikeli bir duruma geldiğine inanıyor (www.foreignpolicy.com).
İmparatorluk projesi yalnızca daha tehlikeli bir dünya yaratmakla kalmadı, ABD’nin ”yumuşak gücünü” yıpratarak ”hegemonyacı” (liderliğinin benimsenmesine dayanan) ilişkilere geri dönme şansını da ortadan kaldırmaya başladı. Pew Research Centre ‘nin 15 ülkede 1999’dan bu yana düzenli olarak gerçekleştirdiği ”tutum araştırmalarının” sonuncusu, ABD’nin prestijinin sürekli gerilemekte olduğunu gösteriyor: 1999-2006 Mayıs döneminde, ABD’ye olumlu gözle bakanların oranı yüzde olarak, ABD’nin en yakın müttefiki İngiltere’de 83’ten 56’ya; Fransa’da 62’den 39’a, Almanya’da 78’den 37’ye, İspanya’da 50’den 23’e gerilemiş. Bu gerileme Müslüman ülkelerden Endonezya’da 75’ten 30’a ve Türkiye’de de 52’den 12’ye olarak gerçekleşmiş. ABD’nin uluslararası ekonomik bağlantıları, örneğin enerjide dışa bağımlılığı, ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için günde yaklaşık 3 milyar yabancı kaynağa gereksinimi olması ve uluslararası siyasi koşullar, bugün Bush yönetiminin, Roma İmparatorluğu zirvedeyken muhafazakâr senatör Cato ‘nun ”Bizi sevmeleri gerekmiyor, korksunlar yeter” dediği gibi, umarsız davranmasına da izin vermiyor. Bu iktidarsızlığın işaretlerini, Irak’ta direnişi ( Zerkavi ‘nin öldürülmüş olması direnişi etkilemedi), ABD’nin askeri kapasitesini, savaş ahlakının sınırlarını göstermiş olmasının ötesinde, Afganistan’da Taliban’ın etkisinin güçlenmeye başlamasına karşılık Karzai yönetiminin tek çare olarak aşiretleri silahlandırmaya kalkmasında (The Guardian 13/06), Somali’deki iç savaşı ABD’nin desteklediği grupların, siyasal İslama eğilimli gruplardan oluşan koalisyon karşısında kaybetmesinde (The Australian 15/06, The New York Times 17/06) dış politikada tek yanlı, dayatmacı tutumun terk edilerek örneğin İran’la pazarlıklarda olduğu gibi, diplomasinin öne çıkmaya başlamasında, ABD’nin giderek ittifaklarına daha çok dayanmaya, NATO’ya uluslararası bir işlem yüklemeye çalışılmasında (Wall Street Journal, 13/06) da görebiliyoruz. ABD’nin, uzun süre şiddetle karşı çıktıktan sonra, geçen hafta, bir Asya Para Birimi kurulması çabalarına muhalefet etmekten vazgeçmesi de bu sürecin bir başka göstergesi değil mi? (Financial Times 16/06)
Etki ve tepki
İmparatorluk projesi gündeme geldiğinde, ABD’de, Zbigniew Brzezinski de dahil, birçok dış politika uzmanı, bir tepki olarak, ABD karşıtı gruplaşma, bloklaşma eğilimlerinin hızlanacağını savunmuştu. Gerçekten de AB’nin merkez ülkeleri Almanya ve Fransa, ABD’nin Irak savaşını desteklemedi. Putin yönetiminde, Rusya bir taraftan merkezi devlet aygıtını güçlendirirken diğer taraftan, yüksek enerji fiyatlarının sağladığı kaynaklardan yararlanarak askeri ve siyasi yapısını yenilemeye, enerji kaynaklarını dış politika aracı olarak kullanmaya, Batı’nın dümen suyunu terk etmeye başladı. Çin’de Hu Jintao ile birlikte iktidara gelen IV kuşak liderlik, aktif bir dış politika izlemeye başladı. ABD’nin imparatorluk girişimine karşı Çin, Rusya, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan’ı bir araya getiren Şanghay İşbirliği Örgütü kuruldu. Bu sayede Çin ve Rusya ilk kez geçen yıl Şandung’da ortak bir askeri manevra düzenleyebildi. ŞİÖ, yaklaşık dört yıl hareketsiz kaldıktan sonra, bu yıl İran, Hindistan, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin gözlemci olarak katılımıyla toplanınca, ABD dış politika çevrelerinde belirgin bir tedirginliğe yol açtı. Çin’in enerji ve hammadde kaynaklarına ulaşabilmek için Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar aktif bir ticaret, yatırım, diplomasi atağına geçtiği de görülüyor. Latin Amerika’da, ABD karşıtı bir cephe oluşarak Venezüella’da Chavez ve Bolivya’da Morales aracılığıyla Ortadoğu’da İran’a kadar uzanan ilişkiler ağı şekilleniyor. Kissinger ve Fukuyama küreselleşmenin (serbest piyasa-liberal demokrasi) ABD yaşam tarzının diğer ülkelerce benimsenmesi anlamına geldiğini söylüyorlardı. Bu yüzden küreselleşmecilik ABD’nin küresel hegemonyasına büyük bir katkıydı. Küreselleşme (serbest piyasa) modelinin tükendiğine ilişkin tezleri bu köşede birçok kez tartıştık. Bu tükenişin en çarpıcı bir biçimde enerji piyasaları alanında görüleceğini, söz konusu malların stratejik öneminden dolayı, bu alanda serbest piyasa projesinin terk edileceğini ileri sürmüştük. Tokyo’daki Japonya Uluslararası İlişkiler Forumu (www.jfir.or.jp)tarafından Başbakan Koizimi için hazırlanan Uluslararası Enerji Güvenliği Sistemi raporu, konuya önce, enerji tedarikinde serbest piyasa koşullarına güvenilmeyeceğini saptayarak giriyor (ABD’de, Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı Senatör Lugar da aynı düşüncede; The National Interest 05/06/06), sonra da Japonya’nın uzun dönemli ulusal çıkarları gereğince, enerji kaynaklarına sahip ülkelerle bağlarını güçlendirmesi gerektiğini savunuyor. Böylece, Japonya’nın, İran’la hızla gelişen ilişkilerinin de gösterdiği gibi, bir süredir izlemekte olduğu, enerji kaynaklarına ulaşma politikaları da stratejik bir çerçeveye oturmuş oluyor. Ancak bu noktada, ABD ile Asya bölgesinde Çin’in yükselişine karşı en önemli dengeleyici müttefiki Japonya arasında bir çıkar çatışması şekillenmeye başlıyor (Wall Street Journal, 16/05). Uluslararası hegemonyanın bir ülkeden diğerine transferine ilişkin, uzun, istikrarsız ve yönü belirsiz bir sürecin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu koşullarda, tek bir ittifaklar sistemine, hatta ülkeye stratejik düzeyde bağlanmamak, deyim yerindeyse her ittifakı bir diğeriyle ”heç etmeye” yönelik bir dış politika izlemek, ama her şeyden önce, ülkenin ekonomik ve sosyal yapısını güçlendirmek, iç yaralarını sarmak gerekiyor. Aksi takdirde bu gemi, bu denizin fırtınalarına dayanamaz.
Cumhuriyet 19.06.2006
DÜNYA EKONOMİSİNE BAKIŞ / ERGİN YILDIZOĞLU LONDRA
] ]>