Bu Kez Farklı Olabilir! 1 – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

Dünya borsaları bir aydır hem geriliyor hem de sert bir türbülans yaşıyor. Dünya ekonomisinin yüzde 30’u büyüklüğündeki ABD’de Dow Jones Sanayi İndeksi haftayı mart ayından bu yana ilk kez 11.000’in altında kapattı. Bir yaklaşıma göre, her dört yılda bir gelen (1990, 1994, 1998, 2002) düzeltmelerden birini yaşıyoruz. Benzer bir yaklaşım, Türkiye’de de faizler 175 puan arttırılınca Merkez Bankası’nı, gereken güveni piyasalara verdiği için alkışladı, belli ki burada da ”kriz değil, düzeltme” senaryosu satılmaya çalışılıyor. Ancak, son bir yıldır yaşananlar, bu kez farklı bir noktada olduğumuzu düşündürüyor.

Kırılma noktasında…

Bu, iyimser ”düzeltme” senaryolarına karşılık, gerek piyasaların gerekse de küresel dengesizliklerin, kırılma noktasına çok yakın bir yere geldiğini savunanlar da var. Ben bu noktaya çoktan ulaştığımızı ve kırılmayı gerçekleştirecek bir ”olayı” beklemekte olduğumuzu düşünüyorum.

İlk gerekçem, ABD ile Asya, özellikle Çin ve Japonya arasında oluşan cari -hesaplar- dengesizlikler. Bunları çok tartıştık; ABD’nin doları devalüe ederek aşmasının, ihraç kapasitesi iyice aşınmış olduğundan, çok zor olduğunu da. ”Dengeyi” sağlamak için geriye, ABD ekonomisinin yavaşlaması, ithalatın kısılması kalıyor. Bu salt ABD’ye ihracat yapan ülkelerin ekonomileri açısından değil, bu ülkelerde ucuz işgücü kullanarak üretim ve ABD’ye ihracat yapan ABD çokuluslu şirketleri açısından büyük kayıplara ve bir küresel resesyona yol açabilecek bir gelişme. Bir diğer çözüm, bu yükü Avrupa’nın üstlenmesi. Ancak hafta sonu yapılan G-8 maliye bakanları toplantısı öncesinde, AB grubu adına konuşan Lüksemburg Başbakanı ve Fransız Maliye Bakanı’nın, ”Dengesizlikler bizden kaynaklanmıyor, yapacak bir şey yok” sözleri bu işbirliğinin gündemde olmadığını düşündürüyor. Öyleyse dengesizlikler bir küresel resesyona yol açana kadar artmaya devam edecekler. Mali piyasalardaki şekillenme bu noktaya çok yakın olduğumuzu gösteriyor.

Gerçekten de (bu da ikinci gerekçem) mali piyasalarda risk ve kırılma beklentisi had safhaya ulaştı. New York Federal Reserve’in, geçen eylül ayında, türev piyasalarında, heç edilmiş fonların etkinliklerine bağlı olarak hızla artmakta olan risk düzeyinden kaygı duyarak 14 büyük yatırım bankasının yöneticileriyle yaptığı bir toplantıyı aktarmıştık. Geçen hafta Cumhuriyet, Avrupa Merkez Bankası’nın ani risklere dikkat çeken raporunu aktardı. Aynı hafta Hong Kong yönetimi de benzer kaygıları dile getirdi ( Financial Times , 07/06). Faizlerdeki global yön değişikliği, piyasadaki likidite daralması (Bkz: E.S. Browning, Wall Street Journal , 30/05/06); ”Carry Trade” (Düşük faiz bölgelerinden al, yüksek faiz bölgelerine yatır) işlemlerinde, maliyeti yükselterek hesapların kapatılması eğilimini getiriyor ( Liz Rappaport , Thestreet.com , 08/06/06). Bu hesaplar kapanırken büyük bir ”olay” çıkma olasılığı giderek yükseliyor. Morgan Stanley’in Asya uzmanı Andy Xie de, ”Likidite köpüğü sönerken dövizler zayıflar. Merkez bankaları da bir krizi önlemek için kemerleri daha güçlü sıkabilirler. Bu da ülkeleri resesyona iter” diyor ( Global Economic Forum , 09/06).

Ayrıca, Wall Street’in gurularından ve DeVoe Report ‘un editörü Raymonf Devoe ‘nin 1995’te bir yorumunda uyardığı gibi, ”Finansal tarihteki tüm spekülatif hummaların arkasında likidite genişlemesi oluyor. Her şey çok iyi gidiyor, para gelmeye devam ettiği sürece” … Morgan Stanley’den Roach ‘ın sık sık vurguladığı gibi, beş yıldır tarihin en büyük likidite genişlemesini yaşıyoruz, bu da tarihin en büyük ”Carry Trade” ve borç türevleri hummasını körükledi. Şimdi likidite daralıyor, faizler artıyor…

Zaten tarihe bakınca, her önemli borsa ”düzeltmesinin” arkasından, örneğin, 1987’de ve 2000’de olduğu gibi, bir resesyonun geldiğini görüyoruz. Bu resesyon, köpüklerin artıklarını, verimsiz işletmeleri temizliyor, sermaye birikimi için yeni bir atılım alanı açıyor. Ancak 2001’de resesyon, değindiğim mali genişlemeyle yarıda kesildi, borsa köpüğünden çıkan spekülatif enerji gayrimenkul piyasalarına yönlendirildi. Kapasite fazlası sorununu hafifletecek yıkım yaşanmadı; sorunlar ağırlaşmaya bırakılarak ertelendi. Şimdi yeniden gelip kapıya dayandılar. Üstelik, dünya ekonomisindeki enflasyonist gelişmelere, en son, geçen hafta Rusya örneğinde gördüğümüz gibi ( Financial Times 09/06), MB’lerin korunmak için portföylerindeki doları azaltma, altına yönelme eğilimlerine bakarak, yeni bir mali genişleme olasılığının gündemde olmadığını söyleyebiliriz. Aksi takdirde doların uluslararası konumunu kaybetmesi söz konusu.

Bir dönemin sonu mu?

Bu olup bitenlere daha geniş bir tarihsel perspektifle bakınca, bu soruyu sormamak elde değil.

Ben bu soru üzerinde düşünürken Robert Wade ‘in New Left Review ‘deki (Mart-Nisan 2006) ”Choking the South” (Güneyi Boğmak) başlıklı denemesinde, çok yararlı ipuçlarına rastladım: Aslında öykümüz, Bretton Woods sisteminin çöküşüyle, dolar-altın ilişkisinin kopmasıyla, ABD’nin ithalatını karşılamak için altın bulundurmak yerine dolar basarak, istediği kadar hazine bonosu çıkararak ödeme imtiyazı elde etmesiyle başlıyor. Bu esnek döviz kurları, 1970 ve 1980’lerde sermaye hesaplarının serbestleştirilmesine bağlı olarak yaşanan bir likidite genişlemesini, esas olarak bir mali genişlemeye dayanan, 1989’dan sonra da ”küreselleşme” , ”tarihin sonu” vb. olarak sunulan süreci getirdi. Aşırı üretim krizini aşmak için maliyet tarafından ücretlere, talep tarafından likidite genişlemesine (nakit ve kredi mekanizmasına), üretimden kaçan sermaye açısından da spekülasyona yüklenildi. Bence bu yolun sonuna aslında 1997-98 döneminde gelmiştik. Mali krizi borsa krizi, onu da küresel resesyon izliyordu ki, malum likidite genişlemesi…

Şimdi neredeyiz? Bu sorunun cevabına ilişkin bir ipucunu da Ken Miller adlı emektar (61) bir yatırım bankerinin (Ken Miller Capital’in CEO’su) The Nation dergisindeki ”Wall Street doesn’t like this war” (Wall Street bu savaşı sevmiyor, 08/06) başlıklı yazısında buldum. Miller, ”Çok fazla dolar çok az sayıda yatırım olanağının peşinde koşuyor” dedikten sonra, artık, eskiden finanse etmeyi çok sevdiğimiz ”demiryolları, otomobiller, telekomünikasyon gibi büyüme eğilimli sanayiler de yok” diye yakınıyor. ”Bu yüzden türevler… gibi yeni yöntemler geliştirdik… ama risk sorunu hiç beklenmedik bir biçimde geldi kapıya dayandı.” Bunlardan benim anladığım şu: Artık, spekülatif yollarla birikimi sürdürme dönemi kapanıyor. Spekülatif riskler çok arttı, mali-sermaye artı-değeri bölüşme gibi dolaylı birikim yerine, doğrudan üretimini finanse etmeye yönelik bir birikimi özlüyor.

Tüm bunlar bir kriz yönetim modelinin ”küreselleşmeciliğin” tükendiğini, bir geçiş dönemine girildiğini gösteriyor. Sorun şu ki; henüz geleceği görmek çok zor. Ama kimi ipuçları da yok değil. (Çarşambaya, Türkiye’yi de göz önüne alarak devam edeceğim.)