”Soğuk Savaş” mı Dediniz? – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

ABD Başkan Yardımcısı Cheney ‘nin Rusya’yı hedef alan sert eleştirileri, Putin ‘in ”Ulusa sesleniş” konuşmasında, ABD’ye yönelik, ”İstediğini kimseye sormadan yutan kurt” nitelemesi, ulusal savunmaya yaptığı vurgu, geçen hafta ”yeni bir soğuk savaş” başlıyor yorumlarına yol açtı. Bence bu yorumlar çok iyimser. Önümüzde, ”küreselleşme” (krize serbest piyasa projesiyle cevap verme çabası) sonrasında, ekonomik, siyasi (ulusal ve jeopolitik) ve ekolojik kriz eğilimlerinin hızla kesişmeye başlamasının bir ürünü, yönü henüz belirsiz , ”soğuk savaştan” çok daha tehlikeli bir dönem var. Bu yazıda, yalnızca, geçen haftanın ekonomik ve siyasi gelişmeleri üzerinde durmak istiyorum.

Geçen haftanın haritası

Ekonomik sarsıntılar, ”küresel dengesizliklerin” , petrol ve emtia piyasalarındaki fiyat artışlarının da etkisiyle piyasaları vurmaya başladığını gösteriyor. Geçen hafta, petrol ve meta fiyatlarındaki, dolayısıyla enflasyonist basınçtaki artışın etkileri, doların yeniden değer kaybetmeye başlamış olması, ABD’de federal rezervin faizleri 16. kez yükseltilirken sürecin daha ”henüz” tamamlanmamış olduğunun vurgulanması, ABD ve Avrupa ve Asya borsalarını şiddetle sarsarak perşembe-cuma toplam yüzde 2-3 arasında gerilemelerine yol açtı. Cuma günü yüzde 4.5 yükselen Şanghay borsası (!) bir istisna oluşturdu ( Financial Times, Times, CNN , 12-13/05).

Dünya ekonomisini hâlâ (ama giderek azalan) ölçüde peşinden sürükleyebilen ABD ekonomisinde tüketici eğilimini ölçen Michigan Tüketici Eğilimi Endeksi’nin, nisan ayında 87.4’ten, mayısta, beklendiği gibi 86’ya değil de, 79’a gerilemiş olması, tüketicinin nihayet havlu atmaya başladığını gösteriyor. Bu ise, büyümesini ABD tüketici talebine endeksleyen bazı ihracatçı Avrupa, Asya ve Latin Amerika ülkeleri açısından iyi bir haber değil. Nitekim, Reuters ‘in bildirdiğine göre, doların değer kaybetmeye başlaması Avrupa ve Asya borsalarındaki düşüşlerde önemli rol oynadı.

Amerika’da tüketici eğilimindeki keskin bir ekonomik daralmanın habercisi, gerilemenin arkasındaysa salt enerji fiyatları, faiz oranlarındaki artışların değil, Bush yönetimine olan güvenin yüzde 29’a inmiş olması da önemli bir rol oynuyor ( Bloomberg , 12/05). Tüm bunlara ek olarak Cheney-Putin tartışmasının da, özellikle yeni bir LTCM krizi bekleyen ( Market Watch , Brimelow 11/05) 300 trilyon(!) dolarlık türev piyasalarının ( UPI , Borchgrave, 11/05) iyice gerilen mali piyasaların sinirleri üzerinde olumlu bir etki yaptığı söylenemez.

Petrol krizinin dayanılmaz basıncı

Hiçbir ülkenin toplumsal düzeni, ABD’ninki kadar ucuz petrole bağımlı değil. Şimdi, petrol fiyatlarındaki artışlar bu toplumsal düzeni iki açıdan tehdit etmeye başladı. Ailelerin, okulların, işyerlerinin vb.. ısınma, ulaşım, yakıt faturalarında bir yılda yüzde 100’e ulaşan artışlar bir yoksullaşma etkisi yaratırken dev petrol şirketlerinin kârlarındaki rekor artışlar (örneğin, Exxon, yüzde 75; Chevron Texaco, yüzde 53; ConocoPhillips yüzde 89) genel müdürlerinin aldıkları yıllık multi-milyon dolarlık bonolar, artık toplumun dikkatini çekiyor ( CounterPunch , E. Pringle, 05/05); tepe kadroları neredeyse tümüyle petrolcülerden oluşan Bush yönetimine güvensizliği daha da derinleştiriyor.

Bu dinamik, ABD’de sınıflar ve sermaye grupları arasındaki çelişkilerin derinleşeceğine işaret ederken küresel jeopolitik açısından da anlamlı. ABD yönetimlerinin petrol kaynaklarını ele geçirme çabası yoğunlaşacak. Enerji şirketlerinin talebi de bu yönde olacak. Business Week ‘te geçen hafta yayımlanan bir yorum ( Stanley Reed … 26/05) bu enerji şirketlerinin ellerindeki gaz ve petrol rezervleri açısından sıkıntı çekmeye başladıklarını vurguluyordu. 1960’larda dünya rezervlerinin yüzde 85’i uluslararası petrol şirketlerine tümüyle açıkken bugün, bu oran yüzde 16’ya gerilemiş. Dev petrol şirketlerinin bugünkü kârlarını devam ettirebilmeleri için, dünya rezervleri üzerindeki denetimlerini arttırmaları gerekiyor. Bu da İran gibi elinde büyük gaz ve petrol rezervleri olan Bolivya, Venezüella gibi petrol şirketlerinin gelirlerini sınırlamaya çalışan ülkeler açısından hiç iyi haber değil.

Soğuk savaş mı?

ABD’nin, önce Çin Devlet Başkanı’nın ABD ziyareti sırasında ”yanlış” bir ulusal marşı çalarak, sonra Litvanya’da Vilnius konferansında Cheney’nin Rusya’ya yönelik eleştirileriyle sergilediği ”stratejik hakaretler” (Stratfor, 05/05) yeni bir ”soğuk savaşın” habercileri olarak yorumlandı. Keşke öyle olsa… Soğuk savaş dönemi, ikili denge, genel bir barış ortamıydı; ulusal bağımsızlık hareketleri, anti-kapitalist muhalefet bu denge üzerinde kendilerine hareket alanı açabiliyorlardı. Bugün, böyle bir ”soğuk savaş” olanaksız. Hiçbir gücün tek başına ABD’yi dengelemesi söz konusu değil. ABD de, ”Batı bloku” kurmak için gerekli ”yumuşak” ve ”yapışkan” gücünü hızla kaybediyor.

Dahası, ABD’nin kendisine dost olmayan güçlere enerji bağımlılığı, finansal gereksinimi yüksek, doların hegemonyası tehdit altında: Avro giderek yaygınlaşıyor; ASEAN ülkeleri, dolardan kaynaklanan dalgalanmalardan korunmak için bir ACU (Ortak Asya Para birimi) oluşturmayı planlıyorlar ( Bloomberg , 08/05). Asya’da çekim merkezi oluşturan ekonomi ABD’nin müttefiki Japonya değil, rakibi olan Çin. Üstelik, Japonya ile ASEAN arasında giderek gelişen bir ”yapışkanlık” söz konusu. Diğer taraftan, Çin’in etkisi yalnızca Asya ile sınırlı değil; Afrika ve Latin Amerika’da hatta Ortadoğu’da ABD’nin geleneksel etki alanlarına hegemonyacı bir görüntü yaratmadan nüfuz edebiliyor. Tüm bunlara ek olarak, ülkesinde toplumsal desteği yüzde 70’in üzerinde seyreden Putin’in yönetiminde Rusya, Batı’nın yörüngesinden çıktı. Yalnızca enerji değil, emtia fiyatlarındaki tırmanıştan da elde ettiği kaynaklarla hem siyasi, askeri devlet makinesini yeniden inşa ediyor hem de uluslararası ilişkilerini güçlendiriyor. En önemlisi, ”soğuk savaş” döneminde ABD’nin SSCB’ye karşı en büyük ortağı ve desteği olan Avrupa, şimdi ABD’den bağımsızlaştıktan sonra Almanya dolayısıyla hızla Rusya ile Polonya gibi ABD uydusu ülkeleri dışlayan karşılıklı bağımlılık ilişkisi içine giriyor. Rusya, Avrupa’ya gaz ve petrol sunarken karşılığında gereksinimi olan yabancı sermayeyi ve teknolojik desteği almaya başlıyor. Kısacası, soğuk savaş sırasında yükselen bir hegemonyacı güç olan ABD bu kez karşımıza, gerileyen, giderek şiddet araçlarına daha çok dayanmaya eğilim gösteren saldırgan bir güç olarak çıkıyor.

Şimdi şekillenmeye başlayan konjonktür, 19. yüzyılın sonunu anımsatan, daha çok ”sıcak” savaşlara yatkın bir uluslararası ortama işaret ediyor, ”soğuk” bir savaşa değil. Bu nedenle, Türkiye’nin ”ulusal güvenlik” ve uluslararası ittifaklar sorunlarına, ”soğuk savaş” döneminin alışkanlıklarıyla yaklaşması doğru olmaz. Doğrusu, 19. yüzyılın sonunda yaşananları anımsamak, herhangi bir ”büyük gücün” jeopolitik projelerine, ”kaynak savaşlarından pay alma” umuduyla bağlanma, ”kurtlar sofrasına” oturma çabasının, ”mönüye dahil edilme” trajedisiyle bitebileceğini görmek gerekir.

Cumhuriyet 15.05.2006