‘Carthago Delenda Est’ – Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

Romalı senatör Cato , her konuşmasını ”Carthago delenda est” (Kartaca yıkılmalıdır) sözleriyle bitirirmiş. Şu günlerde, eminim (Bkz: Wall Street Journal, Weekly Standard, National Review ) ABD Ulusal Güvenlik Konseyi toplantılarında bütün konuşmalar ”İran’da rejim değişmelidir” sözleriyle bitiyor.

Gerçekten de Bush yönetiminin girdiği yolda başka bir seçeneği kalmadı. Hem imparatorluk projesinin ilerleyebilmesi hem de bu beylerin, ”günah keçisi” ilan edilerek aslanlara atılmaktan kurtulması için İran’da bir rejim değişikliği gerekli. Çok fazla zaman da yok! ABD halkı, yeni bir savaş heyecanıyla değil de, Irak’ta Amerikalı cesetleri yeniden çoğalmaya başlarken seçimlere girerse, senato ve meclisin denetiminin Demokratlara geçme olasılığı çok güçlü. O zaman Bush için, ”görevden alınmak üzere meclis soruşturması” tehlikesi gündeme gelebilir.

Ayrıca, İran’da bir başarısızlık, imparatorluk projesinin önüne aşılamaz bir duvar çekmekle kalmayacak, ABD’nin Irak’taki kalıcılığını tehlikeye sokacak, uluslararası hegemonyasının zaten yorulmaya başlamış ayakları altındaki zemin iyice kayganlaşacak.

Bir hesap hatası olduğu kesin!

Irak saldırısı öncesindeki beklentileri anımsayınız: ABD’nin Irak’taki güç gösterisi tüm dünyanın gözlerini kamaştıracak, Irak’ta kurulacak demokrasi bölgede domino etkisi yaratacaktı. Böylece, bu gezegenin şerifinin kim olduğu dosta düşmana gösterilecek, imparator Bush’un başına konacak demokrasi haresi de imparatorluğunun ahlaki/tarihsel gerekçesini sunuyor olacaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı!

ABD Irak bataklığında çırpınadursun, dünyanın geri kalanında önemli gelişmeler, tarihin ABD’nin elinden kaçmaya başladığını düşündürüyor. Bu bağlamda, dört gelişmenin altı çizilebilir. Çin’in yükselişi, Latin Amerika’da yükselen halkçılık, petrol fiyatlarının 60 doların üzerine yerleşmesi, emtia fiyatlarının artışında hızlanma ve güçlenen enflasyonist baskılar. Üstelik bunların hepsi enerji jeopolitiği kavşağında buluşuyorlar.

Birincisi : Çin, Asya’da, yakın çevresinde ( Financial Times 13/04), Latin Amerika, hatta Ortadoğu’da ( Eurasianet, Yediot Ahranot ) ekonomik ve siyasi mevziler kazanmaya başladı. Çin, sahip olduğu büyük mali kaynaklara dayanarak, ilişkiye geçmeye başladığı azgelişmiş ülkelere hiçbir siyasi koşul koymadan mali yardım yapıyor, doğal kaynaklara, hammaddelere, özellikle enerji mallarına cazip bir talep, liman, demir yolu, demir-çelik ve savunma alanlarında proje, olumlu koşullarda kredi ve gerektiğinde o ülkelerin zenginlerine ABD’ye alternatif bir yatırım pazarı sunuyor. Böylece, adeta Çin’in özellikle doğal kaynaklar ve enerji kaynakları üzerinde yoğunlaşan girişimleri ABD’yi, özellikle Latin Amerika’dan başlayarak kuşatmaya başlıyor ( BBC , 03/04). Çin internet kullanımında da ABD’yi geçerken ( Forbes , 03/04), en az bunun kadar önemli olmak üzere, neoliberal ”Washington Mutabakatı” na alternatif, iç pazara dönük, halkçı ve çevre dostu bir model geliştiriyor ( Stiglitz , The Guardian , 13/94). Bu model, gelişmekte olan ülkelerin ilgisini çekiyordu.

İkincisi : Latin Amerika’da antiemperyalist halkçı bir dalga üzerinde hükümetler değişiyor, bu dalga Venezüella’nın petrol ve gaz kaynakları, Bolivya’nın gaz kaynakları ve Küba’nın sağlık eğitim alanlarında deneyimlerinin, yetişmiş personelinin de katkısıyla yayılıyor. Latin Amerika kendi içinde bütünleşme eğilimi gösterirken, ABD’den bağımsızlaşıyor ( Chomsky, The Guardian , 15/03); Küba, Venezüella ve Bolivya bu kaynaklarını dünyanın diğer bölgelerinde de, ABD etkisini azaltmak için kullanmaya başlıyorlar ( Washington Times, 05/04).

Üçüncüsü : Petrol fiyatları, talep basıncının, jeopolitik istikrarsızlıkların, rafineri ve tanker kapasitesi yetmezliğinin basıncıyla 60 doların üzerine yerleşti, 70 dolar sınırını deniyor. İran’a yönelik bir saldırının petrolün varil fiyatını 100 dolar üzerine fırlatacağından kimsenin kuşkusu yok.

Dördüncüsü : Küresel ekonomik büyüme, Hindistan ama özellikle Çin’den gelen talep ve finansal spekülasyon, emtia fiyatları rekor seviyelere çıkarttı ( Financial Times , 9/04), dünya ekonomisinde, kapasite sorununa, bir de maliyet sorunu eklemeye başladı. Böylece, ilginç bir konjonktür şekilleniyor, enerji ve emtia fiyatlarından gelen enflasyonist baskıyla, zayıf tüketici talebi (kapasite fazlası) ve yükselen maliyetlerle ağırlaşan depresyonist baskı birbirinin etkilerini güçlendiren bir dinamik yaratmaya başlıyor.

ABD’nin manevra alanı daraldı

Bu ortamda, ABD ile Çin arasında oluşan mali, ticari bağ, Çin’in yükselişi ve küresel ekonomik sorunlar karşısında, ABD’nin manevra alanını daraltıyor. ABD, Çin’den kredi alıyor, bu kredileri iç tüketimi desteklemekte kullanıyor, bu tüketim Çin’den gelen ucuz mallarla beslendiğinden işçi sınıfının refah düzeyini, enflasyonist bir basınç oluşturmadan, koruyor. Çin’den gelen malların en az yüzde 40’ı ABD çokuluslu şirketleri tarafından üretildiğinden, bunların ABD’ye transfer ettikleri kârları, ABD cari açığının basıncını azaltıyor. Bu zincir, düşmanca ilişkiler içinde kırılırsa, Çin çok büyük bir zorluk çekmeden kendi iç pazarına, elindeki kaynaklarla açmaya başladığı yeni pazarlara yönelirken, ABD bir dış finansman kaynağından, ucuz ithalattan, hem de ÇUŞ’leri için elverişli bir çalışma alanından yoksun kalmaya, bunların hisseleri borsalarda yeniden fiyatlanırken, doların uluslararası konumunu korumakta zorlanmaya başlayabilir. Bu yüzden ABD’nin Çin’in yükselişi karşısında elinde tek bir koz kalıyor: İran’da ABD yanlısı bir rejim değişikliği gerçekleştirerek, Çin ve Asya’nın en önemli enerji kaynağının denetiminin ABD petrol şirketlerinin eline geçmesini sağlamak.

Ne ki bu, daha önce de tartıştığımız gibi hiç de kolay değil. ABD’nin gücünü dosta düşmana göstermesi için, bir kez daha karşısına çıkacak bu fırsatı çok iyi değerlendirmesi, herkesi fena halde korkutması gerekiyor. Bu da ister istemez bizi nükleer silah kullanma olasılığını düşünmeye yöneltiyor. Bu giderek güçlenen olasılık, uluslararası siyasi ilişkilerin yeni, çok daha tehlikeli bir platforma sıçrayarak, nükleer silahlanma yarışını hızlandıracağını düşündürüyor. İkincisi, İran’a yapılacak bir saldırının tüm Ortadoğu’da büyük bir şok yaratmanın ötesinde, petrol fiyatlarını bugün hayal edilemeyecek düzeylere çekmesi kaçınılmaz. Bu dünya ekonomisini durgunluğa doğru iterken, enflasyonist basınçları güçlendirecek. Petrol ve petrol ürünleri ithal eden Türkiye gibi ülkelerin dış dengeleri bozulurken, yükselmeye başlayan faiz oranları, bırakın yeni kredi bulmayı içerdeki ”sıcak parayı” tutmalarını olanaksızlaştıracak. Türkiye’nin yabancı kaynak bulma zorluğu siyasi risklere bağlı olarak artacak. Bu yeni konjonktürde, sığınacak yer arayan mali sermayenin birbiri üzerine çıkarken yaratabileceği panik, bir mali çöküşü gündeme getirebilecek.

Tüm bunlar ABD’nin bir taraftan İran’da rejim değişikliği zorlamaktan başka bir çaresinin kalmadığını, ama bu sırada sistemsel bir siyasi-mali krizi tetiklemenin eşiğinde olduğunu gösteriyor. Kartaca ‘nın yıkılması, Roma’yı ve de köleci sistemi yıkılmaktan kurtaramamıştı!

[email protected]
Cumhuriyet 17.04.2006
DÜNYA EKONOMİSİNE BAKIŞ / ERGİN YILDIZOĞLU LONDRA