Bir Madalyonun İki Ahmak Yüzü – Emrah Cilasun(Devrimci Demokrasi)

Sitemizde 1 Nisan 2006 tarihinde yayınlanan Güngör Şenkal’ın “Laf Olsun Eleştirileri” başlıklı eleştiri-polemik yazısına konu olan Emrah Cilasun imzalı “Bir Madalyonun İki Ahmak Yüzü” isimli makaleyi, tartışmanın sağlıklı bir şekilde algılanabilmesi için yayınlıyoruz.

Bir Madalyonun İki Ahmak Yüzü – Emrah Cilasun / Devrimci Demokrasi

Siyasi arenada maşallah her şey konuşulmakta. Proletaryanın devrimci fikirleri hariç burjuva dünyaya ait ne kadar pespaye fikir varsa ortalıklarda dolaşmakta. Bir kaşık suda fırtına koparılarak devlet himayesinde gerçekleştirilen “Ermeni konferansının” ardından, ortaya çıkan miğde bulandırıcı manzara, gerçek devrimcilerin ne yapmamaları gerektiğini, kimlerle birlikte yürünmemeleri gerektiğini göstermiştir. Zira, burada oynan oyun, tamamen hakim sınıfların kendi oyunudur. Zerre kadar halkın ve devrimin çıkarları sözkonusu değildir.

Miğde bulandırıcı manzarada ilk göze çarpan, sol maziden gelen aydınların, muazzam bir kafa karışıklığına sebebiyet verdikleridir. Bunlar, esasen iki gurupta kümelenmektedirler.

Yılların yanlış sol söylemi ile eğitimden geçen bu insanlar, bugün vurgularını, ya “anti-emperyalizm” adı altında, potininden tüfeğine kadar ABD emperyalizmine göbekten bağımlı TSK’dan yana yapmakta, ondan medet ummakta ve sahte bir “bağımsızlık” söylemi ile başta işçi sınıfı olmak üzere bütün milliyetlere karşı, Türk şovenizmine sarılarak sosyal-faşist güruhların (İşçi Partisi/Türk Solu gibi) zeminine kaymakta ya da, yine aynı yanlış sol söylemin “demokrasi” boyutuna vurgu yaparak, adeta, 82 yıllık “faşist baskı ve cebirden bizi kim kurtarırsa kurtarsın” diyerek, ABD’den AB’e onlardan AKP’e kadar bilumum karşı devrimci merkezlerin eteğine dolanmakta ve böylece sadece farklı milliyetten işçi ve köylüleri bir birine düşürmekle kalmamakta aynı zamanda, el altından farklı milliyetlere karşı “eşitlikçilik” adı altında hakim Türk ulusunun bütünü kurtarma operasyonuna “şekere batırılmış kurşun” sunmaktadırlar. Velhasıl, karşımızda duran bir madalyonun iki ahmak yüzünden başka bir şey değildir.

Yaygın söylemle 1. ve 2. Cumhuriyetçiler diye adlandırılan bu gurupların arasındaki çelişki aslında, görecelidir ve uzlaşılabilir bir çelişkidir. Katien antagonist değildir. Zira, her iki gurubunda yegane derdi devletin bekasıdır. Halka karşı birlik olmakta zinhar tereddüt etmezler. Hatta aktörleri dahi, ünvanları ister kâh politikacı, kâh akademisyen, kâh emekli general olsun fark etmez, reel politik siyaset simsarlığına soyunmuş şahsiyetlerdir. Şartlar gerektiği için bugün bu gurupta, yarın bal gibi diğer gurupta yer alabilirler. (Örneğin sosyal- faşist, azılı türkçü Aydınlık‘ta kalem oynatan “Balkan Türkleri” uzmanı önemsiz bir akademisyen bir bakmışsınız şimdi de Ermeni gazetesi Agos’ta yazabilmekteir.)

Burada hayret verici olan, aydınların ve siyaset ile uğraşanların, “şapkadan tavşan çıkaran” devletin sihirbazlığına, bir anda “tav” olmalaya nedenli hazır olduklarıdır. Daha da iğrenci, bütün bir kanlı geçmişi unutturup, goygoyculuğunu yapmaya başladıkları yalan dünyasına, peşlerinden bir sürü insanı sürüklemeleri ve guruplardan birinin amigoluğuna soyunmalarıdır. Bunlar, tarihe çalım atacaklarını sanmaktadırlar.

Halbuki, “Tanizamat”, “Cumhuriyet”, “tek parti-çok partili dönem”, “dört darbe”, “liberal ekonomi”, “AB süreci” derken ne oldu? Nereye geldik? Her defasında sistem çıkarı gereği, parçayı feda ederek, bütünü kurtardı ve zulmünü sürdürmeye devam etti. Pekii ya sırtlarını “Berlin Konferansı”na ve “Tanzimat”a dayayan aydınlar ne oldu? Kimi Ermeni tehcirinde ve soykırımında yitip gitti kimi saf değiştirip azılı İttihatcı oldu… İç savaşta, Vahideddin’e karşı Mustafa Kemal’i, “ittifak gücü” hâtta “kurtarıcı” görenler ne oldu? Çerkes Ethem gibi “yeşil sosyalist” milli burjuvalar, orduları ile birlikte tasfiye oldular, Mustafa Suphi gibi komünistler Karadenizde katledildiler, Şeyh Said gibi Kürd liderleri ayaklanmalarının bedelini kanla ödediler… Saraçoğlu ve Peker hükümetine karşı “Milli Şef”den medet umanların başlarına ne geldi? Serteller gibi “Tan baskını”nda linç edilmekten zor kurtulup, bedelini zindanda, sürgünde ve de Sabahattin Ali gibi kazığa çakılarak ödediler… “Milli Şef”e karşı Menderes’ten medet umanlar ne oldu? Menederes’in iktidara geldiğinin ertesi günü Kıvılcımlı gibi mutlu oldular, bir müddet sonra legal partilerine izin verilmeyip, bir de üstüne üstlük “Milli Şef”i aratmayan politikalara maruz kalınca, on bir sene sonra gerçekleşecek olan ve ardında İsmet paşanın bulunduğu “27 Mayıs” darbesine bel bağlayıp, darbecilere tebrik yolladılar… “Morison Süleyman”a karşı “9 Mart” cuntacılarına bel bağlayan Mihri Belli gibi “eski tüfekler” ve onların o zamanki Perinçek gibi yeni yetmeleri, 13 Mart sabahı kalktıklarında, “dün geceki kadar hayatımda hiçbir zaman rahat uyumadım” (Belli) diyebildiler. Hiç gözlerini kırpmadan devrimin evlatlarını ya jurnallediler ya da, “devrimden vazgeçilip akıllı uslu olunmasını” salık verdiler… Son yirmi beş sene ise malum. Bir bölümü, Evren’e karşı Özalcı oldu, kâh Abdurahman Dilipak gibi takunyalılarla dans etti kâh, Avrupa mahkemelerinden medet umdu kâh, devrimin güçlerine ve Kürd Milli Hareketi’ne yanaşıp, onlara soldan çelme atmaya çalıştı… Olmadı, şimdi, “laikci” ve “kızıl elma”cı olup TSK’nın safında sıraya dizildier. Bu sosyal-faşist güruhun, zerre kadar Stalin ve Mao gibi devrimci liderlerle alakasının olmadığını bilen, bile bile “Kemalizm eşittir Stalinzm’dir, Mao’da zaten Mustafa Kemal gibi Bonapartçıdır” diyen bir diğer bölüm ise, ister Kürd Milli Hareket’i üzerinden olsun, ister legalazim üzerinden olsun yaşadıkları geçici ortaklıkların ardından gelip, AB’nin uyum yasalarına bel bağlayıp, soluğu, AKP’nin yanında aldılar…

Aynı filmin karelerini bir başka açıdan, “böl-parçala yönet” taktiği ile milliyetler meselesinde esefle izlemekteyiz. Kendi kaderini tayin hakkı olması gerekirken bu hakkı dahi kullanmayan milli hareket karşısında, mütemadiyen suni bir “bölünme” paranoyasını kaşıyan devletin amacı, bir yanıyla, 1. ve 2. Cumhuriyetçilerin kendi aralarındaki çelişkide bu paranoyayı koz olarak kullanmak öte yandan milli hareketin önderlerini “yok vallahi ayrılmak istemiyorum” pozisyonuna dört bir yandan çekmek ve esas olarakta çeşitli milliyetlerden işçileri ve köylüleri bu sorun etrafında birbirine düşürmektir. Böylece işçilerin ve köylülerin katien birlikte yek vücud olup, tüm emperyalistlere ve onların yerli uşaklarına karşı ayağa kalkmalarını engellemektir. Aslında hakim sınıfların kendileri bu paranoyanın tamamen yersiz olduğunu bilmektedirler. Zira, alın size iki adet hazin örnek. Hırant Dink, kalkıyor ve “bizim bu topraklarda gözümüz var, ama sadece gömülmek için” diyor ve ardından 12 Eylül paşasından, “bu güzel bir laf” diye koca bir aferin alıyor. Geriye, Öcalan’ın, “her türlü hizmet vermeye hazırım…”, “Mustafa Kemal’i yeniden doğru okumak gerekir…”, “Amasya Tamimi Demokratik Cumhuriyet’in harcıdır…”, sözleri bir cevap bekliyor. İnsanın aklına vaktiyle, Mahmut Esat Bozkurt’un, “Bu ülkede sadece Türk vardır. Kendini Türk görmeyeninde görevi Türk’e hizmet etmektir” şeklindeki sözlerinin üzerine, bir de “Balkan Türkleri” uzmanı akademisyenin, “Komünist ve Kürt tabularından sonra Ermeni tabusunu da yıktık” şeklindeki sözlerini eklemek geliyor..

Kaçınılm
az olarak, geriye, sadece sorulması gereken iki adet soru kalıyor.

1. Ermeni Konferansı neye hizmet etti?
2. Kürt konferansı ne zaman?