Siyasal İslamın “Nesnel” İlericiliği Üzerine – Devrim Dergisi

İstanbul’da yapılan 1 Mart gösterileri, “emperyalist savaş karşıtı mücadelede ittifaklar politikası” üzerine bir tartışma nedeniyle pratik bir ayrışmaya sahne oldu. BAK-ÖDP, HÖC, ESP, EMEP ve SDP’nin de içinde yer aldığı genişçe bir grup, İslamcı Özgür-Der’in gösterilerin “çağırıcı” grupları arasında yer almasını dayatınca, Halkevleri ve TKP eylem birliği platformundan çekildi. Bu ayrışma, Türkiye solu içinde uzun süredir ilk defa, pratik-politik bir ayrışmanın ideolojik bir tartışma ile birlikte yaşanmasına neden oldu. Şimdi tartışmanın tarafları birbirleri karşısındaki farklılıklarını birbirlerine hakaretler yağdırmadan kamuoyu önünde açıklamaya çalışıyorlar.
Solun anti-emperyalist mücadeledeki ittifaklar politikası ve Siyasi İslam konusundaki bu tartışmaların kalıcı bir pratik ayrışmaya dönüşmemesi elbette aklı başında her devrimcinin dileği olacaktır. Ancak, tartışmanın kalıcı bir ayrılığa dönüşmesi halinde bunun, Türkiye solunun 2000’li yıllardaki yeni saflaşma eksenlerinden birisini oluşturan stratejik bir farklılaşma olacağının da altını çizmek gerekir.

Biz bu tartışmayı pozitif bir yöntemle derinleştirme çabası içinde olacağız.

ABD Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak adlandırdığı sömürgeci stratejisini savaşlar, iç savaşlar, darbeler ve provokasyonlar yaratarak uyguluyor. Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar uzanan ve nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bu dev bölgede sömürgecilik büyük bir insani yıkıma neden oluyor. Bu süreçte başta ABD emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalist merkezlerde, Oryentalizmden ırkçılığa kadar uzanan sömürgeci ideolojiler geliştiriliyor ve emperyalist saldırı politikalarının desteklenmesinde kullanılıyor. Sömürgeci savaş ve yıkım politikalarına hedef olan halkların biriken öfkesi, sömürgecilere karşı ilkel tepki biçimi olan dinsel/cemaatçi muhafazakarlık temelinde dışa vuruluyor. Bu nesnel durumun sonucunda BOP’un hedefi olan ülkelerdeki muhalefet hareketlerinin birçoğunda Siyasal İslam’ın öne çıkabilmesi için uygun bir ortam oluşuyor.

Siyasal İslam’ın bu şekilde öne çıkışı, solun emperyalizme karşı mücadelede Siyasal İslam’la ilişkisini nasıl kurması gerektiği konusunu, gerek uluslararası hareket düzleminde, gerekse de Türkiye sol hareketi düzleminde yeniden tartışma gündemine getiriyor. Son olarak Savaş Teskeresinin durdurulduğu 1 Mart 2003’ün yıl dönümü etkinliklerinde yaşanan tartışmalar, konunun önümüzdeki dönemde önem kazanacağını göstermekte.

Solun Siyasal İslamla ilişkisi güncel uluslararası ve Türkiye’deki politik süreç açısından ayrı ayrı ve birbiriyle ilişkisi kurularak tartışılmalıdır. Biz bu yazımızda uluslararası politik süreç açısından sömürgeci ırkçılık, din ve siyasi islamın anti-sömürgeci hareket içerisindeki rolünü ele alacağız.

Sömürgeciliğe Karşı Direniş ve Din.
BOP’un hedefindeki ülkelerin büyük bir bölümünde nüfusun çoğunluğu Müslümandır ve sömürgecilerin bu halklara yönelik saldırganlığı aşağılayıcı bir kültürel ve antropolojik ırkçılıkla bütünleşmektedir. Bu nedenle sömürgeci politikaların şiddetli bir yıkıma sürüklediği bütün bu ülkeler kuşağında anti-sömürgeci tepkinin dinsel bir renge bürünmesinin “doğal ve kendiliğinden” durum olduğu yaygın bir düşüncedir.

Bu düşünce doğru değildir.

Bu düşüncenin varsayımı, Müslüman halkların sömürgecilere karşı reaksiyonunda kolektif “dinsel duyarlılıklarının” harekete geçirici bir rol oynadığı kanısıdır. Elbette bütün Müslümanların ortak değer yargıları ve bu yargılara bağlı ortak duyarlılıkları vardır. Ancak bu duyarlılıklar, sömürgecilere karşı basit bir etki-tepki mekanizmasıyla harekete geçmemektedir. Bütün bu ülkelerde bu duyarlılıkları ortak bir tepki temeli haline getiren Siyasi İslam’ın örgütsel ağları ve politik ajitasyonudur.

Herhangi bir ülkede, sömürgecilere karşı halk tepkisinin oluşumunda ulusal ve dinsel kültür ögelerin belirli bir rol oynaması elbette “doğal”dır. Doğal ve kendiliğinden olmayan, anti-sömürgeci hareketin dinsel bir hareket olarak şekillenmesidir. Dincilik politik olarak örgütlenmeksizin, sömürgeciliğe karşı halk tepkisinin dinsel bir hareket biçiminde geliştiği şimdiye dek hemen hiç görülmemiştir.

Ayrıca politik dincilik, sömürgeci işgal karşısında her zaman halkın dinsel duyarlılığını sömürgeciliğe karşı mücadeleye yönelten bir rol de oynamamıştır. Örneğin I. Dünya Savaşı sonrasında Siyasi İslam’ın hemen bütün merkezleri, (feodal sınıfsal kimlikleri nedeniyle) emperyalist güçlere hizmet için birbirleriyle yarışmışlardır. Bu dönemde halkın (dinsel değerleri değil) dinsel kimliği bir ulusal kimlik ögesi halinde milliyetçi harekete eklemlenebildiği ölçüde, yani Siyasi İslam’ın dışındaki politikleşme kanallarına yöneltilebildiği ölçüde anti-sömürgeci bir unsur olabilmiştir.

Bu nedenle sömürgeciliğe hedef olan ülkelerdeki halkın dinsel protesto hareketlerini anti-sömürgeci, anti-emperyalist hareketler olarak tanımlamak ve devrimci toplumsal süreçle eklemlenebilecek bir unsur olarak kabul etmek için acele etmemek gerekir.

Sömürgeci Irkçılık ve Irkçılığa Karşı Mücadele.
Bugünkü emperyalist işgal politikalarına Müslüman halkların aşağılanmasına dayanan bir ırkçılığın eşlik ettiği ortadadır. Emperyalist propaganda aygıtının bir numaralı düşman olarak ilan ettiği “terörist”in prototipi dindar Müslüman’dır ve “Batılı” için Müslüman bir “tehdit”dir.1 Medeniyetler Çatışması yaklaşımı, bu ırkçılığa meşruiyet kazandıran emperyalist stratejik bakış açısıdır.2
Medeniyetler Çatışması yaklaşımının da, “Terörist-yobaz Müslüman” prototipinin de daha önceki büyük sömürgeci ideolojilerden ve onun dayandığı ve vazettiği ırkçı simgeselleştirmeden ilkesel bir farkı yoktur. Sömürgeciler, fetih seferberliklerini kendi halklarına bu ideolojik kalkanların arkasına sığınarak açıklamışlar; sömürgeci zorbalığı, direnen halkları, ırkçı simgeselleştirmelerle “ötekileştirerek” meşrulaştırma yolunu tutmuşlardır. BOP’un sömürgeci yaklaşımı ile vazettiği ırkçı simgeselleştirme, daha eski çağlardaki sömürgecilerin Afrika’daki “vahşi halkların uygarlaştırılması”, Asya’daki “Doğu’nun Keşfi”, Amerika’daki “Yeni Dünya’ya hıristiyanlığın götürülmesi” yaklaşımları ve bu yaklaşımlarına eşlik eden “yamyam”, “mistik”, “vahşi kızılderili” ırkçı-simgeselleştirmelerinin önemli ölçüde tekrarıdır.

Irkçı simgeselleştirmenin iki önemli temeli vardır: direniş ve yabancılık. Bir halkın ırkçı simgeselleştirmeye konu olması için sömürgeciliğin hedefi olması yetmez, direnmesi de gerekir. Sömürgeci ırkçılığın başlıca amacı, kendi halkını, sömürgeciliğe karşı direnen halkı en vahşi araçlarla ezmeye ikna etmektir. Sömürgeci ırkçıl��ğın direnen halkları “ötekileştirme” yönteminin odağında, direnişin yerel kültürle kurulacak en gerici bağını öne çıkarmak yer alır. Bu direnen Afrikalı için yamyam “Mau Mau”, direnen Arap için “yobaz” damgasıdır.

Gerçekte sömürgecinin “yamyamı” uygarlaştırmak veya “yobazı” modernleştirmek gibi bir takıntısı yoktur. Tersine sömürgeciliğe karşı direnişlerde, sömürge halkı içindeki geri toplumsal ve kültürel öğeler sömürgeci güçlerin en kolay diş geçirebildiği ve yedekleyebildiği yönü oluşturur. Bu nedenle sömürgeciler Afrika halklarının direnişine “yamyamlar, Mau Maular” diyerek saldırıyorlar
dı ama, müttefiklerini de ulusal kurtuluş mücadelesinin dağıtmaya başladığı gerici kabile ilişkilerinin içerisinde arıyorlardı. Bu nedenle, bütün Afrika ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihi, direniş saflarını karşıt bölüklere ayıran kabilecilik ideolojisine karşı ilerici-demokratik ulusal kurtuluşçuluğun iç çatışmalarının da tarihi olmuştur. Irak halkı içindeki mezhep farklılıklarının, işgalciler tarafından teşvik edilerek bir “iç savaş” noktasına kadar taşınabilmesinde, Siyasi İslam gruplarının Irak direnişindeki liderliklerinin rolü bu noktadan bakılarak da değerlendirilmelidir.

Sömürgeciliğe karşı direnen bir halk için bu ırkçılığa karşı mücadelenin temel hedefi, sömürgeci saldırının toplumsal desteğini yıkmaktır. Bu noktada sorun şudur: Sömürgeci ırkçılığın tezlerine karşı mücadele, bu tezlerin “tam tersini” ileri sürerek yürütülebilir mi? Direnişle yamyamlığın özdeşleştirilmesi karşısında Afrikalı ulusal kurtuluşçular, ilkel kabileler arasında görülen bu kültürü “direniş kültürünün bir unsuru” olarak yücelttiklerinde aynı zamanda “kabileciliğe” de güç vererek ulusal kurtuluş sürecini sabote etmeyecekler miydi? Günümüzde Müslümanlığın aşağılanmasına karşı mücadelede, direnişi yobazlıkla özdeşleştiren anlayışlarla mücadelenin ön plana çıkarılmaması halinde benzer bir sonuç davet edilmiş olmayacak mıdır? Ve bu yolla gerçekten de temenni gerçek olma yoluna girmeyecek, emperyalizme karşı direniş bir medeniyetler çatışması içinde yozlaşarak sönümlenmeyecek midir?

Irkçılık, sömürgeci savaşın, sömürgeci devlet ve toplumlara dönük cephesidir. Sömürge direnişlerinin bu cephedeki savaşma gücü, direnişin devrimci toplumsal dinamizmiyle doğru orantılıdır. Bu nedenle günümüzde Doğu kültürünün sömürgeci ırkçılığa karşı savunulması, ırkçı küstahlığa karşı kör bir bağnazlığın savunulması şeklinde olamaz. Doğu kültürü ancak, içerdiği büyük tinselliğin eşitlikçi, özgürlükçü ve devrimci gücü ortaya çıkarılarak savunulduğunda anti-emperyalist bir silah olabilecektir. Unutulmamalıdır ki, bütün büyük sömürge devrimleri, aynı zamanda kültür devrimleridir.

“Emperyalizme darbe vurmanın” dünkü ve bugünkü anlamı.
Siyasi islamın bugünkü direnişleri emperyalizme darbe vurmuyor mu? Lenin “emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında”, ezilen ulusların milliyetçiliğinin emperyalizme darbe vurdukları ölçüde desteklemek gerektiğini söylemiyor muydu? Bugünkü “islami direniş”in ideolojik politik gericiliğiyle burjuva milliyetçiliğinin gericiliği arasında esaslı bir fark olmadığına göre, emperyalizme darbe vuran islami direnişlerin desteklenmesi gerekmez mi?

Bu düşünce tarzı olguları yalnızca görünüşleriyle ele almakta ve kaba benzerliklerden ve yanlış kavramlaştırmalardan hareket etmektedir.
Düşüncemizi sondan başlayarak açıklayalım. Siyasi İslam’la burjuva milliyetçiliği arasında “gericilik” açısından esaslı bir fark vardır. Geri bıraktırılmış, kabilesel ve yarı feodal ilişkilerin egemenliğindeki sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki burjuva milliyetçi hareketleri “ideolojik ve toplumsal bakımdan gerici” değildiler. Oysa bugünkü islami hareketler yelpazesi, en “ılımlı islamından” “selefi-tekfiri”lerine dek ideolojik ve toplumsal bakımdan gericidir.(3)

İkincisi, Lenin’in bu analizi soyut değil, somut-tarihsel bir analizdir ve bir ulusal bağımsızlık hareketinin proletarya tarafından hangi koşullarda desteklenmesi gerektiği ile ilgilidir. Sovyetler Birliği etrafındaki emperyalist kuşatma sürerken gelişen ulusal bağımsızlık hareketlerinin bir değerlendirmesini ifade etmektedir. Bu değerlendirmesinde Lenin, proletaryanın bütün ulusal bağımsızlık hareketlerini değil, emperyalizme darbe vuran ulusal bağımsızlık hareketlerini desteklemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu önermenin somut-güncel anlamı şudur: Emperyalistlerin sosyalizme darbe vurmak için teşvik ettiği Sovyetler Birliği’nden ayrılma hareketleri, salt “ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi” nedeniyle desteklenemez (bu hakkın tanınması gereği elbette tartışma götürmez); diğer yandan, emperyalistlerin yeni sömürge pazarları oluşturmak veya pazarların el değiştirmesini sağlamak için teşvik ettikleri, bir emperyalist güce dayanarak, bir başka emperyalist güce karşı geliştirilen sözde “kurtuluş savaşları” da desteklenmemelidir. Yani “emperyalizme darbe vurma” ön şartı, dar anlamıyla devrimci bir gelişme sürecinin önünde engel oluşturmama şartı olarak geniş anlamıyla ise devrimci sürecin önünü açma (örneğimizde Sovyetler Birliğinin etrafındaki emperyalist ablukanın zayıflatılmasına ve kırılmasına hizmet etme) olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla “emperyalizme darbe vuran milliyetçi hareketlerin desteklenmesi” önerisi, uluslararası siyasal süreç içerisinde güçlü bir devrimci eksenin ortaya çıkmış olduğu koşullarda, devrimci süreci derinleştirmek için ileri sürülmüş bir öneridir. Emperyalist bir güce vurulan darbe, devrimci sürecin önünü açacak ve böylece birº bütün olarak emperyalizmle proletarya devrimi arasındaki güç dengesi, devrimci güçler lehine değiştirilecektir. Oysa bugün uluslararası düzlemde ilerici toplumsal ve politik güçler yavaş yavaş filizlenmekle birlikte, emperyalist/düzen güçleri içerisindeki çelişkileri devrimci bir sürece transfer edebilecek bir etken durumuna gelmemiştir.

Elbette düzen güçleri içerisindeki çelişkilerin devrimci süreçlerin gelişmesine olanak sağlaması görülmemiş bir şey değildir ve BOP nedeniyle bu bölgede yaşanmakta olan düzen güçleri arasındaki çatışmalar, örneğin Venezüella’daki devrimci güçlerin gelişmesi için uygun bir ortam sunmaktadır. Ancak bu durum, genel olarak devrimci güçlerin İran, Suudi Arabistan veya Suriye kaynaklı siyasi merkezlerle ittifak kurması için bir neden oluşturmamaktadır. Örneğin Antant emperyalizmi ile Alman emperyalizmi arasındaki çatışmanın Rus devriminin hareket alanının genişletmesi, Rus devrimcilerinin Alman emperyalizmiyle doğrudan veya dolaylı ittifak kurmasını haklı çıkarmazdı; ötesi böyle bir ittifak kurulmuş olsaydı Ekim “devrimi”nin bir devrim olup olmadığı tartışmalı hale gelirdi.

Kaldı ki, Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değil, BOP coğrafyası içerisindeki bir ülkedir. “İslami direniş”, bu coğrafyanın bütününde devrimci süreci baskı altına almaya aday bir tehlikedir. Bu nedenle, biz “İslami direniş”le ilişkimizi örneğin Venezüella’lı veya daha da ötesi Avrupalı ilericiler gibi kuramayız. Türkiye solunun bir kesiminin (BAK) “islami direniş”le ilişki konusundaki en önemli hatalarından birisi, İslami Direniş’i bir “doğu süreci” olarak algılaması ve onunla dışsal bir şey olarak ilişki kurmaya kalkışmasıdır. Ol mahiler ki derya içredirler, deryayı bilmezler.(4)

Üçüncüsü: söylemeye gerek yok ki, bugünkü İslami Direniş hareketlerinin bir bütün olarak emperyalizme darbe vuran yani genel olarak emperyalizmi güçten düşüren hareketler olduğu savı da son derece tartışma götürür bir savdır.

İslami direniş, anti-emperyalist mücadele ve bölge devrimi.
Bugün Siyasi İslam’ın dinsel duyarlılıkları harekete geçirmeye yönelik politik ajitasyonu BOP kapsamındaki ülkelerin her birinde diğerinden farklı siyasal hedeflere yönelmekte, farklı siyasal-toplumsal-uluslararası projelerle bütünleşmektedir. Bu nedenle Siyasal İslam’ın çeşitli unsurlarının ABD ve diğer emperyalist güçlerle girdikleri ilişkilerin politik nitelikleri ancak somut olarak, yani tek tek ülkelerdeki İslamcı Politik güçler ve uluslararası İslamcı har
eket merkezleri açısından incelenebilir. İslami Direniş perspektifinin anti-emperyalist mücadele sürecine etkileri de ancak bu somut değerlendirmenin üzerine oturtulabilir.

Bu bakımdan yapılacak en kaba değerlendirmede dahi gördüğümüz şunlardır: Siyasal İslam’ın ana grupları, hemen bütün Müslüman ülkelerde, egemen sınıfların bir fraksiyonunu oluşturmaktadır. Bunlardan bir kısmı Arap milliyetçiliği hareketlerinden (1950’lerden) bu yana emperyalist güçlerin açık ve doğrudan denetiminde veya etkisi altındadır (örn. Mısır Müslüman Kardeşler). El Kaide’nin üzerinde geliştiği Taliban gibi silahlı Siyasi İslam grupları doğrudan doğruya CIA tarafından kurdurulan, anti-emperyalist bir “siyasi programa” sahip olmayan ve birçok durumda emperyalist güçlere (yalnızca objektif olarak değil, açık bir işbirliği içinde) hizmet eden topluluklardır. Bir kısmı İran ve Suriye’nin güdümündedir (Lübnan Hizbullahı ve Hamas).

Durum bu iken, örneğin Atılım, “Lübnan Hizbullahı, Hamas, Mukteda Sadr, Usame Bin Ladin’in değişik düzeylerde anti emperyalist pozisyonlar aldıkları”nı ileri sürebilmektedir. Emperyalist bir projeyle çatışan çıkarlara sahip olmakla anti-emperyalist olmak birbirinden ayrı şeylerdir. Anti-emperyalist tutum, emperyalizmden bağımsız bir ekonomik ve politik düzen kurmayı hedeflemektir. Bir emperyalist gücün karşısına bir başka emperyalist güç dengesini koyarak göreli bir avantaj sağlama politikası anti-emperyalizm olarak adlandırılamaz. İran ve Suriye’nin bugünkü durumu budur. Bu ülkeler emperyalizmden siyasi bakımdan kısmen bağımsız olmakla birlikte, emperyalist-kapitalist sistemin dışında değildirler. İran ve Suriye’nin ABD tecavüzüyle yüzyüze gelmeleri ve tepki göstermeleri, bu ülke yönetimlerinin sözcüğün geniş anlamıyla da olsa “anti-emperyalist” olarak nitelendirilmelerini gerektirmez.

Diğer yandan, “radikal İslamcı” denilen Siyasi İslam gruplarının hiçbirinin emperyalizmin bölgesel egemenliğine karşı çıkmadıkları, yalnızca kendi dinsel elitlerinin yerel siyasi egemenliğini önemsedikleri daha önce İran İslam “Devrimi” ve Taliban yönetimi sırasında görülmüştür. Bugün yaşanmakta olan sürecin radikal İslamcı güçlerde bir farklılaşma yarattığı da söylenemez. Kısa bir süre önce Irak’ta işgal kuvvetlerinin Askeriye türbesini bombalamalarından sonra baş gösteren kışkırtılmış iç savaş’ta El Kaide’nin Irak kolu olarak tanınan Zerkavi’ye bağlı güçlerin ABD uçaklarının koruması altında Şii hedeflerine saldırması, buna karşılık Mukteda el Sadr’ın ABD’yi iç savaşa müdahaleye çağırmış olması aksi yöndeki kanıtlardan biridir.
Emperyalizmin BOP’u yürürlüğe koymasının bölgesel düzeyde bir “tepki” ve direnç yaratması elbette kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu “tepki” ve direnç olgularının bölgede yaratmakta olduğu siyasi süreçlerin neler olduğu artık seçilebiliyor.

Bu süreçler yakından incelendiğinde, sorunun “baş çelişki-baş düşman” diyalektiğiyle incelenmesinden devrimci sonuçlar çıkarabilmenin son derece güç olduğu görülüyor.5 Düne kadar bölgede devrimci bir gelişmenin önündeki en önemli engeller olarak görülen ırkçı Baas rejimleri, İran’daki Molla diktatörlüğü ve Suudi gericiliği, ABD’nin bugünkü sömürgecilik planlarında “hedef” haline gelmişler, buna karşılık, bu rejimlere karşı direnen demokratik güçler, Irak Kürdistanı’nda KDP-KYB ve Lübnan’ın Dürzi azınlığı BOP’u desteklemektedir. Kabul edilmelidir ki bu durum, ABD emperyalizmine karşı mücadelenin bölgesel bir devrimci sürece dönüştürülmesinin önündeki engellerden biridir. ABD emperyalizmi, sömürgeci hedeflerini gerçekleştirebilmek için, bölge devletlerinin gerici siyasi niteliklerini değerlendirmekte ve bu devletlerle mücadele halindeki demokratik güçleri yanına çekerek yozlaştırmaktadır. Bu durum karşısında, sözkonusu ülkelerin devletleri ve toplumlarında ABD’nin emperyalist müdahalelerine karşı tepkiler şovenizme ve dinciliğe bulanmış bir siyasi gericilikle kaynaştırılabilmektedir. Geçmişte siyasi olarak ilerici olan güçler ABD emperyalizmine yedeklenmiştir; buna karşılık gerici güçler ise ABD’nin bugünkü sömürgecilik politikasına karşı direnişe yönelmiştir. “İslami Direniş Cephesi” genel başlığı altında tek bir cepheymiş gibi değerlendirilen karşı koyma hareketleri, Ortadoğu’nun geleneksel siyasi gericilik merkezlerine doğrudan bağlı veya yakın ilişki halinde hareket eden bir siyasi yelpaze oluşturmaktadır.

Bölgede devrimci siyasi güçlerin geleneksel olarak zayıf olduğu ve özellikle İran devrimci hareketinin 1979, Türkiye devrimci hareketinin 1980 ve Filistin kurtuluş hareketinin 1982’deki yenilgisinden sonra iyiden iyiye zayıfladığı sır değildir. Bu koşullar altında mevcut siyasi kamplaşmanın, bölge halklarının emperyalizme ve siyasi gericiliğe karşı direniş eğilimlerini gerici süreçlere kanalize ettiği de hepimizin gözleri önündedir. Gerici rejimlerin şovenizmi ve taassubu altında ezilen ulusal ve dinsel toplulukların genel siyasi konumunu güçlendirdiği için ABD emperyalizminin ilerici nitelik taşıdığını söylemekle, ABD emperyalizmine darbe vurduğu için Siyasi İslam’ın ilerici nitelik taşıdığını ileri sürmek arasında yöntemsel bir farklılık yoktur, her iki yaklaşım da bugünkü sürecin gerici güçleri geliştirmesi karşısındaki “çaresizliğin” ötesinde bir anlam ifade etmemektedir.

Gerçekten de bu denli çaresiz miyiz? Bölgedeki çatışma süreci devrimci-demokratik bir politik saflaşma düzlemine hiçbir koşulda yöneltilemez mi?

Bu sorunun olumlu bir yanıtının oluşturulabilmesi için öncelikle devrimciler açısından bu paradoksun somut, gerçek ve ağır bir sorun olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu durumun gerçeğe dayanan devrimci bir analizi ancak bu kabulden sonra yapılabilir.

Önceden de belirttiğimiz gibi, BOP süreci ve “İslami Direniş” süreci dünyanın bir başka coğrafyasında yaşanmamaktadır ve Türkiye’yi de içine alan bir bölgedeki uluslararası mücadelelerin eksenini oluşturmaya başlamıştır. Çatışmanın bu eksende gelişmesi ve derinleşmesinin bölgede ilerici-demokratik politik ve toplumsal sonuçlar yaratacağını beklemek doğru değildir. “İran Devrimi” ve Taliban yönetimi, bu bakımdan yeterince “aydınlatıcı”dır. Dolayısıyla, emperyalizmin sömürgeci vahşetine karşı, İslami Direniş’in dışında ilerici demokratik direniş güçlerinin bağımsız bir temel üzerinde kurulması ve geliştirilmesi bu gerici denklemin çözümü için bir ön şarttır. Bu şart yerine getirilmeden, emperyalizme karşı Siyasi İslam’la sınırları belirgin bir biçimde ayrılmış, ilerici demokratik bir siyasi mücadele çizgisi somut olarak yaratılmadan, bugünkü çatışma sürecinin gerici güçlerin hegemonyasından çıkarılabilmesi olanaklı değildir.

Siyasi İslam’ın emperyalizme karşı mücadele sürecinde yaşayacağı ayrışmalarla, (Kurtuluş Teolojisinin yaptığı Hıristiyanlık yorumu gibi ilerici bir yorumuyla) demokratik kanatlarının ortaya çıkabileceği beklentisi boş bir hayaldir. Hıristiyanlık içinde Kurtuluş Teolojisi ayrışmasını yaratan Latin Amerika devrimci hareketleridir. Bolivar, Marti, Küba devrimi gibi büyük devrimci gelişmeler ve devrimci köylü hareketleri süreci olmaksızın Hıristiyanlığın devrimci bir yorumu ortaya çıkamazdı. Buna yakın biçimde, Müslümanlığın devrimci bir yorumunun ortaya çıkabilmesi için gerçekten devrimci bir sürecin güçlü baskısı zorunludur. Böylesi bir baskı olmadan, birkaç bireysel fenomene dayanarak “devrimci İslam” hayali kurmak basiretsizlik olacaktır.

Siyasi İslam’ın, ABD müdahalelerine karşı direniş hareketler
i içerisinde gelişerek bölgedeki politik konumunu yeni ülkelere, (İran ve Filistin’den sonra örneğin Lübnan, Irak, Afganistan ve kimi eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne) yayması halinde bu gelişmenin bütün bölgede ve Türkiye’de yaratacağı etkiler konusunda gerçekçi olmakta yarar bulunmaktadır. Herkes, 1979 İran “İslam Devrimi”nin sonrasında, 1920’den itibaren bir çok devrimci çıkışı gerçekleştirmiş olan İran solunun ve ilerici hareketinin nasıl vahşi bir biçimde bastırıldığını hatırlamak zorundadır.(6)

Bölge ülkelerinin bir çoğunda siyasal ve toplumsal ilişkilerinin geriliği, siyasal elitlerin emperyalizme ve siyasi gericiliğe aşırı bağımlılığı, işçi sınıfının nicel ve nitel gücünün zayıflığı, demokratik ve sosyalist hareketlerin köksüzlüğü nedeniyle bu bölgede devrimci toplumsal ve politik hareketlerin gelişme alanları oldukça sınırlıdır. Türkiye, İran ve Filistin, devrimci politik ve toplumsal hareketlerin gelişebileceği en önemli bölgesel merkezlerdir.

Dolayısıyla Türkiye BOP sürecine karşı halkların direnişinin devrimci bir doğrultuda gelişmesini sağlayabilecek gelişmelerin yeşerebileceği sınırlı sayıdaki ülkeden biridir. Yani yukarıda vurgulaığımız gerici denklemin bozulabilmesi açısından Türkiye’de emperyalizme karşı Siyasi İslam’la sınırları belirgin bir biçimde çizilmiş ilerici bir politik mücadele platformunun oluşturulması stratejik önemdedir.

Devrim Dergisi Mart-Nisan 2006

dipnotlar

1 Krize vesile olan karikatürlerin ana teması da budur. Karikatürler, Hz. Muhammet’in şahsında Müslümanlığın bir terör dini, Müslüman’ın da bir fanatik-yobaz olduğu mesajını vermektedir.

2 Medeniyetler Çatışması yaklaşımı, bütün emperyalist merkezleri ABD’nin sömürgeci stratejisi etrafında bütünleştirmeyi ve karşıt güçleri de Siyasal İslamı öne çıkararak bölmeyi hedeflemektedir.

3 Bu ifademiz, Kemalizm açısından, Kurtuluş Savaşı’ndaki nesnel tarihsel konumunu tanımlar; Kemalizmin çeşitli merkezler tarafından sürüklendiği tek kelimeyle “iğrenç” gericiliği değil. Atılım dergisi Halkevleri’nin Siyasal İslam’la ittifak konusunda aldığı tutum karşısında, Halkevlerini, köklerindeki Kemalizm’den kopamamakla eleştirdi. Dost, düşman bilir ki, bugünkü Halkevlerinin Kemalizmle ilişkisi Mustafa Kemal’in kuruculuğundan ibarettir. Halkevleri’nin ülkemiz ilericiliğinin/devrimciliğinin gelişme yönelimine paralel, dinamik bir gelişme seyri vardır. Tarihsel bir ilerici misyonun sürdürülmesi açısından, bu durum Türkiye solunun bir avantajı olarak algılanmalıdır. Solun bugününe ilişkin tartışmalarda, konu ne olursa olsun Halkevlerini -tarihine atıf yaparak- Kemalistlikle suçlamak kolay ve ucuz bir saldırı yöntemi olmaktadır. Atılım, Siyasal İslam’la ittifak sorununa ilişkin tartışmasında bu “favulü” yaparak yalnızca tartışmanın “atışmaya” dönüşmesine kapı aralamaktadır. Kaldı ki, konuya onların gözüyle yaklaşırsak, kimse bugünkü “Kemalistler”in dahi Siyasi İslam’dan ideolojik ve toplumsal olarak daha gerici olduğunu söyleyemez; ADD vb. örgütlerin İslamcılar kadar emperyalistlere karşı atıp tuttuğu da ortada… Bu durumda, Atılım’ın Kemalistleri de “ideolojik açıdan gerici, emperyalizme karşı çıktığı için nesnel olarak ilerici” bir güç olarak anti emperyalist mücadele saflarına çağırması gerekmez mi? Ne diyelim, “Allah” selamet versin!

4 O balıklar ki denizin içindedirler ama farkında değildirler – Hayali

5 Mao’nun formüle ettiği bu anlayışa göre “Karmaşık bir şeyin gelişme sürecinde birçok çelişki vardır; bunlardan birinin varlığı ve gelişmesi öteki çelişkilerin varlığını ve gelişmesini belirler ya da bunlar üzerinde etkili olur ki, işte bu, baş çelişkidir. (…) Bu baş çelişki bir kere kavranıldı mı, sorunlar kolaylıkla çözülebilir. (…) Baş ve ikincil çelişkileri birbirinden ayırmamız ve baş çelişkiye özel bir önem vermemiz gerekir.” Ancak genellikle bu anlayış, “bir süreçteki bütün çelişkilerin baş çelişkinin çözümüne göre ele alınması gerektiği; baş çelişkinin somutlaştığı “baş düşman”ın yenilgiye uğratılmasının baş çelişkinin çözümünü sağlayacak şey olması nedeniyle, düşmanlık ve ittifak ilişkilerinin bu duruma göre belirlenmesi gerektiği” biçiminde yorumlanmakta ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” vargısına kadar zorlanabilmektedir. 20.yy’ın başında sömürgecilik ilişkilerinin sömürge imparatorlukları tarafından “dışsal” bir zorbalıkla kurulması nedeniyle bu yöntem fazla bir karmaşa yaratmadan devrimci sürecin kavranabilmesini sağlıyordu. Emperyalist sömürgecilik sisteminin 1945 sonrasındaki evrimiyle birlikte, emperyalist ekonomiler arasındaki entegrasyon eğilimi ve emperyalizmin “içsel olgu” halinde olduğu yeni sömürgecilik ilişkileri nedeniyle bu metodolojinin sömürge devrimleri sürecine mekanik bir biçimde uygulanması hep yanlış sonuçlar vermeye başladı. Bugün BOP’a karşı mücadele sorununda solda görülen hataların önemli bir kaynağı, Emperyalizmin III. Bunalım döneminde ortaya çıkan ve günümüzde yeni özellikler kazanarak derinleşen bu olguların kavranamaması, “baş çelişki – baş düşman” diyalektiğinin mekanik bir biçimde bu sürece uygulanmaya kalkışılmasıdır.

6 Türkiye’de anti-emperyalist mücadele, din ve Siyasal İslam konusunu, tarihsel, güncel ve stratejik politik bağlamıyla daha sonra tartışacağız.