İnsanca Bir Yaşam İçin: Piyasalaştırmaya Karşı Halkın Politik Birliğini Yaratalım – Devrim Dergisi

“Eski sömürgeci kuvvet taleplerini yoğunlaştırıyor, elde ettiği tavizleri ve garantileri biriktiriyor ve ulusal hükümet üzerinde sahip olduğu denetimi gözlerden saklamak için artık çok da fazla dertlenmiyor. Halk katlanılamaz bir yoksulluk içinde acıklı bir gerileme yaşıyor; liderlerinin kelimelere dökülemez ihaneti konusunda yavaş yavaş uyanıyor. Liderler derslerini bir türlü öğrenmedikleri ölçüde de bu uyanış, son derece keskin bir niteliğe bürünüyor. Gelir dağılımı halkın geniş kesimlerine ulaşmıyor; farklı düzeyler arasında yayılmıyor ve yarım yamalak bir hiyerarşi bile oluşturmuyor. Oluşan bu yeni kast son derece mide bulandırıcı, çünkü muazzam çoğunluk, yani halkın onda dokuzu, açlıktan ölmeye devam ediyor. Bu kastın skandallara layık, hızlı ve acımasız zenginleşmesine, halkın uyanışı ve olup bitenlerin farkına varması eşlik ediyor ki, bütün bunlar, fırtınalı günlerin geleceğini vaat etmektedir.”
(Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri)

Geçtiğimiz aylarda eğitimin ve sağlığın piyasalaştırılmasına karşı gerçekleşen yoksul halk gösterilerinde öne çıkan “Parasız Eğitim, Tek Yol Devrim” sloganı, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı gelişen toplumsal muhalefetin devrimci bir programla kaynaştırılmasının zorunlu ve mümkün olduğuna işaret ediyordu. Halkın kamusal hizmetlerden parasız ve eşit biçimde yararlanma talebinin, sömürge kapitalizminin iktisadi ve politik egemenlik ilişkilerinin alaşağı edilmesi mücadelesinden ayrılmazlığını vurgulayan bu slogan, kamusal alanda gerçekleşen mücadeleyi, basit düzen içi bir mücadeleye indirgeyen bilinç biçimini, yüzlerce politik tartışmadan daha kesin bir biçimde sona erdirdi.

“Parasız Eğitim, Tek Yol Devrim” sloganı, neo-liberal emperyalist egemenliğin reformlarla iyileştirilemez olduğunu söylemekte; “sosyal vatandaşlığın”, sömürge kapitalizmi koşulları altında gerçekleştirilemez olduğuna işaret etmekte ve neo-liberal “sosyal politikalar”ın ideolojik ikna gücünün sınırlarını çizmektedir. Peki kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı mücadelede, bugünden yarına, mevcut paralı eğitimden proletaryanın demokratik kamusal alanına doğru uzanan somut bir yol var mıdır? Parasız eğitim-sağlık gösterilerinde yükseltilen devrim çağrıları, ilkesel bir onay veriş, hazır sokağa çıkmışken yapılan bir tür iman tazelemeden ibaret değilse eğer, piyasalaştırma karşıtı mücadelenin devrimci çizgisi, piyasacı güçlerle yoksul halk arasındaki politik güç ilişkilerini yavaş yavaş ve parça parça bile olsa kaymaya uğratan, gerçek bir mücadele süreci öngörmek durumundadır. Piyasalaştırma karşıtı halk cephesi, belki daha en başından itibaren açıkça bir siyasal cephe niteliğini kazanmayacak olsa da, somut gündelik kazanımlarla, topyekün politik zorlamalar üzerinde biçimlenecek olan toplumsal-politik bir hareket olarak tasarlanmalıdır. Bu toplumsal-politik hareket, bugün parçalanmış, dağınık ve örgütsüz bir biçimde varlıklarını sürdüren yoksul halk kesimlerinin piyasalaştırmaya karşı doğrudan eylemini, yaratıcı bir politik girişkenlikle kaynaştırarak hep daha ileri hedeflere doğru taşıdığı ölçüde, sermayenin halk güçleri karşısında uğradığı yenilgilerin politik temsilcisi haline gelecektir.

Yaşadığımız neo-liberal emperyalizm çağında, piyasalaştırmaya karşı mücadele, halk güçlerinin sınıfsal-politik kazanımlarının üzerine inşa edilen yeni bir politik statüko oluşturma süreci olarak değil, kesintisiz bir devrimci süreç olarak anlaşılmalıdır. Acil sorunlar ve doğrudan eylem çizgisi üzerinden oluşan bir araya gelişlerin önlerine yeni hedefler koyan kalıcı örgütlenmelere dönüştürülebilmesi; halk güçlerinin elde ettikleri herhangi bir cephesel kazanımın politik bakımdan daha ileriye doğru taşınabilmesi, sürecin bu devrimci çizgi üzerinden kavranmasını gerekli kılmaktadır. Ancak bunun için, piyasalaştırmanın günümüz emperyalizmi ile mevcut sınıf ilişkileri ve güç dengeleri açısından taşıdığı anlamın tam olarak anlaşılması da zorunludur. Bunun için de yeniden resmin tamamına topluca bakmakta fayda vardır.

Neo-liberal piyasalaştırma: Çitleme yoluyla birikim.
“Sermaye birikimi sürecinin, kavramsal açıdan, iki ayrı ve farklı yoldan gerçekleşmekte olduğu öngörülebilir. Bu yollardan ilkini ‘genişleme yoluyla birikim’ olarak adlandıracağım. Sermaye herhangi bir zaman dilimi içinde sayısız büyük ya da küçük bloklar halinde varlığını sürdürür. Birikim, bu bloklardan her birisinin, elbette farklı hızlardaki bir genişlemesi yoluyla ve üretimi, (isterse Devlet üretimi isterse de pre-kapitalist üretimi biçiminde olsun) kapitalist sektörün dışına doğru taşımayan bir biçimde gerçekleştiğinde, ‘genişleme yoluyla birikim’ mevcut demektir. … ‘Çitleme yoluyla birikim’de ise, bazı sermaye blokları diğer blokların (ki bu mülksüzleştirme ya da ‘batık mal değerinden’ satın alma anlamına gelir) ve pre-kapitalist üretimin ortadan kaldırılması ya da o güne kadar özel mülkiyetin bir parçasını oluşturmayan ortak kaynaklara el konulması yoluyla gerçekleşir…. Elbette bu iki süreç somut bakımdan asla tamamen birbirlerinden ayrı değildir… emperyalizmin yeni evresinin yaşamsal önem taşıyan bir özelliği ise ‘çitleme yoluyla birikimin’ göreli öneminin muazzam biçimde artmış olmasıdır”.(1)

“Mülksüzleştirme ya da çitleme yoluyla birikim”; ya da ilkel birikim, günümüzün emperyalist bağımlılık ilişkilerinin kuruluşu açısından son derece önemli bir ağırlık kazanmıştır ve emperyalizm tarafından “yukarıdan bir sınıf savaşı” olarak yürütülen neo-liberal düzenlemeler eliyle derinleştirilmektedir.

Neo-liberal düzenlemelerle yürütülen çitleme ve mülksüzleştirme zorlamaları ise temelde şu alanlarda gerçekleşmektedir: Köylü topluluklarının, toprağın metalaştırılması ve özelleştirilmesi yoluyla kitlesel biçimlerle sürülmesi. Emeğin yaygın biçimde metalaştırılması ve (kapitalist nitelikli olmayan) çeşitli üretim ve tüketim biçimlerinin bastırılması. Başta toprak alım satımları olmak üzere değiş tokuşun ve vergilerin parasallaştırılması. Doğal kaynaklar dahil olmak üzere yerel varlıkların sömürgeci, yeni sömürgeci ve emperyal el koyma süreçlerinin denetimi altına alınması. Modern köle ticaretinin yaygınlaşması. Dış borçların ve kredi sisteminin bir el koyma aracı olarak sistematik kullanımı. Ortak, kolektif ya da devlet mülkiyeti gibi çeşitli mülkiyet hakkı biçimlerinin özel mülkiyet haklarına dönüştürülmesi. Kamusal çıkarın özel çıkar tarafından bastırılması. Demek ki, birbirleriyle uluslararası güç blokları içinde kaynaşmış mali, üretken ve spekülatif sermaye öğeleri tarafından muazzam bir dayatmalar zinciri halinde gerçekleştirilen bütün bu düzenlemeler, “çitleme yoluyla birikimin” birbirini besleyen ve güçlendiren iki temel alanına işaret etmektedir: Üretim ve yeniden üretim alanlarında gerçekleştirilen mülksüzleştirme. Üretim ve yeniden üretim alanlarında sürüp giden mülksüzleştirme süreçlerini birbirine bağlayan kritik halkayı oluşturansa, kamusal hizmetle birlikte “kamusal yararın” da özel sermaye çıkarı tarafından somut bir biçimde ortadan kaldırılmasıdır.

Kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması-emeğin metalaştırılması.
Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, ister açık özelleştirme biçimleri yoluyla, isterse de (devlet işletmelerinin özel şirketler gibi çalıştırılmasına dayanan) neo-liberal harcama geri dönüşüm (tüm maliyetlerin fiyatlara yansıtılması) politika
ları yoluyla gerçekleşsin, yoksul sınıflara yönelik somut ve birkaç farklı halkadan oluşan bir sosyal-sınıfsal dışlama biçimini temsil ederler. Piyasalaştırmanın yoksullara karşı yarattığı dışlama mekanizmasının birinci ve en acil halkası, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yoksun bırakma, hizmet sürekliliğinin faturaların ödenmesine bağlanması gibi doğrudan sonuçlarına dayanır. Ancak yoksunlaştırmanın daha genel sonuçları, temel hizmetlerin, toplumsal bir anlayışla örgütlendikleri zaman kendi doğrudan hedeflerinin ötesinde yarattıkları fazladan toplumsal refahı (nispi refah etkisini), yani “kamu yararını” ortadan kaldırarak ortaya çıkmaktadır. Piyasalaştırmanın geniş bir alana yayıldığı ülkelerde özellikle elektrik ve su gibi temel altyapı hizmetlerinin kesintiye uğratılması nedeniyle patlak veren büyük halk sağlığı krizleri (kolera vs salgınları), bu alanlardaki piyasalaştırma uygulamalarının da, tıpkı sağlığın özelleştirilmesi gibi, temel sağlık haklarına yönelik derin bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir.(2)

Kısacası herhangi bir temel hizmetin piyasalaştırılması, kendi doğrudan etkisinin dışında, “kamusal yarar” üzerindeki bozucu etkileri nedeniyle de, yoksul sınıfların diğer temel yaşam haklarının da ihlaliyle sonuçlanan zincirleme bir bozulmaya-dışlamaya yol açmaktadır. Bu bozulma-dışlama mekanizması, sermayenin, sınıflar mücadelesinin politik güç ilişkileri içindeki ağırlığının olağanüstü ölçülerde pekişmesiyle sonuçlanmaktadır.

Toplumsal yeniden üretime yönelik (eğitim, sağlık, emeklilik, altyapı) hizmetlerinin özelleştirilmesi, toplumsal yaşamın bütününde, sermayenin kazandığı bu politik güçle paralel biçimde gerçekleşen bazı önemli kaymalarla sonuçlanmaktadır. Devletin özellikle evrensel sosyal koruma işlevlerini terk etmesiyle birlikte, toplum da artık yalnızca bir atomize bireyler toplamı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Nüfusun büyük bir kesiminin temel hizmetlerden yoksun kalmasıyla birlikte, hayatta kalmak büyük insan kitleleri açısından gerçek, gündelik bir sorun haline dönüşmektedir. Artık özel hizmet üretimi alanlarının denetimini ele geçiren sermaye, birikim sürecini, ağırlıklı bir biçimde toplumsal yaşam üzerindeki bütünsel tekelci denetimi yoluyla gerçekleştirmektedir. Ailenin ve bireylerin temel hizmetlere kapitalist pazar aracılığıyla ve para karşılığında ulaşabilmeleri ilkesi, yoksul emekçilerin boğazındaki ücret boyunduruğunu alabildiğine sıkılaştırmaktadır. Temel toplumsal hizmetlerin piyasalaştırılması, emeğin metalaştırılmasının en önemli kaldıraçlarından birisi haline dönüşmektedir.

Neo-liberalizmin temel toplumsal hizmet ve emek piyasalarını birbirlerine paralel biçimlerde liberalleştirme dayatmaları, güvencesizleşen işlerden elde edilen ücretin, piyasalaştırılan temel hane ihtiyaçlarının giderek daha büyük bir bölümünü satın alamaması, emekçilerin, parasız sosyal hizmetler sayesinde yararlandıkları ücret dışı gelirlerden radikal biçimlerde yoksun bırakılmaları; yani ücretli çalışanların büyük bir çoğunluğunun, yeni türden bir yoksulluk tuzağı içine hapsedilmeleri demektir.

Emeğin metalaşması ve metalaşmış emeğin de piyasanın saltanına daha fazla tabi kılınması açısından çok önemli sonuçlar yaratan bu durum, neo-liberal kamusal düzenlemelerin üretim ve yeniden üretim alanları arasında kurduğu “ilkel birikimci” köprünün özünü oluşturmaktadır.
Maddi mal ve hizmet üretimi alanlarının tamamını, günümüz sömürge kapitalizminin temel yapı taşını oluşturan “ihracata dönük üretim” sistematiğine giderek çok daha köklü biçimlerde tabi kılmayı amaçlayan bu ilkel birikimci düzenlemelerse, bağımlı ülkelerden emperyalist mali bağımlılık ilişkileri yoluyla gerçekleştirilen artık aktarımının derecesini daha da ağırlaştırmakta; bağımlı ülke halklarının “potansiyel ekonomik artık”3 üzerinde, kendi yaşam koşullarında köklü bir iyileşme yaratacak biçimde denetim sahibi olmasını imkansızlaştırmaktadır.

İnsanca bir yaşam için: piyasa-dışılaştırma ve meta-dışılaştırma.
Neo-liberal düzenlemelerin temel ayaklarından birisini oluşturan kamusal alan düzenlemelerine karşı mücadele, bütün bu nedenler yüzünden, emeğin meta-dışılaştırılması, temel toplumsal hizmetlerin üretiminin piyasa-dışılaştırılması ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinden ekonomik-politik kopuşun zorlanması biçiminde özetlenebilecek olan ve birbirleriyle son derece yakın ilişkili üç öğeye yaslanan bir programatik temelde ele alınmalıdır. Eğitim, sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı mücadelenin güncel politik şemsiyesini ifade eden “İnsanca, güvenceli bir yaşam” sloganı, neo-liberal emperyalist düzenlemelere karşı bu üç ayak üzerinde yükselen bir güncel politik-pratik mücadele hattının örgütlenmesi anlamına gelmektedir.

Emeğin meta-dışılaştırılması, gerçek ifadesini ancak, emeğin gerçek özgürleşmesinin ilk adımını oluşturan sosyalist toplumsal ilişkilerin inşası içinde bulabilir. Buna karşın, kapitalist sömürü ilişkileri altında da, insan emeğinin piyasada en ucuz fiyattan alınıp satılan basit bir meta muamelesini görmesini sınırlandıran her türlü düzenleme, emeğin kısmen meta-dışılaştırılması demektir. Özellikle de emekçilerin parasız ve genel sosyal haklara ve hizmetlere ulaşımını, aynı emekçilerin emek piyasası içindeki bireysel konumundan bağımsızlaştırarak bu emekçilerin piyasa bağımlılığını azaltan, evrensel sosyal hak düzenlemeleri, proletarya açısından ciddi bir savunma mevzisi oluşturur. “Meta-dışılaştırma belirli bir hizmet bir hak olarak sunulduğu ve belirli bir insanın yaşantısı piyasaya bağlı olmayan biçimlerde sürdürülebildiği zaman gerçekleşir. Sosyal yardımların ya da güvencelerin sadece mevcut olmaları, bu mekanizmalar bireyleri piyasaya olan bağımlılıklarından köklü biçimlerde özgürleştirmediklerinde, anlamlı ölçüde meta-dışılaştırmaya neden olmaz. ..Kuşku yok ki, meta-dışılaştırma, refah devletinin gelişimi içinde her zaman muazzam çatışmalara neden olan bir konuydu. Emek için, bu, her zaman bir öncelik olagelmiştir. (…) Meta-dışılaştırma işçiyi güçlendirir ve işverenlerin mutlak otoritesini zayıflatır. Tam da bu nedenden dolayı, işverenler hemen her zaman meta-dışılaştırmaya karşı çıktılar.”(4)

Eğitim, sağlık, barınma, enerji ve temel belediye hizmetlerine parasız, evrensel ulaşım hakkı talebi, piyasa içinde sürekli olarak daha da dibe doğru çekilen ücretli emeğin, üretim ve yeniden üretim alanlarındaki mücadelesini birbirine bağlayan temel köprüyü oluşturmaktadır; bu iki alandaki mücadeleyi birbiriyle kaynaştıran “insanca yaşam” talebi, artık bütünüyle proleter bir nitelik kazanmış olan bir “sosyal vatandaşlık” talebidir.

Ancak “sosyal vatandaşlık” da, tıpkı meta-dışılaştırma gibi, tam olarak ancak sosyalist ilişkiler altında gerçekleşebilir ve belirli haklar hiçbir zaman evrensel haklar olarak bahşedilmezler. “Sosyal haklar” ya da temel ihtiyaçların piyasa dışından karşılanan evrensel haklar haline getirilmesi, toplumsal öznelerin ve toplumsal hareketlerin sınıf mücadelesi içindeki göreli gücünü yansıtan politik kazanımlara yaslanır. Geçmişte de, kırla kentin; özellikle kriz dönemlerinde yoksullaşan ücretli emekçilerle küçük çiftçilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması talep eden cephesel birlikleri üzerinden evrensel haklar düzeyine yükseltilen kamu hizmetleri, günümüz dünyasında da, bütünlüklü bir piyasa dışı hizmetler programını savunan halk hareketleri tarafından, proleta
ryanın düzen-dışı demokratik politik hareketinin bir parçası haline getirilebilmektedir.

Bu halk hareketi programlarının özü, yoksul halkın hayatta kalma mücadelesini, sermayeye ve emperyalizme karşı demokratik bir politik hareket olarak örgütlemektir. Halk sağlığı için gerekli olan temel ilaçların bedava sağlanması, günde kişi başına yeterli miktarda bedava su ve bir kilovat saat bedava elektrik, yaygın toprak reformu ve küçük çiftçilerin durumunu iyileştiren diğer düzenlemelerin yapılması, kamu hizmetlerinin faturaların ödenmemesi nedeniyle kesilmesinin ve gecekondu mahallelerindeki yıkımların ve zoraki bölge boşaltmaların yasaklanması, parasız eğitim, parasız sağlık, emeklilik, sendikalaşma ve iş güvencesinin garanti altına alınmasına yönelik düzenlemeler yoksulların kamusal alandaki demokratik programının başlıca taleplerini oluşturmaktadır. Toplumsal hareketlerin, sendikaların, kadın örgütlenmelerinin üzerinde yükselen bu halk hareketleri, kamu hizmetlerinin yoksullar a��ısından evrensel ve ömür boyu sağlanan hizmetler haline getirilmesini savunurken, zengin sınıfların lüks tüketiminin yüksek fiyatlarla cezalandırılmasını ve hizmet üretiminin, gelire göre artan kademeli vergilerle finanse edilmesini öngörmektedir. “Herkese ömür boyu kamusal hizmet sağlanması” sloganına eşlik eden “zenginler ödesin” sloganı, parasız hizmetlerin sadece merkezi hükümetin kaynakları ile değil, zenginlerden ve büyük sermayeden düşük gelirli tüketiciler lehine alınacak sübvansiyonlarla da karşılanmasını talep ederek, yağmacılık mekanizmasını kısmen de olsa geriye döndürmeyi hedeflemektedir.

Demokratik bir kamusal alanın inşasına doğru: Piyasalaştırmaya karşı doğrudan eylem, emperyalizme karşı politik birlik.
Halkın hayatta kalmaya yönelik kendiliğinden savunma eğilimleri, piyasanın yaşam koşulları üzerinde oluşturduğu en yıkıcı basınçları acilen geri püskürten örgütlü bir doğrudan eylem çizgisine yükseltilmelidir. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılma biçimlerine karşı aktif direniş, neo-liberal özelleştirme programının top yekun iptal edilmesi hedefine doğru genişletilmelidir. Bu iki temel ayak üzerinde yükselen bir mücadele hattının nihai hedefi, devleti sermayenin ve emperyalizmin bir iktidar aracı olmaktan çıkartarak yoksul halkın demokratik biçimde belirlenmiş ihtiyaç ve özlemlerini yerine getirecek bir egemenlik icrası organı haline getirmektir. Emeğin meta-dışılaştırılması ve hayatın bütün alanlarının piyasa-dışılaştırılmasına yönelik devrimci mücadele, bu yüzden daha ilk andan itibaren aynı zamanda halk egemenliğini de yeniden tanımlayan bir mücadele olarak algılanmalı, emperyalizmin başta dış borç dayatmaları olmak üzere tüm kurumsal dayatmalarını açık politik hedefler olarak karşısına alan bir çizgide ilerletilmelidir. Piyasalaştırmaya karşı mücadele, emperyalist sermaye birikiminin en yıkıcı devrelerinden kopuş hedefi olmaksızın anlamlı değildir; öte yandan günümüzdeki emperyalist egemenliğin üç ana kurumunu oluşturan Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Ticaret Örgütü anlaşmaları ile emperyalist bölgesel anlaşmalardan kaynaklanan yükümlülükler de, halkın temel ihtiyaçları karşısında herhangi bir meşruiyete sahip değillerdir.

Bütün bunlar, yoksul halkın kamusal alandaki mücadelesinin bugünden yarına uzanan somut kazanımlarla ilerleyen kesintisiz bir devrimci süreç olarak algılanması gerektiğini göstermektedir. Bu kesintisiz devrimci sürecin politik-toplumsal öznesi ise, tekil sorun alanlarına yönelik somut müdahaleyi gerçekleştiren bir doğrudan eylem çizgisi ile, piyasalaştırma karşıtı talepleri sermayenin iktidar mekanizmalarından kopartarak alan bir politik eylem çizgisinin birbiriyle kaynaşması sürecinde oluşacaktır. Çeşitli kamu hizmetleri alanındaki piyasalaştırma uygulamalarına karşı, birbirleriyle çakışan, iç içe geçen ve bütünleşen sürekli siyasal kampanyaların yürütülmelidir. Bu siyasal kampanyalar halkın, (paralılaştırma, özelleştirme, harcama geri dönüşümü gibi çeşitli yöntemlerle) dışlandığı kamusal hizmetler alanında kısmi-fiili bir denetim elde etmesiyle sonuçlanacak doğrudan eylem biçimleriyle zenginleştirilmelidir. Bütün bu mücadele biçimlerinin, emekçi sınıfların tamamı için gerçek bir hak kazanımı elde edilmesini sağlayacak politik eylemlere odaklanması, kamusal alandaki yürütülen mücadelenin “reformculukla” gerçek ayrım noktasını oluşturacaktır. Proletaryanın kamusal alandaki mücadelesi, kaçınılmaz biçimde yoksul halk sınıflarının tamamının yararlanacağı “reform” niteliğindeki bazı kazanım noktaları üzerinden ilerleyen bir mücadele olmak zorunda olsa bile, “reformcu” nitelikte bir mücadele değildir. Herhangi bir biçimde gerçekleştikleri taktirde, zaten büyük mücadelelerle elde edilmiş olan evrensel hak kazanımlarını, ücretli emeğin mevcudiyetinin onaylanması üzerine inşa edilen “sosyal uzlaşmalara” uzanan bir yolun değil, halk sınıflarının, emeği piyasada alınıp satılan bir mal haline getiren sermayeyi mülksüzleştirmeye yönelik politik kalkışmasının bir adımı olarak görür. Çünkü emeğin metalaşması, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, ancak mülksüzleştirenler mülksüzleştirildiği zaman, sahiden son bulabilir.

Kamusal mücadele alanındaki devrimci çizginin aksine kamusal “reformcu sosyal düzenleme” önerileri, mevcut toplumdaki eşitsizlik ilişkilerini yeniden üreten ekonomik, toplumsal ve politik ilişkilere kafa tutmazlar. Tersine bu ilişkileri güçlendiren bir etkide bulunur ve sahici hayatta herhangi bir kazanımla da sonuçlanmazlar. Evrensel hak kazanımlarını somut bir politik iktidar mücadelesi anlayışı ile bağdaştıramayan yerel “yaşam alancı” siyasal anlayışı da tıpkı reformcu anlayış gibi sürekli bir ideolojik mücadele konusu haline getirilmelidir.

Bu anlayışlardan ilki, Türkiye’deki sosyal güvenlik sisteminin krizini ve devletin sosyal hizmetler alanındaki zayıflığını, sömürge kapitalizminin egemenlik ve sınıf ilişkileri yerine “geleneksel aile dayanışması modelinin baskınlığına ve sosyal sermaye zayıflığına” bağlayan “liberal sosyal” çizgidir. Boğaziçi Üniversitesi “Sosyal Politika Forumu”nun sözcülüğünü üstlendiği bu çizgiye göre, “[sosyal güvenlik krizinin] insani ve sosyal maliyeti maalesef çok büyük olacak. Gene de, eğer bu insani ve sosyal sorunları biraz daha ciddiye alabilirsek, kriz, toplumsal dayanışmanın devlet-vatandaş ilişkileri çerçevesinde yeniden biçimlenmesine ve sosyal sermaye kaynaklarının modern bir piyasa toplumuna uygun biçimde yenilenmesine vesile olabilir.” Bu sözlerin sarf edilmesinden bu yana geçen 4 yılda gerçekten de büyük insani bedeller yaratmış olan sosyal güvenlik krizi, sahiden de “modern bir piyasa toplumuna uygun bir yenilenme”nin vesilesi olmuştur olmasına ama bu yenilenmenin “devlet-vatandaş ilişkisindeki” toplumsal dayanışmanın son kırıntılarını da yerle bir eden bir nitelik taşıması tek bir şeyi göstermektedir: Liberal sosyal reformcuların bizi inandırmaya çalıştıklarının tersine, mevcut egemenlik ve sömürü ilişkileriyle köklü bir kopuşu öngörmeyen “reform”lar, yoksul halkın sorunlarını çözmeyi değil, sistemin istikrarını pekiştirmeyi hedeflemekte ve “sermaye-devlet dayanışması” tarafından da zaten yalnızca bu işlevleriyle dikkate alınmaktadırlar.

Sendikaları, toplumsal hareketleri ve emekten yana siyasi partileri, gözlerini kulaklarını Sosyal Politika Forumu’nun çalışmalarına uzak tutmamaya çağıran ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu’nun sözcülüğünü üstlendiği “özgürlükçü sosyalizm” çizgisi ise bu alanda tam bir eklektik anlayış
sergilemektedir. Kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması, neo-liberal politikaların anlamı, sosyalizmde ekonominin insan ihtiyaçlarına tabi kılınması gibi herhangi bir sosyalistin hiçbir itirazının olmayacağı birçok genel doğru vurgulandıktan sonra, bütün bu hedeflere hangi somut mücadele yollarıyla varılabileceği konusunda ileri sürülen önermeler tam bir belirsizlik içermektedir. Bu bakımdan bulabildiğimiz önermeler, sendikaların, “bütün vatandaşların yoksulluk ve dışlanmaya karşı korunma hakkına sahip olduklarını belirten 1996 tarihli Avrupa Sosyal Şartı’na ve bu şartın, ÖDP programında da yer alan “temel yurttaşlık geliri” maddesine sahip çıkması gerektiği yolunda yapılan bazı vurgulardan; (yerelden başlayan bir iktidar perspektifi, formel ekonominin yerine ikame edilecek bütünlüklü bir sistem olarak abartılmamaması gerektiği vurgulanmakla birlikte) “yerel emek dayanışma ağları” anlatımlarından ve “kamusal alanı demokratikleştirmek, katılımcı demokrasiyi yaygınlaştırmak” vurgularından ibarettir. “Kendilerini ilgilendiren her karara yurttaşların katılımı ve onayı; kapitalizme karşı mücadelede feminist, ekolojist, savaş karşıtı hareketlerin özgünlükleri, özerklikleriyle yer alması; sendikalar ve toplumsal hareketlerin katılımcı demokrasinin özneleri haline gelmesiyle kamusal alan demokratikleşebilir; emekçileşebilir” diye yazan Kozanoğlu’nun, emekçi sınıfların emperyalizm, kapitalizm, cinsiyetçilik, şovenizm ve militarizm karşıtı tepkilerini tek bir devrimci eylem çizgisi içinde buluşturan devrimci bir hareketin ve “büyük bir anlatının” olanaksızlığını yıllardır vurgulayan post-modern teorisyenlerden ödünç alınmış gibi duran bu sözleri, katılımcı demokrasinin temel yapıları olarak sayılan bütün bu kimlik siyasetine indirgenmiş toplumsal öğelerin, demokratik karar alma mekanizmalarına nerede katılacakları sorusunu da yanıtsız bırakmaktadır. Bu tanıma uyan tek zeminin “Sosyal Forum” toplantıları olması ise şaşırtıcı değildir: Nihayetinde her iki durumda da, kamusal alanın demokratikleştirilmesi programını, farklı muhalif kesimler arasında kurulacak diyalog olanaklarının yaratılmasına indirgeyen Habermascı bir “demokratik kamusal alan” projesiyle karşı karşıya kalmışız gibi görünmektedir. Kuşkusuz toplumsal muhalefetin çeşitli bileşenlerinin birbirleriyle demokratik bir diyalog içine girebilecekleri zeminlerin mevcut olması da, proletaryanın kamusal alanının emekçi sınıfların tüm bileşenleri açısından azami bir özgürlük ortamı olarak tanımlanması da sorun değildir. Sorun, proletaryanın kamusal alanının, Habermas’ın burjuva kamusallığının kurucu öğesi olduğunu ileri sürdü��ü “kafe ve salon toplantıları” ile kurulabileceğinin sanılmasındadır. O “kafe ve salon toplantıları” burjuvazinin gerçek hayatta sahip olduğu iktisadi sınıf egemenliği sayesinde yeni burjuva siyasetinin de başlıca temsil alanları haline dönüştüler. Sıra mülksüz ve her türlü siyasal iktidardan yoksun proletaryaya geldiğinde ise, yeni bir kamusallığın kurulmasına yönelik diğer her türlü ilişki biçimi ve temsiliyet, “sokağa ve meydanlara” tabidir. Ve sokakta burjuva iktidara karşı verilen hiç bir gerçek kavga da, ne yazık ki, “her türlü şiddetten arındırılmış” değildir.

Emperyalizmin ve sermayenin egemenliğine, yerel halkın kaynaklar üzerindeki denetiminin tümüyle ortadan kaldırılmasına, metalaştırmaya ve piyasalaştırmaya karşı yürütülen gerçek halk hareketleri ise, neo-liberalizmin acımasız iktidarına karşı verilen sürekli mücadele içinde gelişen bir başka “demokratik kamusal alan” programını kesintisiz bir devrimci mücadele çizgisi olarak geleceğe doğru taşımaktadırlar. Dünyanın dört bir yanındaki yoksul emekçilerin İnsanca Yaşam mücadelesi üzerinden oluşmaya başlayan politik birliği, sadece mevcut politik güç ilişkileri açısından değil, solun düşünsel dünyası açısından da, fırtınalı günlerin geleceğini vaat etmektedir.

Devrim Dergisi Mart-Nisan 2006

Dipnotlar

1- Pdabhat Patnaik, “The Economics of the New Phase of Imperialism”, “Küreselleşmeye Karşı Güneyden Direnişler Sempozyumu, tebliğ., ODTÜ, Eylül 2005.

2- “Kamusal faydanın” ortadan kaldırılması, az çok ortak bir toplumsal planlama içinde üretilen sağlık, altyapı gibi hizmetlerin piyasalaştırılması ve özelleştirilerek birbirlerinden parçalanması sürecinin tipik sonuçlarındandır. Özel şirketler, su ve elektrik hizmetlerinin yol açtığı kitlesel sağlık felaketlerinin yaratacağı toplumsal maliyetlerle ilgilenmezler; özel sağlık kurumları bölgesel eşitsizliklerin yarattığı sonuçları üstlenmezler. Ciddi örneklerden birisi, G. Afrika’da 2001 tarihli su özelleştirmelerinin 200 bin kişinin hastalanması ve 250 kişinin ölmesiyle sonuçlanan kolera salgınlarıyla sonuçlanmasıdır.

3- Paul Baran tarafından, Marks’ın sınıflar arasındaki sömürü ilişkilerini aydınlatmak üzere kullandığı “artık değer” kavramını zenginleştiren ve tekelci kapitalizmin emperyalist sömürü mekanizmasına açıklık getirmek üzere geliştirilen “potansiyel ekonomik artık” kavramı, bağımlı toplumların ilerleme yönündeki gerçek ihtiyaçlarının yalnızca potansiyel artığı harekete geçirecek ve onu halkın çıkarları uğruna kullanıma sokacak yeni bir sosyal ve ekonomik organizasyonla karşılanabileceğini anlatmayı hedefler.

4- Meta-dışılaştırma kavramı ilk kez yukarıdaki alıntının yazarı Esping-Andersen tarafından 1990 tarihli “Refah Kapitalizminin Üç Dünyası” isimli kitapta, refah devletinin “liberal, korporatist ve sosyal-demokrat” biçimlerinin sınıflandırması için kullanılmıştır. Günümüzde ise kavram, başta Güney Afrikalı akademisyen Patrick Bond tarafından kamu hizmetlerinin piyasalaştırmasına karşı yükselen halk hareketlerinin programatik çerçevesini tarif etmek için kullanılmaktadır.

5- Ayşe Buğra, “Kriz ve Geleneksel Sosyal Refah Devleti”, VI. Araştırma Zirvesi’ne sunulan tebliğ, 19-20 Nisan 2001.