“Gecekonduları Niçin Yıkmalıyız”ın Eleştirileri Üzerine ya da Bu Eleştirilerin Kritiği II – Yüksel Akkaya

Ö. Işık-G. Güzel’in www.sendika.org’da ” ‘Amuda’ Kalkmış Halde Gecekondulara Bakmak – 2″ yazısı ile Teori’de Doğrultu’nun 23. sayısında (Ocak-Şubat 2006) E. Yıldırım’ın yayınlanan “Yüksel Akkaya’ya yanıt: Gecekonduları niye savunmalıyız?” yazısı gecekondu sorununu bir kez daha tartışmanın yararlı olacağını göstermektedir. Nesnel gerçeğin daha iyi anlaşılması için eleştiri ve eleştirilerin eleştirisi üzerinden de olsa bir tartışmayı sürdürmek sorunun daha açıkça anlaşılması ve çözüm yollarının geliştirilmesi kadar bu temelde sürdürülecek mücadeleye de yardımcı olacağından önemsemek gerekir. Bu “yanıt” yazı biraz da bu amaçla yazılmıştır.

Ö. Işık-G.Güzel’in yazılarında “Engels, Konut Sorunu’nda bir anarşist ve bir burjuva sosyalistiyle uzunca bir tartışma yürütüyor, ancak bu tartışmanın bütününde başvurduğu yöntemle yazarın başvurduğu yöntem arasında Engels aşkına biz bir illiyet görmedik. Üstelik tezlerimizin ‘soyutlamalarımızın’ doğruluğu ve gücünü, fikir dünyamızın ortak-güçlü referansları olarak gördüğümüz insanlara ikide bir dönüp bağlama-gerekçelendirme gereksinimini bu sıklıkla duymak hayırlı gelmiyor bize..” diyorlar. Doğrusu, böyle yaparak da Engels’in bizatihi dile getirmiş olduğu şu gerçeği yok sayıyorlar: “her şeyden önce bu makaleler sadece Proudhon ve onun Alman temsilcilerine karşı basit bir polemik değildir. Marx’ın büyük temel eserini geliştirmeye zaman ayırabilmesi için kendisi ile yaptığımız iş bölümüne göre, özellikle karşı görüşlerle savaşmak için dergi basınında görüşlerimizi açıklamak görevi bana düştü. Böylece benim görevim, çoğunlukla polemik şeklinde, diğer görüşlere karşı kendi görüşlerimizi sunmak şeklinde oldu. Bu örnek de böyledir. I’inci II’nci Bölümler, sorunun Proudhoncu görüş açısının bir eleştirisi olarak kalmayıp, aynı zamanda kendi görüşlerimizi de içerir”. (…) benim bu eserim ne yazık ki pek mükemmel bir şekilde olmamakla beraber, Marx’ın eserini tamamlamaktadır. (Vurgular bize ait Y.A.).(1) Demek ki, Engels ve onun üzerinden Marx’ın “konut sorunu” ile görüşleri, Ö. Işık-G.Güzel ikilisinin ileri sürdüğü gibi “bir anarşist ve bir burjuva sosyalistiyle” basit bir tartışma olmayıp, aynı zamanda bu polemik üzerinden kendi görüşlerinin ifadesidir de! Böyle olduğu için de önemlidir. Engels ve Marx’ın “konut sorununa” yaklaşımında, bir konut mülkiyeti eleştirisi ve bu mülkiyet ediniminin ücretler üzerine etkisi ve sonuçlarının eleştirisi vardır. Bu iki temel argüman dün olduğu gibi, bugün de devrimciler ve sosyalistler için önemlidir. Böyle olduğu için de dün ile bugün arasındaki “gecekondu sorununa” yaklaşımlarda bir “illiyet” ilişkisi vardır. Çünkü, Engels’in “dün”ü ile Ö.Işık-G.Güzel’in “bugünü” arasında kentleşme ve konut sorunu açısından bir benzerlik vardır: “Bir yanda köylük bölgelerden gelen işçi kitleleri, sanayi merkezi olarak geli��en büyük kentlere birdenbire akın ederken, öte yandan, bu eski kentlerin imar plânları hem gelişen büyük çapta sanayinin, hem de bunun getirdiği trafiğin koşullarına uymuyordu; sokaklar genişletiliyor, yenileri açılıyor, demir yolları kent merkezinden geçiriliyordu. İşçi kitlelerinin kentlere akın ettiği bu dönemde, işçi konutları geniş çapta yıkıma tâbi tutuluyordu.” (Vurgu bize ait Y.A.). (2) Tek fark bu kez, sanayi merkezleri ötesinde “tüketim merkezlerine” dönüşmüş olan kentler, demiryolu yerine, tramvay, kazıklı yollar, sahil yolları ve benzeri yollar yapılması, bir de “tüketim merkezi” olmanın koşullarına uygun olan “kentsel dönüşüm projeleri”dir. Yöntem aynıdır: Kentin ihtiyaçlarına göre kenti yeniden yapılandırmak, konut sorununu bu çerçevede “çözümlemek”!.. Bu nedenle de “geçici olarak” kentte yer verilmiş işçilerin konutlarını yıkarak, onların yerine “kentin gereksindiği” yeni yapılanma çerçevesinde yeni mekanlar oluşturmak, rantlar oluşturmak gerekir ( Bu arada, kentlerin merkezlerindeki Tarlabaşı gibi “çöküntü” alanlarına “şimdilik” dokunulmayabilir). Kapitalizmin yasalarına da uygundur bu. Metalaştırılmayacak hiçbir şey yoktur! Kent toprakları da dahil. Kuşkusuz, bu durumda, Ö.Işık-G.Güzel’in şu önermesi de temelsiz kalmaktadır: “2006 yılında Türkiye nin İstanbul unun A- B- C mahallelerinde ki insanların sorunları ve hallerini konuşurken, doğru yolun ‘sosyalist yaklaşım’ açısından ne olduğunu bulmaya çalışırken, azcıkta olsa içerden ve de kalbi dile gelebilsek..!”.

Ö. Işık-G.Güzel “Bizim yazdığımız yazının hiçbir yerinde “mevcut hali” savunan tek bir cümle yoktur. Ama, bizim mevcudu savunduğumuzu iddia etmiştir. Bu etik bir durum değil.” diyerek bir sitemde bulunuyorlar. Bizim söylediğimiz şu idi: “Benim belli başlı tezlerim ile sizin ileri sürdükleriniz arasındaki çelişkiyi bir kez daha özetlemek gerekiyor: ben, gecekonduların sağlıklı barınaklar olmadığını, bu nedenle “soyut” olarak yıkılması gerektiğini, felsefi olarak red edilmesi gerektiğini ileri sürüyorum, siz günü kurtarmak adına “kalsınlar ne zararı var” diyorsunuz, barınma hakkı adına. Kusura bakmayın barınma hakkını bu kadar geri noktada kurmak hiçbir devrimciye, sosyaliste yakışmaz. Ben uzun vadede bunların yerine daha sağlıklı konutlar mücadelesini öneriyorum, ancak o zamana kadar da mevcut durumun korunmasının kaçınılmaz olduğunu belirtiyorum”. Bu tespitimizi de Ö.Işık-G.Güzel’in şu önermesine dayandırdık: “Devrimciler, halkın örgütlenmelerinin kapasitesini genişletmek, ihtiyaç duyulan her tür bilgiyle bu örgütlenmeleri enforme etmekle mesuldürler. Yani “ön”lerinde değil, “yan”larında durup her durumda kolaylaştırıcılık yaparak halkla dayanışmada bulunmakla doğru bir pozisyon alınmış olur. Direnme ve savaş sürecin belli aşamalarında taş sopa, barikat, belli aşamalarında hukuksal davalar, belli aşamalarının da heyetlerin ilgi makamlarla görüşme ve müzakereleri biçimini alabilir, ama sürecin esası halkın örgütlenmesi, sorunu kavraması, akıbeti konusunda bilgi sahibi olması, ne yapacağı konusunda kendisinin karar vermesidir”. Yorumu, iki alıntıdan sonra okuyucuya bırakıyorum, ancak, tamamen olmasa da kısmen, maksadını aşan bir ifade kullanmış isem her ikisinden özür diliyorum.

Ö.Işık-G.Güzel “Pragmatizme düşmeden, dayanışma ve örgütlenmenin gereği olarak direnişten yana olmak “gecekondu sahibi işçinin” evini yıkılmamasını sağlamakta yada direnişle evinin “kıymetini” artmasına ufakta olsa “katkısı” olmak da “mutlu bir şeydir cancağızım” Bu tartışmayı önemli bulduğumuz için dahil olduk, pratik olarak da kentsel dönüşümün kapsamı dahildeki mahallerde yaşayan insanların da sorunlarıyla uğraşıyoruz. Ve içeriden dinliyor, çözüme kafa yoruyor, emek etmeye çalışıyoruz karınca kararınca. Ancak, üzülerek yineliyoruz, yazıdaki önerme cidden çok soyut ve güncel burjuva çözüm önerileriyle fazlaca örtüşmüş bir durumdadır. Belki Akkaya; Lenin’in dönem dönem ani etkili politik-teorik manevralar yaptığı gibi bir manevraya girişti ve Tony Cliff’in Lenin’in bu özelliğini ifade ettiği tabiriyle “değnek bükmek” i yapmaya çalıştı yazısıyla, ama değneği burjuvalarla aynı yere büktü bu sefer bilmeden” diyor. Daha önce de belirttiğim gibi, alternatifini oluşturmadan gecekonduları yıkmaktan yana olmak gibi bir tutumum yok. Ancak, soyut anlamda yıkılması gereken, gecekonduları savunmayı devrimci ve sosyalist harekete indirgemek doğru bir tutum olmadığı için eleştirilmeliydi.
Benim yaptığım, yapmak istediğim de budur. Bunu iki nedenle yapmak istedim. Birincisi, Marksist, Leninist olduğunu ileri süren devrimcilerin, sosyalistlerin Engels ve onun üzerinden Marx’ın konut sorununa olan teorik yaklaşımını iyi değerlendirmeleri ve tutumlarını bu ilkeler çerçevesinde hayata geçirmeleri gerektiği düşüncesi idi. İkincisi, kapitalizmin fideliği de olan konut mülkiyet hakkını savunmak, Engels’in ifadesi ile “işçi sınıfının katlanabilir, bazı yerlerde rahat denebilecek bir maddi durumun temeli, ama aynı zamanda da, düşünsel ve siyasi yönden köreltilmesinin temeli”ni de savunmak olduğu için karşı çıkmak gerektiği düşüncesidir. Bu nedenle bu önermeler, “dün” olduğu kadar “bugün” için de anlamlı ve önemli olduğundan, devrimci ve sosyalist hareketin gündemine “sokulmak” istenmiştir.

Ö.Işık-G.Güzel kimliğim, kişiliğim ile ilgili değerlendirmelerini şöyle bitirmektedirler: “Sorun, bir teorik çalışmada unvanın belirtilmesi ya da belirtilmemesi değildir, – ki bu anlamda her türlü unvan belirtme yersizdir ve sadece kibri anlatır- bir tür mülk beyanıdır. Önemli olan, akademisyenin toplumun yaşadıklarıyla ne kadar ilgili olduğu ve ne kadar onların yaşadığı yerden bakabildiğidir. Bu alçakgönüllülük duygusunu gerektirir ki, ikici kimliğin aşılmasını ve tutarlı oluşu da beraberinde getirir zaten. Buradan yola çıkarak Akkaya’nın yazısında yoksulluk ve yoksulların barınma biçimi konusunda “tercihleri” tartışılırken eksik bırakılan bunlardır ve bu eksiklikler zaten sorunu tespit etme konusunda baştan bir zemin kaymasına neden olur”. Doğrusu, bu yorumu ve bu yorumun doğru ya da yanlışlığını okuyucuya ve tarihe bırakmanın daha anlamlı olacağını düşündüğüm için bu değerlendirmeye yönelik bir şey söylemeyeceğim. Umar ve dilerim ki, toplumun yaşadıklarına ilgisiz, alçakgönüllü olmayan, ikici kimliğini aşamayan biri olmamışımdır!..

“Akkaya, yoksulluğu ortaya çıkaran zenginliği bir sorun olarak dışlamış. Sorunu, yoksulluk olarak ortaya koyarak, aslında kendi olumlu sınıf çizgisine denk düşmeyen bir yere düşmüştür. Diğer yandan, yoksulların gecekonduda kalma durumlarını sanki bilinçli bir tercihmiş gibi ve bu durumun yoksullar açısından bir “memnuniyetle” karşılanıp yoksulluğu pekiştirdiğini ve sınıf hareketini engellediğinin söylenmesi düpedüz yoksul gibi düşünememekten, kendini yoksulun yerine koyamamaktan kaynaklanan bir yanılsamadır.” diyor Ö.Işık-G.Güzel. Doğrusu, devrimcilerin, sosyalistlerin, neredeyse, gecekonduları savunmayı devrimci, sosyalist harekete indirgediği bir süreci tartışmayı amaçlayan bir yazıda yoksulluğun nedenlerinin tartışılmamış olmasını, gecekonduların ortaya çıkışının tartışılmamış olmasını bir eksiklik olarak görmek başkadır, “dışlamış” olduğunu ileri sürmek başkadır. Yazının amacı, yoksulluk, gecekondu değildi. Öyle olsaydı, bütün bunlar da ele alınırdı. Kısa bir yazıda, köşeli cümlelerle, tahrik etmeyi de umarak, gecekonduları savunma biçiminin, tarzının ne kadar devrimci, ne kadar sosyalist tutuma uygun olduğu tartışılmak istenmiştir; sorgulamak değil. Hepsi bu. Ancak, gelen eleştirilere bağlı olarak, ikinci yazıda gecekondu mücadelesinin “mülkiyet hakkının” ötesinde, barınma hakkı talebine dönüştürülerek politikleştirilmesi üzerinde durulmuş; bunun için de politikleştirilmiş bir mücadelenin kaldıracı olabileceği düşünülen asgari özellikleri taşıyan alternatif konut önerisi sunulmuştur.

Ö. Işık-G.Güzel, “Sorunun yanlış olarak ortaya konulması, zorunlu olarak çözümü de yanlışın olduğu zeminde ortaya koymayı beraberinde getirir. Gecekondulaşmanın bir sorun olarak çözülmesini “merkezi ve yerel” yönetimlere nakletmek ve gecekonduda oturanın kiraya geçmesiyle birlikte doğal olarak “ücret temelinde bir çatışmaya yol açacağı” gibi tespitlerin, işçi sınıfı gerçekliği açısından geçersizliği ortadadır” demektedirler. Ortaya konan “sorun” yanlış anlaşılıp, değerlendirilince, geriye bunun üzerinden de yanlış bir tartışma sürdürmek kalıyor. Daha önce de ifade edildiği gibi, “barınma hakkı” temelindeki politikleştirilmiş bir mücadele için “yıktırmayız”ın ötesinde, bazı anlamlı ve mücadelede kaldıraç işlevi görecek taleplerde bulunmak gerekir. Unutmayalım ki, kapitalist bir toplumda yerel yönetimlere verilen temel görevlerden biri de konut sorunudur. Gelirinin önemli bir kısmını merkezi yönetimlerden alan yerel yönetimler, kaçınılmaz olarak bu soruna merkezi yönetimleri de katacaktır. Bu devrimci ve sosyalist hareket için yerel yönetimleri de aşan, merkezi iktidarı da mücadelenin merkezine koyan bir mücadele olanağı sunmaktadır. Konut sorunun çözümüne yerel ve merkezi yönetimin dahil edilmesinin en önemli nedeni budur. Böyle olduğu için de bizim önerdiklerimiz ile K. Topbaş’ın “Kentsel Dönüşüm” projesi arasında, başta felsefi ve politik olmak üzere pek çok anlamda önemli bir fark vardır, fark ileri sürüldüğü gibi “kat sayısından” ibaret değildir. Öyle olduğu için, bizim önerdiklerimiz ile “mortgage” sistemi ve “kentsel dönüşüm” arasında çok büyük bir fark vardır ve farlı yerlerde durmaktadır. Bu nedenle Ö.Işık-G.Güzel “Bunun aşılabilmesi konusunda söyleneceklerin de Akkaya’nın ortaya koyduğu düzlemde tartışma götürür bir yanı olduğunu düşünmüyoruz” demelerinin bir anlamı yoktur. Zira, bu yorum zorlamadır, bizim söylediklerimizin de özü ile yakından uzaktan ilgisi yoktur.

Engels ve Marx’ın işçi sınıfının “düşünsel ve siyasî yönden köreltilmesinin temeli” olarak gördüğü konut mülkiyeti ve “rahat denebilecek bir maddi durumun temeli” olan ek gelir olanakları sorunu ve buna bağlı olarak kira ödentisi- gider artışı-ücret üzerindeki baskısı sorununa gelince Ö.Işık-G.Güzel’e katılmak mümkün değil. Ö.Işık-G.Güzel “gecekonduda oturanın kiraya geçmesiyle birlikte doğal olarak ‘ücret temelinde bir çatışmaya yol açacağı’ gibi tespitlerin, işçi sınıfı gerçekliği açısından geçersizliği ortadadır” demektedirler. Önce bir şeyi netleştirmek lazım. Biz, hiçbir zaman düşük ücret-yüksek mücadele gibi “doğal”, “doğrusal” ilişkiden söz etmedik. Ancak, düşük ücret, gelirin gideri karşılamaması gibi bir durumun “düşünsel ve siyasi yönden körelmenin” aşılmasında bazı olanaklar sunacağını ileri sürdük. Ne kadar yoksulluk, o kadar devrimci, sosyaliz mücadele önermesi kaba bir devrimcilik ve sosyalistlikten başka bir şey olmaz. Tek başına bunlar yeterli olsaydı, bugün dünyanın pek çok yerinde köklü başkaldırılar ve devrimler de kaçınılmaz olurdu. Her ne kadar, M. Davis,(3) bazı rezervlerle, “içten içe yanan yeni yoksulluk şehirlerinin” geleceğin de patlamalara açık mekanları olarak dillendirse de, şimdilik, bazı istisnalar hariç, bu yönde umut verici belirtiler bulunmamaktadır.

Ö.Işık-G.Güzel “Diğer yandan ‘kentsel dönüşüm projeleri’nde depremsellik, manzara, deniz görür olma, temiz hava, yeşil alan, rantabıl olma özelliklerine göre bir düzenleme söz konusudur. Mesela Gülsuyu, Aydos, Alibeyköy Sarıyer Dağevleri, Derbent, Zeytinburnu gibi yerleşimlerin tercih edilip, aynı özelliklere ve aynı yapısal sorunlara sahip Bayrampaşa, Sultanbeyli, Ümraniye, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, vb gibi kentsel dönüşümle dönüştürülmesi gereken yerleşimler dahil edilmemiştir” dedikten sonra soruyorlar: “Sayın Akkaya bir fikriniz var mı bu konuda. Acaba neden? İsterseniz bir sorun etrafınıza hangi semtleri yıkıyorlar? Bu semtlerin özellikleri ne?” diye. Yanıtı oldukça basit. Arkadaşların bugün için anlamsız bulduğu Engels, bundan 150 yıl önce bu soruyu yanıtlamıştı. Yakı
n zamanlarda da H. Lefebvre, M. Castells, D. Harvey bu sorulara yanıt verdiler. Ben kısaca özetlemiş olayım Tekrar da olsa, yine Engels ile başlayalım yanıta: “Bir yanda köylük bölgelerden gelen işi kitleleri, sanayi merkezi olarak gelişen büyük kentlere birdenbire akın ederken, öte yandan, bu eski kentlerin imar plânları hem gelişen büyük çapta sanayinin, hem de bunun getirdiği trafiğin koşullarına uymuyordu; sokaklar genişletiliyor, yenileri açılıyor, demir yolları kent merkezinden geçiriliyordu. İşçi kitlelerinin kentlere akın ettiği bu dönemde, işçi konutları geniş çapta yıkıma tâbi tutuluyordu. ” (Vurgu bize ait Y.A.). (4) Bugün ise, bu yeni düzenlemeler, “büyük çapta sanayinin” değil, yeni sermaye birikiminde yeni olanaklar yaratan ve metalaştırılan kent topraklarının ve yeni tüketim mekanları ile ticaretin gerektirdiği mekanlara ve bunun koşullarına uyduğu için işçi konutları, gecekondular yıkılmakta, bunların yoğun olduğu semtler mahalleler yeniden yapılandırılmaktadır. Böyle olduğu için de, sermaye, tam da Ö.Işık-G. Güzel’in dediği gibi, bu semtlerde yaşayanlara “Buralar artık size fazla oluyor demektedir”. Kapitalizmin yasalarına aykırı bir durum yoktur ortada. Aykırı olan, bunu anlamamaktır. Bunu anlamayıp, direnişi, mücadeleyi anti-kapitalist, politik bir mücadeleye dönüştürememektir. Sorunu basit bir gecekondu savunmaya indirgemektir. Bizim de eleştirdiğimiz budur. Nitekim, Ö.Işık-G.Güzel de zaman zaman açık olarak, zaman zaman da zımni olarak bunu belirtip, eleştirmektedirler. Ancak, bizim söylediklerimizi de yer yer farklı anlamlandırdıkları için hak etmediğimiz bir eleştiri yapmaktadırlar. Daha doğrusu, kendi düşüncelerini dile getirirken, zaman zaman bizim ifade etmeğimiz şeyleri, söylemişiz gibi davranmaktadırlar.

Sonuç olarak, Ö.Işık-G.Güzel de bizim söylediklerimizi söylüyor, “amuda kalkmış” yazımızı eleştirirken: “…direnişi elde var bir olarak görüp, diğer çözüm biçimleri ve yollarına bakmak lazım. Yoksullar lehine en uygun çözüm; yerdeğiştirmeden mevcut mahallelerin yaşanılır mekanlara dönüştürülmesidir. Bu çözümün hayata geçmiş örnekleri var. Kabul etmeyen, aynı sorunu yaşayan insanlarla kabul etmeme hali üzerinden yan yana gelen insanlar ancak ‘adı alternatif olan çözümleri yaratabilirler’.. Tekrar ediyoruz, biz bu semtlerin kötü yerleşimler ve yapılaşmalara sahip olduğunu ve insanların yaşamaları için zor (kötü) ortamlar olduğunu kabul ediyoruz ve insanca yaşanılan yerleşimleri savunuyoruz. İstiyoruzki bütün yoksullar dünyanın güzelliklerine sahip olsunlar, “villalarda” yaşasınlar, güzel komşuluklar yapsınlar, bütün yer küre onların sitesi olsun, oturdukları siteler bütün dünyaları değil.” Ö.Işık-G.Güzel’in önerisinin bizimkinden eksik olan yanı, bu mücadelenin aynı zamanda anti-kapitalist bir mücadeleye de dönüştürülecek, politikleştirilmiş bir mücadele olması temennisidir. Örneğin, Paris’te beş bin kişi “lojman” hakkı için yürürken, bunu bizdeki gibi “gecekondu mülkiyetini koruma” mücadelesi temelinde değil, barınma hakkı temelinde ve daha da siyasallaşmış olarak yapmaktadır. Bunun için de “Droit au Logement/Lojman hakkı” (konut değil, yerel yönetimlerin ucuz lojmanlarından yararlanma hakkı isteniyor) gibi örgütlenmelere gidilmiştir. www.sendika.org’da yer alan habere göre, Parisliler “Herkes için bir lojman” sloganı ile taleplerini dile getirmiş, onbinlerce boş konut olmasına rağmen göçmenlere konut hakkı tanınmaması protesto etmişlerdir. Aralarından çok sayıda kadın ve çocuğun bulunduğu göstericiler, ”konut istiyoruz, biz kötü değiliz”, ”bir ev, bu yasadır” ve ”Sarkozy, unuttun, senin de ailen göçmen” sloganlarını atmışlardır.Gösteride DAL’ın yanısıra Ulusal Konut Konfederasyonu, Konut Eylemleri Komitesi, İşsizler Hareketi APEİS ile CNT, LCR, LO gibi sendika ve partiler de yer almıştır. Pekala, “barınma hakkı”nı savunan bir platform, geniş kesimleri kapsayarak, anti-kapitalist, politikleşmiş bir barınma hakkı talebi, devrimci ve sosyalist önderlik ile daha anlamlı ve etkili bir mücadeleye dönüşebilir. Sorun böyle bir isteğin taşınıp taşınmamasında yatmaktadır. Tek gecekondu semtlerinde sürdürülen ve devrimciliği, sosyalistliği bu mücadeleye indirgeyen gecekonduların yıkımlarına karşı mücadele etmek yukarıda sözü edilen mücadele ve biçimi ile örtüşmemektedir. Bizim için temel sorun bundan ibarettir.

E. Yıldırım’ın, Teori’de Doğrultu dergisinin 23. sayısında (Ocak-Şubat 2006) yer alan yazısındaki bir iddia bizim önceki yazılarımız ve yukarıda yazılanlar ile karşılaştırıldığında oldukça şaşırtıcıdır: “Burjuvazinin, emekçilerin barınma hakkına yönelen gecekonduları yıkma politikasının güncel olduğu bir dönemde bu yazı, yıkım karşıtı mücadeleyi bulanıklaştırmayı hedefleyen bir içerik taşımaktadır”.(5) Doğrusu, biz Türkiye solunun “baş aşağı” durduğunu düşündüğümüz gecekondu mücadelesi politikasını (gecekondu sorununu değil!) eleştirip, tartışmaya açarken, E. Yıldırım’ın ileri sürdüğünün tam tersini amaçlamıştık: Burjuvazinin barınma hakkına yönelik saldırısına, politikleşmiş, anti-kapitalist temelde daha devrimci, daha sosyalist bir gecekondu mücadelesi politikası. Evet, barınma hakkı talebi temelinde, politikleşmiş, anti-kapitalist mücadeleye evrilecek sınıf temelli bir mücadelede devrimcilere, sosyalistlere büyük görevler düşmektedir. Ancak, bu görev kesinlikle mülkiyet hakkının savunulmasına indirgenmemeli, bu temelde sürdürülmemelidir.

Doğrusu, E. Yıldırım’ın “Kapitalizmde emekçi yığınlar bakımından olası en ileri çözüm gecekondudur”(6) önermesini anlamak oldukça zordur. E. Yıldırım, bu önermesine gerekçe olarak, kente göçen milyonlarca insana kapitalistlerin sağlıklı, insanca yaşanabilir konut sağlayamayacağını göstermektedir. Zira, kapitalist, düşük ücretli konut yerine, az sayıda lüks konut yapmayı tercih edecektir. Bu durumda 1980’li yılların kooperatifler temelinde üretilen ve bugün küçük burjuvazi ile işçi sınıfının görece yüksek ücret alan kesimini konut sahibi yapan uygulamalarını görmemezlikten gelmeliyiz. Ya da sanayileşme süreci ile pek çok Avrupa ülkesinde yerel yönetimlerin yapmış olduğu konutları görmemezlikten gelmek gerekir. Örneğin, yakın zamanda Parisliler’in boş olduğunu ileri sürdükleri binlerce düşük kiralı “lojman hakkı” için yürüyüşlerinin bu sorunla bir ilgisi olmadığını ileri sürmek gerekir. Bir kez, kentsel mekanların yeniden yapılandırılması sürecinde, kapitalistler için kent topraklarının yeni kar alanları ve sermaye birikim olanakları yarattığını görmek istemeyince, konut sorununa sermayenin getireceği “çözümleri” anlamak mümkün olmaz. Bugün Türkiye’de en büyük kentten en küçük kente kadar konut yapımı ve edinimi süreçlerine bakıldığında kapitalizmin bu soruna inkar edilmeyecek bir çözüm de getirdiği görülür. Türkiye kentlerinde konutlarda yaşayanların en az yüzde 35’i aynı zamanda bu konutların sahibidir. Örneğin bu oran Mersin için % 45 civarında iken (düşük ücretli çalışanlarda oran yüzde 5-10 arasında daha düşük iken, görece yüksek ücretli işlerde çalışanlarda bu oran %10-15 daha fazladır), sendikalı işçiler üzerine farklı kentler ve işkollarında yapıla araştırmalar bu işçilerin yaklaşık yarısının konut sahibi olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz, yüzde 40’lara varan orandaki bu sorun bir parça gecekondu sahipliğinin de soncudur, ama tek başına değil. Örneğin Ankara’da Batıkent, İstanbul’da İkitelli, Halkalı, Adana’da “yeni Adana”, Mersin’de Mezitli, Güneykent, Halkkent gib yerler gecekondu yap
ılanmasının ötesinde kooperatif ya da toplu konut yapılanması olup, konut sorununa, sağlıklı barınma hakkı açısından, çözüm olarak gecekondudan “olası en geri çözüm” olmasa gerektir. Tam da E. Yıldırım’ın doğru olarak vurguladığı gibi “Konut yapımı ve satışı sermaye için önemli bir kar alanı” olduğu için kapitalistler, kar alanlarının genişletmek için bu olanaktan yararlanmaktan çekinmezler: Lüks ya da ucuz konut olarak.

E. Yıldırım, kentin yeniden yapılandırılması sermayenin büyümesi için temel alanlardan biri haline geldiği için gecekondu semtlerini ele geçirmek, bunun için de gecekonduları yıkma isteği, gecekondu yıkımlarına karşı mücadeleyi bir sınıf mücadelesi kılar derken, bizim söylediklerimizi de dillendirmiş olmaktadır. Ancak, bir farkla. Biz bu mücadeleyi, anti-kapitalist bir mücadeleye dönüştürürken, daha iyi barınma hakkı talebi ile yola çıkıp, gecekondu mülkiyetine de karşı çıkmaktayız, alternatif bir öneri temelinde gecekonduların ortadan kaldırılmasını savunmaktayız, ancak alternatifi oluşturuluncaya kadar, barınma sorunu çerçevesinde mevcut durumun savunulmasında, hatta daha da iyileştirilmesinde bir sakınca bulmamaktayız, ama geçici olarak. Biz gecekondu mülkiyeti hakkını da içine alan bir mücadelenin sınıf temelli bir mücadeleye dönüşmeyeceğini, tersine, Engels’in belirttiği gibi, bu mülkiyet hakkının ve bu temelli mücadelenin bir “düşünsel ve siyasal körleşmeye” yol açacağını düşünüyoruz. Bu nedenle, devrimci, sosyalist tutumun, mücadelenin, mülkiyet temelli bir mücadele ve tutumdan uzak olması gerektiğini savunuyoruz. Böyle olduğu için de “bu tezin” E. Yıldırım’ın ileri sürdüğü gibi “yapay bir tez” olduğunu düşünmüyoruz.

İlk yazımızda iki alana vurgu yapmıştık: 1) Gecekonduları yıkmalıyız. Çünkü, gecekondular sağlıksız barınma yerleridir ve emekçiler burada yaşamayı hak etmemektedir.2)Gecekonduları yıkmalıyız. Çünkü, gecekondu mülkiyeti sermayeye ücretleri düşük tutma olanağı sunmakta, emekçileri sınıf mücadelesinin dışına düşüren etkenlerden biri olmaktadır. Gecekonduları niçin, ne zaman ve hangi temelde yıkmak gerektiğine ilişkin yeterince şey söylediğimiz için artık bunun üzerinde bir kez daha durmayacağız. İkinci vurgu yaptığımız alana yönelik daha fazla şey söylemek gerektiği için, E. Yıldırım’ın yanıtını da bu temelde değerlendireceğiz.

İlk yazımızda, asgari ücreti ve altındaki ücreti kastederek “Bu sefalet düzeyindeki ücretin kabul edilmesine yol açan temel ekenlerden biri, emekçilerin önemli bir bölümünün kira ödemediği gecekondusunda oturmasından kaynaklanmaktadır” demiş, yazıyı bitirirken de E.Yıldırım’ın yaptığı alıntıda olduğu gibi buna bir kez daha vurguda bulunmuştuk (yukarıdaki paragrafta yer alan 2. vurgu). E. Yıldırım, bu önerimizi, önce ücretin ne olduğunu tartışmaya açarak, sonra da bunun “ekonomist bir bakış”ı yansıttığını ileri sürerek bu sorunu tartışmaktadır. Ancak, E. Yıldırım’ın bu tartışması Marksist-Leninist bir bakış açısından uzaktır. Bu nedenle Teori’de Doğrultu gibi Marksist-Leninist ilkeleri benimsemiş bir dergide yayınlanmış olması talihsizliktir.

D. Ricardo’nun “doğal ücret” teorisinin bir tekrarını E. Yıldırım yazısında bize şöyle yansıtmaktadır: “işçi kitleleri gece kondu sahipliğinden kiracı konumuna düşerlerse, ücretler de buna denk gelen bir artış er ya da geç olur”. D. Ricardo da emek talebinin emek arzı tarafından karşılanmadığı zamanlarda, doğal ücretlerin piyasa ücretleri düzeyine yükseleceğini, ama daha sonra nüfus artışına bağlı olarak emek arzının artması ile bu piyasa ücretinin tekrar doğal ücrete ineceğini ileri sürer. E. Yıldırım da, düşük ücretlerin, kiracı olunması ile er ya da geç kira giderini karşılayacak ücretlerde bir artışın er ya da geç olacağını söylemektedir. Bu doğrultuda bir mücadele zemininin de doğacağını belirttikten sonra şu soruyu sormaktadır: “Ancak bu artışın işçi sınıfına faydası nedir?”. Yanıtı ise bunun ev sahiplerine yarayacağı yönündedir. Bir de, “kirada oturan işçide işten atılma korkusu daha fazla ağır basacağından sokakta kalmamak için ağır iş koşullarına daha fazla boyun eğecektir”.(7) Kuşkusuz, bu değerlendirme dünya emek tarihini bir çırpıda unutmaktan kaynaklanmıyorsa, oldukça sorunludur ve devrimci bir tutum ile ilgisi yoktur. E. Yıldırım’ın tezinden çıkan, ev sahibi olmayan işçilerin mücadeleden kaçacağı, en ağır iş koşullarına rıza göstereceği, böylece sınıf mücadelesinin dışına düşeceği yönündedir. Peki devrimcilere, sosyalistlere düşen görev nedir? İşçi sınıfına önderlik yapacak siyasal örgütlenmelere bu durumda ihtiyaç var mıdır? E. Yıldırım’ın bu tezi bir “dil sürçmesi/bir kalem hatası” olarak kabul edilse bile, bir sonraki cümlesi bunun böyle olmadığını gösteriyor.

E. Yıldırım şöyle demektedir: “Akkaya’nın gecekondular yıkılırsa, yüksek kirameblağı karşısında emekçilerin ücret temelli başlatacakları mücadelenin sın��f mücadelesinin kaldıracı olacağı fikri, ekonomist bir bakış açısını yansıtır”. Markist olduğunu ileri süren biri için ve onun yazısının yayınlandığı dergi için ikinci kez bir talihsizlikle karşı karşıyayız. Zira, Marx’ın 1871 yılında F. Bolte’a yazdığı mektup işçi sınıfının iktisadi mücadelelerine yaklaşımda Marksistler için önemli bir referans kaynağı olmuştur. Marx, bu mektubunda, işçi sınıfının siyasal hareketinin kendi iktisadi mücadelesi içinde gelişmiş bir örgüte ihtiyacı olduğunu belirttikten sonra, işçi sınıfının sınıf olarak egemen sınıflara karşı çıktığı ve onlara dışardan bir baskı ile eğmeye çalıştığı her hareketi siyasal bir hareket olarak niteler. Bununla da yetinmez, daha açık bir dille, “işçilerin ayrı ayrı iktisadi hareketleri, daima siyasal bir hareket, yani genel bir biçimde, genel toplumsal baskı gücüne sahip bir biçimde çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla bir sınıf hareketi oluşturur” der.(8) Eh bir de E. Yıldırım’a öneri de bulunur gibi Proudhon’un savlarına karşı yazdığı Felsefenin Sefaleti’nde işçi sınıfının ücrete yönelik mücadelesinin zorunlu olarak fiyatları artırmayacağını, ücret artışlarının pekala karların azalması pahasına da olabileceğini ileri sürer.(9) Bu durumda, Marx’ın ücret temelli mücadeleye yönelik söyledikleri, E. Yıldırım’ın söyledikleri arasında büyük bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Biz Marksist biri olarak, Marx’ın bu düşüncelerinden yola çıkarak iktisadi mücadelenin de siyasal mücadelenin bir parçası olduğunu ileri sürerken E. Yıldırım tarafından “ekonomist bir bakış açısını yansıtmakla” suçlandık!… Evet, E. Yıldırım’a göre, “ekonomist bir bakışı yansıtan” “Akkaya böylece politik bir soruna ve politik bir kitle hareketine ekonomik bir görüş açısının penceresinden bakmaktadır”. Marx, iktisadi olanın siyasal olandan ayrılamayacağını söylerken, E. Yıldırım, olabileceğini ileri sürmektedir. Ne demeli?

E. Yıldırım’a göre “Akkaya’nın ‘sınıf mücadelesi’ kavramı da dardır ve sendikal alanla sınırlanmıştır”. İyi, güzel de bunu ileri sürmek için Akkaya’nın bunu söylediğini ispatlamak gerekir. Oysa, Akkaya, bugüne kadar yazdığı yazılarda, özellikle son iki yıldır bir çok sempozyum, konferans ve panelde dile getirdiği görüşlerinde hem örgütlenmenin, hem mücadelenin sadece işçi sınıfı ile sınırlı olamaması gerektiğini dile getirmekte, hatta ludizm tartışmalarında, ludizmin sınıf mücadelesinde bir devrimci mücadele biçimi olarak günün koşullarına uyarlanarak değerlendirilebileceğini de ileri s
ürmektedir. Doğrusu, E. Yıldırım’ın gerçeği yansıtmayan değerlendirmesinin dayanağını anlamak oldukça zordur. Mülkiyet temelinde gecekondu mücadelesi ile, devrimci, sosyalist, anti-kapitalist, sınıf temelli gecekondu mücadelesi politikası birbirinden farklıdır. İkinciyi savunup, birinciyi red etmek, sınıf mücadelesini daraltmayı değil, tersine genişletmeyi öngörür. Bizim de yapmak istediğimiz budur, başka bir şey değil.

Gecekondu mücadelesi ve bunun politikası üzerinde yapılan bir tartışmada sosyalist barınma sorununun çözümünü beklemek, böyle bir çözüm önerisinde bulunulmadığı için, soruna kapitalist sistem içinde çözüm arandığını ileri sürmek de ne yazık ki tartışma konusunu sınırları dışına taşımaktır. Elbette bu tartışmadan sonra, bir ikinci aşama olarak, gece kondularda yaşayanlara sosyalist toplumun barınma ve konut sorununu nasıl çözeceği tartışılıp, onlara alternatifler gösterilebilir. Ancak, biz her iki yazımızda da kapitalist bir toplumda gecekondu mücadelesinin politikasını tartışmaya çalıştık, sosyalist toplumun konut politikasını değil. Bu nedenle, E. Yıldırım’ın “eksiklik” olarak gördüğü bu noktalar, yazılarımızın konusu değildi, bu nedenle de, doğal olarak bu konuda bir şey söylemedik. Böyle olduğu için de E.Yıldırım’ın “Akkaya’nın çözüm umudu sosyalizmde değil, burjuva düzenin belediyelerinde” değerlendirmesi ne yazık ki bizim düşüncelerimizle ne yakından ne de uzaktan ilgilidir. Biz, gecekondu mücadelesinde, tıpkı bir toplu pazarlık sürecinde, bir grev sürecinde olduğu gibi, bazı taleplerde bulunulması gerektiğini, gecekondularda yaşayan emekçilerin, kent yoksullarının bu talepler temelinde politikleştirilmesini ve anti-kapitalist bir mücadelenin unsurlarını dönüştürülmesini önermekteyiz. E. Yıldırım’a göre bunları talep ederek soruna “burjuva düzen” çerçevesinde bir çözüm bulmaya çalışıyorsak, o zaman işçileri bu burjuva düzen içinde örgütlemenin, çalışma koşullarını ve ücretleri düzeltmeyi talep etmenin, parasız eğitim ve sağlık hakkı talep etmenin de bir anlamı yoktur. Zira, iyi bir konutta barınma hakkını talep etmek ne kadar burjuva düzen içinde kalarak bir çözüm talep etmek ise, yüksek ücret, iyi çalışma koşulları, parasız eğitim ve sağlık talep etmek de o kadar burjuva düzen içinde kalarak çözüm talep etmektir. Evet, E. Yıldırım’a göre “Akkaya’nın büyük yanılgısı” olan bu çözüm önerisi, ne yazık aynı temelde mücadelesi verilen işçilerin yüksek ücret, emekçilerin, kır ve kent yoksullarının parasız eğitim ve sağlık talebini ileri süren tüm devrimcilerin, sosyalistlerin de büyük yanılgısıdır, E. Yıldırım’ın da, onun yazısını yayınlayan Teori’de Doğrultu’nun da. Zira, “Akkaya’nın çözümleri kapitalizmin sınırını aşmadığı için sunduğu öneriler de o sınırın içinde dönüp duruyor” ise(10) tüm devrimcilerin, sosyalistlerin iktisadi temelli, ücret artışı mücadelesi, parasız eğitim ve sağlık hakkı talebi de kapitalizmin sınırını aşmadığı için, sunulan öneriler açısından kapitalist sınırın içinde dönüp durduğundan devrimci değildir, sosyalist değildir. Kuşkusuz, E. Yıldırım ve mensubu olduğu kesim yüksek ücret, parasız eğitim ve sağlık hakkını savunduğu için, onlarınki de devrimci ve sosyalist bir talep değildir, mücadele çağrısı değildir!..

Ancak, yaklaşık 10 yıl önce Los Angeles’te, yakın zamanlarda Paris’te yaşanan ve kent yoksullarının her iki kenti de sarsan büyük isyanı göstermektedir ki kentler geniş anlamda sınıf mücadelesine kaynaklık edecek, M. Davis’in ifadesi ile, büyük bir “ısınma” yaşamaktadır. Barınma hakkından, çalışma hakkına, çalışma hakkından, eğitim ve sağlık hakkına ve bütün bunların toplamı olarak yaşama hakkına dönüşen bu sorun, kentleri ısıtırken, mücadeleyi basit bir gecekondu mülkiyetine sıkıştırıp, bu büyük potansiyeli görmemek bir devrimci, sosyalist körlük olur. S. Beaud ve M. Pialoux’nun “Kentsel Şiddet, Toplumsal Şiddet (Yeni Tehlikeli Sınıfların Oluşumu) başlıklı çalışması Fransa’da 2003 yılında yayınlanmış ve Üniversitelerde tartışma konusu olmasına Paris isyanının önüne geçilememiştir.(11) Sorun, “ısınan” kentlerde, geniş anlamda sınıf mücadelesini doğru temelde örgütleyip örgütleyememekten geçiyor, yoksa kapitalist toplum içinde, burjuva çözüm önerileridir diye bunlara sırt çevirmekten değil.

DİPNOTLAR
1- F. Engels, Konut Sorunu, (Çev. M. Şimşek), İkinci Baskı, Odak Yayınları, Ankara, s.11.
2- A.g.e., s.8.
3- M. Davis, “Gecekondular Gezegeni (Kentsel Çapraşıklık ve Gayri-resmi Proletarya”, New Left Review, 2004-Türkiye Seçkisi, Agora Kitaplığı, İstanbul.2005.
4- F. Engels, a.g.e., s.8.
5- E. Yıldırım, “Yüksel Akkaya’ya yanıt: Gecekonduları Niye Savunmalıyız?”, Teori’de Doğrultu, Sayı, 23, 2006, s.71.
6- A.g.m., s.72.
7- A.g.m., s.72.
8- http://www.marxists.org/archive/marx/works/1871/letters/71_11_23.htm
9- http://www.marxists.org/archive/marx/works/1847/poverty-philosophy/ch02e.htm; http://www.marxists.org/francais/marx/works/1847/06/km18470615k.htm (Kaynak olarak eserin İngilizce ve Fransızcasını göstermek zorunda kaldım. Zira, şu anda çok karışık olan kitaplığımda kitabın Türkçe baskısını bulamadım).
10- E. Yıldırım, a.g.m., s. 74.
11- S. Beaud-M.Pialoux, Violences Urbaines, Violence sociale (genese des nouvelles classes dangereuses), Fayard, Paris, 2003.