Enerji Kamu Önceliği Gerektiren Bir Sorun – Barış Doster

Enerji artık bir ulusal güvenlik sorunu

Yanlı ve yanlış politikalar nedeniyle dışa bağımlı kılınan ülkemizin, uluslararası ilişkilerde manevra sahası daraldı. Petrolde yüzde 90, doğalgazda ise yüzde 96 oranında dışa bağımlı olan Türkiye, bu duruma bir günde gelmedi. Yılda 25 milyon ton ham petrol tüketen Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı olan İtalya ve Yunanistan’ın, alternatif enerji kaynaklarına verdiği önemden yeterince ders çıkarılmadı.

Türkiye enerjide büyük bir bunalıma girdi. Birçok ilde fabrikaların gazı kesildi. Zaten benzine büyük paralar ödeyen halk, elektrik ve doğalgaz faturaları nedeniyle de sarsıldı. Enerjide yanlı ve yanlış politikalar nedeniyle dışa bağımlı kılınan Türkiye’nin, uluslararası ilişkilerde manevra sahası daraldı. Sivil ve askeri kurumlara görüş bildiren uzmanlara göre, tek bir ülkeye bağımlılık, sadece enerji politikaları açısından değil, ulusal güvenlik açısından da ciddi sakıncalar yarattı. Ve tüm bunlar olurken adları enerji yolsuzluklarıyla anılan bakanların, Yüce Divan’daki mahkemeleri devam etti.

Petrolde yüzde 90, doğalgazda ise yüzde 96 oranında dışa bağımlı olan Türkiye bu duruma bir günde gelmedi. Yılda 25 milyon ton ham petrol tüketen Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı olan İtalya ve Yunanistan’ın, alternatif enerji kaynaklarına verdiği önemden, yeterince ders çıkarılmadı. Bilimsel yetkinliğinin yanında, ulusal duruşuyla da tanınan uzmanlar, yıllardır ya Türkiye’nin ulusal enerji stratejisinin olmadığına ya da ulusal enerji siyasetinin uygulanmadığına dikkat çektiler. Ama seslerini duyuramadılar. Türkiye’nin doğalgazda dışarıya olan bağımlılığı nedeniyle 25 yılımızın ipotek altına alındığını, kullanmadığımız doğalgazı bile satın almak zorunda olduğumuzu, doğalgazdaki yükümlülüğümüz nedeniyle, enerjide diğer alanlara yönelemediğimizi haykırdılar. Ama dinleyen olmadı. Oysa, sadece enerji dağıtımındaki kayıp-kaçağı önleyebilse Türkiye, mevcut enerjisini kullanarak önümüzdeki 20 yıl hiç enerji sorunu yaşamayacaktı .

Petrol ve doğalgaz artık diplomasi kozu

Türkiye’yi yönetenler ya da yönettiğini sananlar, uluslararası ilişkilerde son 200 yıldır yoğun, derin, kirli ve kanlı enerji kavgalarının yapıldığını, petrolden sonra doğalgazın da stratejik bir kaynak olarak diplomasi gündemindeki yerini aldığını, enerjide dışa bağımlı ülkelerin, dış siyasette de zaafa uğradıklarını görmediler, göremediler. Bu çerçevede, ülkemiz üzerinde ve çevresinde oynanan oyunlara daha dikkatli bakmaları gerekirken bunu yapmadılar, yapamadılar. Türkiye’nin, enerji açısından çok zengin olan Ortadoğu, Hazar Havzası, Orta Asya, Karadeniz ve Kafkasya gibi bölgelerle çevrili bulunduğunu, Avrasya’nın merkezindeki ülke olarak, çok önemli bir geçiş koridoru olduğunu dikkate almadılar. Ülkemizin, bir yandan bor ve toryum gibi stratejik hammaddelere, bir yandan da rüzgâr, güneş, jeotermal gibi alternatif enerji kaynaklarına sahip olduğunu düşünmediler.

SSCB’nin dağılması, Varşova Paktı’nın tarihe karışması, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan ve giderek ivme kazanan süreçte enerji, uluslararası ilişkilerin yoğunluğunu ve şeklini daha fazla belirleyen bir nitelik kazandı. Enerji güvenliğiyle ulusal güvenlik arasındaki yakın ilişki, enerjinin etkin, verimli kullanımı, enerji tasarrufu, yenilenebilir enerji kaynakları, enerji kaynağının çeşitlendirilmesi, enerjide ülke kaynaklarının değerlendirilip dışa bağımlılığın azaltılması, enerji üretiminde maliyetlerin düşürülmesi gibi konular, sadece bu işin uzmanlarının değil, dış politika alanındaki karar alıcıların da, geçmişe oranla daha fazla ilgilendikleri sorunlar arasına girdi.

Türkiye’ye baskılar arttı

NATO başta olmak üzere pekçok uluslararası örgüt, enerji ve enerji güvenliğiyle çok daha yakından ilgilenmeye başladı. Boğazların, petrol geçiş koridoru olması için ülkemize yapılan baskılar arttı. Yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerindeki tüm çalışmalara karşın kömür, petrol ve doğalgazın, daha uzun yıllar enerji pastasındaki ağırlıklarını koruyacak olmaları, Ortadoğu ve Hazar Havzası’na yakınlığından dolayı Türkiye’ye yapılan baskıları şiddetlendirdi. Rusya, dış politikasında enerji kartını çok verimli kullanırken, çevresindeki kaynak ve geçiş ülkeleri üzerinde siyasi, diplomatik baskı kurarken, İran nükleer iddiasını sürdürüp dünyaya kabul ettirmek için petrol kozuna başvururken, Türkiye gelişmelere yeterince ağırlık koyamadı.

Asya’nın artan talebi ve BOP

2030 yılına dek enerjiye dönük artan talebin üçte ikisinin, Asya’dakiler başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerden gelecek olması büyük güçlerin enerji hesaplarını etkilemekte. Batılı ülkelerde çok fazla nükeer santral yapılmaması da enerji coğrafyalarına yönelik ilgilerini pekiştirmekte. Enerji talebinin, ekonomik gelişmeyle yakından ilgili olması, başta Çin, Asya-Pasifik ülkelerinin hızlı büyümeleri, Rusya’nın toparlanması ve Çin’le yakınlaşması, Büyük Ortadoğu Projesi’nin ABD tarafından gerekirse silahla uygulanmaya çalışılacağını ortaya koydu. 19. yüzyıldan bu yana enerji kaynaklarına hâkim olmak için kıran kırana rekabet eden devletler, ”insan hakları”, ”hukuk devleti”, ”özgürlükler”, ”sivil toplum”, ”demokrasi”, ”piyasa ekonomisi” gibi kavramlar nedeniyle, güç mücadelesinden asla vazgeçmeyeceklerini defalarca kanıtladılar.

ABD’nin, Basra Körfezi’nin denetimi için gerekirse silaha başvuracağını kayda geçiren Carter Doktrini’ni yürürlüğe koyduğu anımsanacak olursa, ne BOP dayatması, ne Körfez krizi, ne Afganistan ve Irak’ın işgalleri ne de İran ve Suriye’ye yönelik tehditler, enerjiden bağımsız hareketlerdi. Hepsi de Washington kaynaklı olan ”başarısız devletler”, ”önleyici vuruş doktrini”, ”asimetrik savaş” ve ”kontrol edilebilir istikrarsızlık” gibi kuramlar da enerji coğrafyasından bağımsız geliştirilmemişlerdi.

ABD, petrol fiyatları üzerinden, dünya siyasetinde kendisine avantaj sağladı. Çünkü, petrolün fiyatındaki artış, hem Çin’in hem de AB’nin büyümesine olumsuz etki yaparken bu fiyatların aşırı düşmesi de önemli bir petrol ihracatçısı olan Rusya’yı vurmakta.

Petrol ve doğalgazda dışa bağımlı olan AB’nin özellikle büyük ülkelerinin farklı çıkarları nedeniyle, tek ve bütüncül bir enerji politikası yok. Ama, özelleştirme ve serbestleştirme adı altında, kendi yapmadıklarını Türkiye’den istediği dikkatlerden kaçmadı. Irak’ın toprak bütünlüğünü dış siyasetinin kırmızı çizgilerinden biri olarak niteleyen ve bu ülkede kurulacak bir Kürt devletini ‘casus belli’ (savaş nedeni) sayacağını açıklayan Türkiye, bölge merkezli politikalara ağırlık vermek yerine, bizzat Başbakanının ağzından ”Diyarbakır’ı BOP’un merkezi yapma” projesine taraf olunca, bölgede beklediği inisiyatifi alamadı, ikinci plana düştü. Hem Irak’ta fiilen bir Kürt devleti kurulmasını önleyemedi, hem bu ülkenin toprak bütünlüğünün tartışılmasının önüne geçemedi hem de kaynakların dağılımı konusunda ciddi bir varlık gösteremedi. Irak’ın yeraltı zenginliklerinin kullanımı konusundaki belirsizlikler bu çerçevede iyice su yüzüne çıktı. Merkezi hükümetin mi, federal, özerk, yerel yönetimlerin mi, yoksa bunların hepsinin mi yeraltı kaynaklarını yöneteceği henüz netlik kazanmadı. Dışişleri’nin yaklaşımı, Türkiye’nin hiçbir ayrım yapmadan Irak’ın her bölgesinde olması, Türk şirketlerini
n bu ülkenin her yerine gitmesi yönünde.

Dünyanın merkezi konumundaki Avrasya’nın kilit ülkesi olmak, Türkiye’ye önemli risk ve tehditlerin yanında, büyük avantajlar da sağlayınca, değişen koşullara göre, yeni ittifaklar ve yeni ayrılıklar da gündeme geldi.

Doğalgaz ve petrol başta olmak üzere, enerji kaynakları açısından çok zengin bir ülke olan Rusya’nın yeniden eski günlerine dönmesine çalışan Putin , enerji güvenliğini ve Hazar Havzası kaynaklarını, ulusal güvenlik kapsamında ele alınca, kaçınılmaz olarak, enerjide planlı ve devletçi uygulamaları devreye soktu. Putin, etki alanı dahilinde gördüğü ülkelerde enerji alanında kontrol hisselerini ele geçirmeye, bu ülkelerin enerji politikalarında etkili olmaya başladı. Rus lider bir yandan da ”Şanghay İşbirliği” çerçevesinde Çin ile ilişkilerini güçlendirdi.

Çin’in, önemli petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olan Güney Çin Denizi’nde aramalar yapması ve Ortadoğu petrollerine olan bağımlılığını mümkün olduğunca gidermeye çalışması da dikkat çeken gelişmeler olarak öne çıktı. Çin, Kazakistan’ın petrolüne, Türkmenistan ve Özbekistan’ın ise doğalgazına yöneldi. Zengin kömür rezervlerinin yanında, doğalgazda dışarıya daha az bağımlı olan Çin, enerjiyle ilgili büyük kuruluşları yapılandırırken de çok akıllı davrandı. Enerjide yüksek maliyetli ve riskli yatırımlar olan arama yatırımlarını yapabilmek için, kuruluşlarını dikey entegre kurumlar olarak kurdu. Bu kuruluşlar bu sayede, dağıtım ve satıştan kazandıkları parayla arama yatırımlarına kaynak aktarabildiler. Pekin yönetiminin, ABD’de satılan bir petrol şirketini almak istemesine, ABD yönetiminin karşı çıkması da, hem Çin’in gücünü göstermesi hem de ”liberalizm ve özelleştirme şampiyonu” ABD’nin ekonomiye müdahalesi açısından dikkat çekiciydi.

Enerji, kamu önceliği gerektiren bir alan

Dünyanın merkezi konumundaki Avrasya’nın kilit ülkesi olmak, Türkiye’ye önemli risk ve tehditlerin yanında, büyük avantajlar da sağlayınca, değişen koşullara göre, yeni ittifaklar ve yeni ayrılıklar da gündeme geldi. Kurtuluş Savaşı ile kurulan laik Cumhuriyetten sık sık İslam devleti olarak söz etmesine, başımıza açtığı onca belaya ve Süleymaniye’de geçirdiği çuvala karşın kimilerinin hâlâ ”stratejik ortak” olduğumuzu sandığı ABD, Türkiye’ye Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni gözden geçirmesi yönündeki baskılarını arttırdı. Bu sözleşmeye çok doğal ve haklı olarak kıskançlıkla sahip çıkan Türkiye’ye bu konuda destek Rusya’dan geldi.

Yeni TÜPRAŞ’lar gerekliydi

Enerji, doğası gereği planlı ve kamu önceliğini gerektiren bir alan. Sadece kârı amaçlayan özel sektöre bırakılması, ciddi sakıncalar yaratıyor. Her şeyden önce, kâr amacıyla ulusal çıkar her zaman bağdaşmıyor. 27.6 milyon ton rafinaj kapasitesi olan Türkiye’nin TÜPRAŞ gibi yeni tesislere gereksinimi varken bu dev kuruluş özelleştirildi. Yılda 10 milyon ton petrol ithal eden ülkemizde, 25 milyon ton petrol satan TÜPRAŞ, kârlı, büyük ve stratejik bir KİT olarak tarihe geçti. 16.1 milyar dolar cirosu, 491 milyon dolar net kârı, 8.2 milyar dolar Hazine’ye katkısı, AB ülkeleriyle rekabet edebilen bir teknolojisi ve nitelikli, yetişmiş insan gücü olan TÜPRAŞ, Avrupa’nın en büyük 5 rafineri şirketinden biri. Hazine’nin yıllık gelirinin beşte birini karşılıyor, sektörde fiyat ayarlaması yapıyordu. Yatırım ve personel giderleri dahil tüm harcamalarını da, devlete hiç yük olmadan, kendi özkaynaklarından karşılıyordu. Ne istihdam fazlası olan bir siyasi arpalık, ne teknolojisi eskimiş bir hurdalık ne de kamu kaynaklarını yutan bir kamburdu TÜPRAŞ. Cumhuriyetin yüz akı kurumlarından biriydi. TÜPRAŞ’ı özelleştirenler, Meksika’da bulunan dünyanın 3. büyük petrol şirketi PEMEX’in tamamının, Norveç petrol şirketi STATOIL’in yüzde 71’inin, İtalya’nın en büyük enerji şirketi ENI’nin yüzde 36’sının, Yunanistan’ın petrol şirketi HELLENIC’in yüzde 36’sının kamuda olduğunu bilmiyorlar mıydı?

Petrolün 41 yılı kaldı

Fosil yakıtların ömrü azalıyor;
– 2030 yılına dek dünya enerji tüketimi yüzde 50 artacak. Bu artışın yüzde 60’ı doğalgaz ve petrol kaynaklı. Fosil yakıtlar, 2030’a kadar enerji ihtiyacının yüzde 85’ini sağlayacaklar.

– Birincil enerji kaynakları arasında, yenilenemeyen nitelikte olan petrolün 41, doğalgazın 62, kömürün ise 230 yıl ömrü var. Bazı kaynaklara göre özellikle Çin’in hızlı büyümesi nedeniyle kömürün rezerv ömrü kısaldı ve 192 yıla indi. Çünkü Çin, enerjisinin yüzde 66’sını kömürden karşılıyor. Petrolün günlük hareketi 40 milyon varil, doğalgazın 1.9 milyar metreküp, kömürün ise 17 milyon ton.

– Petrolün yüzde 66’sı deniz yolu, doğalgazın yüzde 75’i boru hatlarıyla taşınıyor. Petrol geçişinde Hürmüz ve Malakka boğazları başta geliyor.

– Bir yılda boru hatlarını hedef alan 200 terör saldırısı gerçekleşiyor. Basit bir patlayıcı araç bile boru hatlarına zarar verebiliyor. 1980-2000 yılları arasında 90 sabotaj yapılmıştı. Bunların da 26’sı boru hatlarına, 18’i istasyonlara yönelikti. Her yıl 400 korsan saldırı ise denizlerdeki petrol taşımacılığına yapılıyor. Malakka Boğazı’nda 2004 yılında 200 saldırı gerçekleşti.

– İran’ın 125, Irak’ın 115, Suudi Arabistan’ın 269, Rusya’nın 60 milyar varil petrol rezervi var. Irak’ın hacmini 300 milyar varile çıkarabileceğini söyleyen uzmanlar var. Irak’ın petrol rezervinin üçte ikisi güneyde, üçte biri ise kuzeyde. Irak doğalgazının büyük bölümü kuzeyde. Pazarlanması için Ceyhan çok uygun. Bu ülkede halen Shell, Total, BP, Apex, Total, Lukoil, Chevron, Exxonmobil gibi devlerin yanında TPAO da bulunuyor. Türkiye’nin Kerkük-Ceyhan Boru Hattı nedeniyle Irak’tan 460 milyon dolardan fazla alacağı var.

– Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin 2030’da günlük petrol ihracatı 39 milyon varil olacak.

– Dünyada bölgeler arası enerji ticareti, 2030’a dek 2 kat artacak. Bu artıştaki en büyük pay yine petrolün. Petrolün ihraç kapasitesinin büyük bölümü Ortadoğu kaynaklı.

– Kısa adı OPEC olan Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, 1960 yılında kuruldu ve 1 trilyon varil petrol rezervine hükmediyor. Pazar payı yüzde 79 olan OPEC’in, artan talebi karşılamak için günlük üretimi 30 milyon varilden 50 milyon varile çıkarması gerekiyor. OPEC’in petrol açısından en zengin ülkesi Suudi Arabistan. Bu ülke AB ve Japonya’nın baş tedarikçisi.

– Günlük petrol üretimi 4.2 milyon varil olan İran, ülkemizin de en büyük petrol tedarikçisi. Aynı zamanda Rusya’dan sonra dünyanın 2. büyük doğalgaz rezervlerine sahip. Hazar Bölgesi’nin en çok petrol üreten ülkeleri ise Kazakistan ve Azerbaycan.

– Dünyanın petrol rezervi yüksek ülkelerinden olan Rusya, Norveç ve Meksika, OPEC üyesi olmayan üç önemli ülke.

– Petrolün maliyeti, en pahalı bölgelerde bile varil başına 7 doları geçmiyor. Normalde 45-50 dolar olması gereken varil fiyatı, sık sık 60-70 dolara çıkıyor. Petrol fiyatlarındaki artış ise ülkeleri çok güç duruma düşürüyor. Örneğin, varil başına 10 dolarlık artış, Türkiye bütçesine 2 milyar dolar ek yük getiriyor.

– Yüksek teknoloji sayesinde, enerjiyi 4 ile 10 kez daha az tüketerek, aynı ürünü ya da hizmeti veren araçlar yapılıyor. Gelişmiş ülkeler, en az enerji tüketen araçlara yönelirken eski teknolojileri geri kalmış ülkelere veriyorlar.

– AB’nin halen 200 milyar metreküp olan doğalgaz ithalatı, 2030’da 640 milyar metreküp olacak.

Türkiye yanlış politikalar uyguladı

– Türkiye’nin 8.3 milyar ton linyit rezervi var.

– 2010’dan sonra Karadeniz’e 200 milyon ton petrol çıkacak. Türkiye’nin önündeki temel sorunlardan biri, bu petrolün Türk Boğazları’ndan değil, başka hatlardan dünyaya ulaşmasını sağlamak. Son Davos Forumu’ndaki bir gizli oturumda da Türk Boğazları’ndan petrol geçişi ele alındı. 17 deniz mili uzunluğundaki İstanbul Boğazı, dünyanın en zor boğazlarından biri olarak kabul ediliyor. Türkiye, Boğazların petrol hattı olmadığını vurguluyor. Montreux’nün imzalandığı 1936 yılında Türk Boğazları’ndan 4 bin 500 gemi geçmişti. 2004 yılında ise 52 bin gemi geçti. Bunların 9 bin 399’u petrol ve türevi maddeler taşıyordu ve yükleri 145 milyon tondu.

– Türkiye’nin ısrarla üzerinde durduğu bir diğer alan ise enerji arz güvenliği konusunda kilit ülke olduğumuz. Ankara, boru hatlarının güvenliği konusunda da iddialı ve özellikle son gelişmeler nedeniyle Rusya ve Ukrayna’nın güven vermediklerine dikkat çekiyor.

– Türkiye’de enerjinin üretim maliyetleri içindeki payı yüzde 30. Bu oran bazı sektörlerde yüzde 45’e çıkıyor.

– Elektrik üretiminde doğalgaza bağımlılık yüzde 43.

Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde 31 ocak ve 1 Şubat tarihlerinde iki parça halinde yayınlanmıştır.