“Amuda” Kalkmış Halde Gecekondulara Bakmak-2 – Özcan Işık-Gökhan Güzel

“Belli bir durumun koşullarının özel bir incelemesi yapılmadan bu duruma uyarlanan her genel tarihsel beyanat boş bir laf olur.” Lenin (1)

Açıklama: Yüksel Akkaya’nın Kızıl Bayrak dergisine yazmış olduğu “Gecekonduları Niçin Yıkmalıyız” başlıklı yazısında ifade edilen görüşlerine dair bir yazı kaleme almıştık. Ancak, yazımızın dışında iki ayrı yazıya da konu olmasını dikkate alarak, toptan bir cevap verme niyetiyle, anlaşılan odur ki ‘kendi yazın tarihinin en kritik yazısını’ kaleme almış….. Öncelikle yazımıza dair “jurnalcilik” kokan bir yaklaşımla, bizi “art niyetli” bir yere koyarak, üzüm yemek değil bağcıyı dövmeye çalıştığımızı iddia etmiştir. Yazarın bahse konu yazısını Kızıl Bayrak dergisinde okuduk. Üstelik dergide, yazarın iddia ettiği gibi yazının sendika.org’tan alındığına dair her hangi bir ibare yoktu. Ayrıca politik merkez yayınlarında imzalı yazı ile imzasız yazının ne anlama geldiği ‘azcıkta olsa dergi-gazete okuyan herkesçe bilinir bir durumdur. Kendine tarif ettiği iddia ve yayın üslubu-tarzı itibarıyla, her kafasına esenin, her kafasına eseni yazmadığı dergilerdendir Kızıl Bayrak, akademisyenler kadar olmasa da karınca kararınca okumaya çalışan insanlar olarak böylesi ayrıntıların farkındayız.. Sendikanet.org’a yazıyı gönderdiğimiz de aynı yazıyı sendika.org’a da yollamıştık ama onlar yayınlamayı tercih etmediler. Yazının bir “soyutlama” olduğunu cevap yazısıyla öğrenmiş olduk. (Yaşayanların yaşadıklarını hikaye etmeleri dışında, yaz��ya konu olma halinin kendisi bir soyutlama dır. Konuya ve yazanın nitelendirmesine bağlı olmaksızın..!) Engels’i anlamayanın Akkaya’yı anlamaması normalmiş. Engels, Konut Sorunu’nda bir anarşist ve bir burjuva sosyalistiyle uzunca bir tartışma yürütüyor, ancak bu tartışmanın bütününde başvurduğu yöntemle yazarın başvurduğu yöntem arasında Engels aşkına biz bir illiyet görmedik. Üstelik tezlerimizin ‘soyutlamalarımızın’ doğruluğu ve gücünü, fikir dünyamızın ortak-güçlü referansları olarak gördüğümüz insanlara ikide bir dönüp bağlama-gerekçelendirme gereksinimini bu sıklıkla duymak hayırlı gelmiyor bize.. 2006 yılında Türkiye nin İstanbul unun A- B- C mahallelerinde ki insanların sorunları ve hallerini konuşurken, doğru yolun ‘sosyalist yaklaşım’ açısından ne olduğunu bulmaya çalışırken, azcıkta olsa içerden ve de kalbi dile gelebilsek..!

Bizim yazdığımız yazının hiçbir yerinde “mevcut hali” savunan tek bir cümle yoktur. Ama, bizim mevcudu savunduğumuzu iddia etmiştir. Bu etik bir durum değil. Devrimciler, ezilmenin-haksızlığa uğramanın-adaletsizliğin-sömürünün zuhur ettiği her durumda, inandıkları değerlerin gereği bu halleri yaşayan insanlarla ‘sayılarının azlığına-o hali yaratanların gücüne ve çokluğuna bakmadan’.. dayanışan insanlardır. Devletin yapması gerekenleri yapmaya çalışanda, önerende yok.. Söz konusu yerleşimlerde, ahalinin karşı koyma- kabul etmeme tutumlarıyla dayanışma dışında, esasa dair iddia edildiği gibi bir yaklaşımı ‘sosyalistlik-devrimcilik’ adına savunana da rastlamadık… Pragmatizme düşmeden, dayanışma ve örgütlenmenin gereği olarak direnişten yana olmak “gecekondu sahibi işçinin” evini yıkılmamasını sağlamakta yada direnişle evinin “kıymetini” artmasına ufakta olsa “katkısı” olmak da “mutlu bir şeydir cancağızım” Bu tartışmayı önemli bulduğumuz için dahil olduk, pratik olarak da kentsel dönüşümün kapsamı dahildeki mahallerde yaşayan insanların da sorunlarıyla uğraşıyoruz. Ve içeriden dinliyor, çözüme kafa yoruyor, emek etmeye çalışıyoruz karınca kararınca. Ancak, üzülerek yineliyoruz, yazıdaki önerme cidden çok soyut ve güncel burjuva çözüm önerileriyle fazlaca örtüşmüş bir durumdadır. Belki Akkaya; Lenin’in dönem dönem ani etkili politik-teorik manevralar yaptığı gibi bir manevraya girişti ve Tony Cliff’in Lenin’in bu özelliğini ifade ettiği tabiriyle “değnek bükmek” i yapmaya çalıştı yazısıyla, ama değneği burjuvalarla aynı yere büktü bu sefer bilmeden.

Öncelikle, akademik kimlikle gündelik hayattaki kimliğin tutarlı bir kişilik açısından gerçekte hiçbir zaman ayrılamayacağını, ikilileştirilemeyeceğini söylemek gerekir. Hiçbir sosyalist ustada da görmediğimiz bir şeydir. Ama ne yazık ki, genel olarak akademisyenlerin kendilerini ayrıcalıklı görme eğilimleri o kadar güçlüdür ki, bu ikici kimlik kolaylıkla normalleştirilir. Bu akademinin ve akademisyenin toplumsal hayattan pratik ve vicdanen ne kadar koptuğunun da bir göstergesidir. Çünkü akademisyenler, sermayenin ideolojik ayakları olmaktan vazgeçememişlerdir. Sorun, bir teorik çalışmada unvanın belirtilmesi ya da belirtilmemesi değildir, – ki bu anlamda her türlü unvan belirtme yersizdir ve sadece kibri anlatır- bir tür mülk beyanıdır. Önemli olan, akademisyenin toplumun yaşadıklarıyla ne kadar ilgili olduğu ve ne kadar onların yaşadığı yerden bakabildiğidir. Bu alçakgönüllülük duygusunu gerektirir ki, ikici kimliğin aşılmasını ve tutarlı oluşu da beraberinde getirir zaten. Buradan yola çıkarak Akkaya’nın yazısında yoksulluk ve yoksulların barınma biçimi konusunda “tercihleri” tartışılırken eksik bırakılan bunlardır ve bu eksiklikler zaten sorunu tespit etme konusunda baştan bir zemin kaymasına neden olur.

Akkaya, yoksulluğu ortaya çıkaran zenginliği bir sorun olarak dışlamış. Sorunu, yoksulluk olarak ortaya koyarak, aslında kendi olumlu sınıf çizgisine denk düşmeyen bir yere düşmüştür. Diğer yandan, yoksulların gecekonduda kalma durumlarını sanki bilinçli bir tercihmiş gibi ve bu durumun yoksullar açısından bir “memnuniyetle” karşılanıp yoksulluğu pekiştirdiğini ve sınıf hareketini engellediğinin söylenmesi düpedüz yoksul gibi düşünememekten, kendini yoksulun yerine koyamamaktan kaynaklanan bir yanılsamadır. Gecekonduda yaşamanın bir “tercih” olarak tespit edilmesi, yoksul için ucuz ve sağlıksız beslenmenin, hastalanacağını bile bile en sağlıksız koşullarda çalışmanın ve asgari ücrete fit olmanın da yine bir tercih meselesi olduğunu söylemek gibi bir şeydir. Oysa sosyalist ve devrimci bir tutum, emekçi ile birlikte, işçinin ortamına girerek ve gerekirse yoksullaşarak düşünmeyi gerektirir. Bu anlamıyla bunun bir “tercih” ya da “kabul etme” sorunu gibi gösterilmesi, işçinin yanından değil dışarda bir pozisyondan bakıldığını gösterir. Öte yandan sorunun kaynağını zenginlik değil de yoksulluk olarak ortaya koymak zaten başlı başına ideolojik bir bulanıklığın dışlaştırılmasıdır.

Sorunun yanlış olarak ortaya konulması, zorunlu olarak çözümü de yanlışın olduğu zeminde ortaya koymayı beraberinde getirir. Gecekondulaşmanın bir sorun olarak çözülmesini “merkezi ve yerel” yönetimlere nakletmek ve gecekonduda oturanın kiraya geçmesiyle birlikte doğal olarak “ücret temelinde bir çatışmaya yol açacağı” gibi tespitlerin, işçi sınıfı gerçekliği açısından geçersizliği ortadadır. Öte yandan AKP hükümetinin ve Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın Kentsel Dönüşüm bağlamında barınma konusunda önerdiği ve yaptığı uygulamalar, Akkaya’nın önerdiği yolla neredeyse (sadece kat farkı olarak olarak görünebilir üç kat yerine on katlı binalar da yapabiliyorlar) tamamen örtüşmektedir. Bu tutum ve uygulamanın yarattığı sorunları ve insanları ömür boyu nasıl borçlu kıldığı konusunda yeterli bilgilendirme diğer yazımızda(sendikanet.org) bulunmaktadır. Bu uygulamaların sonuçlarının yoksulun hayatında hiçbir olumlu ya da düzeltici bir etki yaratm
adığı, aksine sadece inşaat şirketlerine yeni rant kapıları açtığı ortadadır. Şurası açıktır ki, kapitalist üretim biçimi olduğu sürece asgari ücretle yaşayan, sağlıksız beslenen ve barınan, kısacağı hiçbir olanağı olmadığı için hep daha da yoksullaşan ve kıstırılan bir çoğul hep olacaktır. Bunun aşılabilmesi konusunda söyleneceklerin de Akkaya’nın ortaya koyduğu düzlemde tartışma götürür bir yanı olduğunu düşünmüyoruz.

Gecekondu diye anılan konut tipi ve yerleşimler 80’li yılların ikinci yarısından itibaren terk edilmeye başlandı. Bu tip konutlar yerine “varoş yapı tipi” olarak ifade edilebilecek ‘dış cephesi sıvasız, filizi açık ve yapanın bütçesi, arsanın yasallık durumuna göre tam olarak bitirilmesi 1-25 yıl sürebilen betonarme yapıların tercih edildiğini bir önce ki yazıda belirtmiştik. Halen tasfiye olmamakla birlikte “eski tip” gecekondular çok sınırlı bir alan işgal etmektedir kentlerde. Bugün sözü edilen “kentsel dönüşüm projeleri”nin gündeme gelmesinin birkaç önemli nedeni var. Üretilebilecek kentsel toprak konusunda bir sıkıntı yaşanıyor. Sıkıntı aynı zamanda bu toprağın üretiliş biçiminde de yaşanıyor. Sermaye kentsel toprağın üretim, dağıtım ve paylaşımında artık doğrudan bir davranış ( arazi mafyası, hemşehri grupları, mahalle muhtarı, emlakçı, Laz müteahhit vb gibi aracı unsurlar, inşaat ve emlak sektöründe yaşanan tekelleşme ve uluslararasılaşma ilişkileri ile birlikte “düzenlilik” yönünde zorlanmışlar yada büyük oranda devre dışı kalmışlardır) içindedir. Bu sahada başka oyuncu istenmemektedir. Yani artık köyden geldim bir arazi işgal edip üstüne konut yapayım devri kapanmıştır. Sermaye ve devleti, artık konut edindirme biçimini piyasanın uluslararası “düzenliliği” içerisine dahil etmiştir. Bu anlamda bir dışarısı kalmamıştır.

Diğer yandan “kentsel dönüşüm projeleri”nde depremsellik, manzara, deniz görür olma, temiz hava, yeşil alan, rantabıl olma özelliklerine göre bir düzenleme söz konusudur. Mesela Gülsuyu, Aydos, Alibeyköy Sarıyer Dağevleri, Derbent, Zeytinburnu gibi yerleşimlerin tercih edilip, aynı özelliklere ve aynı yapısal sorunlara sahip Bayrampaşa, Sultanbeyli, Ümraniye, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy,**** ………………. vb gibi kentsel dönüşümle dönüştürülmesi gereken yerleşimler dahil edilmemiştir (Sayın Akkaya bir fikriniz var mı bu konuda. Acaba neden? İsterseniz bir sorun etrafınıza hangi semtleri yıkıyorlar? Bu semtlerin özellikleri ne?) Yani Gülsuyu ve Aydosun hem deprem açısından güvenli hem de Marmara’yı “ayakları altına almış oksijenli konumu” artık orayı işgal etmiş insanlar için fazla lüks görünmektedir zenginler için. Yine Derbent’te Mesa’nın yaptığı uygulama örnektir. Gecekonduluların bir kısmını zorla, bir kısmını “anlaşmalı tahliye” edilerek boğaza nazır lüks apart konutlar üretildi ve dairenin bir tanesini 450.000 dolara satıyorlar şimdi. Büyük Şehir Belediyesi demektedir ki “al sana bir daire” ya da “alsana şu kadar para evinden çık sen”. Size “sizin gibilerin” oturduğu siteler yaptırdık oralara topluyoruz sizleri. Buralar artık size fazla oluyor demektedir.

“Kentsel dönüşümün” diğer önemli gerekçelendirmelerinden biri de, zenginlerin yaşamını ve geleceğini tehdit eden her türlü güvenlik sorunu ve ‘örgütlü halleri’ ortadan kaldırmak ya da “her an” ortadan kaldırılabilecek bir halde kontrol ve gözetim altında tutmaktır. Yani “panoptikon site yerleşkeler; hem de ucuz kiralık cinsten”. Yerleştirilmiş ideolojik algıya göre, varoşlar yani eski tabirle gecekondular hırsızlık, kapkaç, soygun, uyuşturucu satışı, terör vb bütün bu formel olmayan ilişkilerin, kentin mutena semtlerinin “sakin”lerini rahatsız etmek maksadıyla yeşertildiği yerlerdir. Yani buralarda yaşayan halk bir bütün olarak mutena semt “vatandaş”ları için otomatik olarak bu ilişkilerle birlikte anılır. Ve haksız yere gelip işgal ettikleri bu güzel topraklardan çıkıp 70 metre karelik tek tip evlerde kuşatılması gereken “mahluk”lar olarak görülürler. İdeolojik olarak zihinlerin bu yönde düzenlenmesi yapılır. Tıpkı Kürtleri toptancılıkla kentteki bütün kirli işlerle birlikte anmanın ideolojik olarak teşvik edilmesi gibi.

Bu “soyutlama” yazısı, 80 öncesinde gecekondu kuranlarla dayanışan devrimcileri; “sınıfçı” bakış açısıyla “devrimci demokrasicilik” ile eleştiren soyutlamalara oldukça benzemekte. Aslında Akkaya, Korkut Boratav’ın aynı yılarda konut sorununa önerdiği çözümleri tekrar etmekten başka bir şey yapmadı. O dönemlerde bu eleştiriyi yapanlar ne böylesi talepleri mücadelelerinin eksenine yerleştirip devletin bu tür konutlar inşa etmesini sağlamışlar. Bazı işçi sendikaları (Türk-iş Blokları, Emek Sitesi, Yol-İş Siteleri Vb) bu öneriyi rantiye yapı kooperatifçiliğine uyarlayıp “çözümü” kendileri oluşturmuş Türkiye’ye has bir biçimde. Sorun, meseleyi bağlamsız ve somut duruma uyarlamadan izah edilmesinden çıkıyor aslında. Bizce, bu yerleşimlerdeki insanların buralardan göçü yada yıkım ile çözülecek bir sorun değil. Direnmek, en azından buralarda yaşayan insanlar açısından “postu pahalıya satmak” anlamına gelir. Çünkü direnmeyeni, bugün kimse insan yerine koyup masaya oturmaz. O yüzden direnişi elde var bir olarak görüp, diğer çözüm biçimleri ve yollarına bakmak lazım. Yoksullar lehine en uygun çözüm; yerdeğiştirmeden mevcut mahallelerin yaşanılır mekanlara dönüştürülmesidir. Bu çözümün hayata geçmiş örnekleri var. Kabul etmeyen, aynı sorunu yaşayan insanlarla kabul etmeme hali üzerinden yan yana gelen insanlar ancak ‘adı alternatif olan çözümleri yaratabilirler’.. Tekrar ediyoruz, biz bu semtlerin kötü yerleşimler ve yapılaşmalara sahip olduğunu ve insanların yaşamaları için zor (kötü) ortamlar olduğunu kabul ediyoruz ve insanca yaşanılan yerleşimleri savunuyoruz. İstiyoruzki bütün yoksullar dünyanın güzelliklerine sahip olsunlar, “villalarda” yaşasınlar, güzel komşuluklar yapsınlar, bütün yer küre onların sitesi olsun, oturdukları siteler bütün dünyaları değil.

Özcan Işık-Gökhan Güzel
(1) Lenin, Works (Eserler), Cilt 27, s 48


Tartışmaya Konu Olan Yazılar

Gecekonduları Niçin Yıkmalıyız – Yüksel Akkaya 18 Ekim 2005

Gecekonduları Yıkmak Mı? Önce Plazaları Sonra da Kapitalizmi Yıksak Yetmez Mi? -Gürşat Özdamar – 25 Ekim 2005

‘Amuda’ Kalkmış Bir Halde Gecekondulara Bakmak – Özcan Işık-Gökhan Güzel – 25 Ekim 2005

“Gecekonduları Niçin Yıkmalıyız”ın Eleştirileri Üzerine ya da Bu Eleştirilerin Kritiği – Yüksel Akkaya – 06 Ocak 2006