Sendikalar eriyor! – Can Şafak(Birgün)

Eylül rejiminin sendika hareketi üzerinde kurduğu baskı o kadar şiddetli oldu ki, 1980 Eylülünde hayat damarları koparılan sendika hareketi, 1982 Anayasasının ve 1983 sendikal yasaların yayımlanmasıyla girilen yeni döneme kaldığı yerden başlayamadı. Bir daha eski dinamizmini yakalayamadı, eski örgüt derinliğine ulaşamadı.

Genel olarak sendika hareketinin gelişiminin izlenebileceği başlıca ölçülebilir göstergelerin başında, sendikalaşma oranının seyrini gösteren veriler gelmektedir. 1980 yılından bu yana geçen yıllar içinde Türkiye’de sendikalaşma oranının nasıl bir seyir izlediğinin tespiti için yazık ki sağlıklı istatistiklerden yoksunuz. Bu alanda elimizdeki resmi istatistik; bu alana ilişkin çok genel çerçevede fikir verebilecek Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri dışında Çalışma Bakanlığı istatistikleri ve Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) istatistikleridir. Bunun dışında Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) düzenli olarak kendi örgütlülük ve toplu pazarlık alanıyla sınırlı istatistik yayınlamaktadır ve kamuda kimi işveren kuruluşlarının yayınlamakta oldukları istatistiklerle birlikte bu veriler araştırmacılar için başlıca önemli kaynaklar arasındadır. Öte yandan işçi sendikaları ve konfederasyonları kendi üye sayılarına ilişkin olarak bir istatistik oluşturmuş değillerdir ve sadece bu bile sendika hareketinin geneli açısından bir fikir verebilmektedir.

RESMİ VERİLER

Çalışma Bakanlığı verilerine bakılacak olursa, Ocak 1984 istatistiklerine göre toplam işçi sayısı 2.317.016, sendikalı işçi sayısı 1.247.744, sendikalaşma oranı ise % 53.85’dir. 1984 yılından bu yana her 6 ayda bir yayımlanan Çalışma Bakanlığı istatistiklerinde gerek işçi sayısı, gerekse sendikalı işçi sayısı düzenli olarak artmaktadır. 90’h yıllarda % 70’lere yaklaşan sendikalaşma oranı, daha sonra bir ölçüde gerilemekle birlikte genel olarak yükselme eğilimi göstermektedir. Ocak 2006 istatistiğinde toplam işçi sayısı 5.088.515, sendikalı işçi sayısı 2.987.431, sendikalaşma oranı ise % 58.70 olarak açıklanmaktadır.

Bakanlığa göre bugün ülkemizde kabaca 3 milyona yakın sendikalı işçi vardır.

Öte yandan Çalışma Bakanlığı bağıtlanan toplu iş sözleşmelerinin ve kapsadıkları işçilerin sayılarını da yayınlıyor. Buna göre 1985 yılında kamuda 647.582, özel sektörde 272.228 olmak üzere toplam 919.810 işçi toplu iş sözleşmesinden yararlanmış. Toplu iş sözleşmelerinin 2 yıllık periyotlarda bağıtlandığını düşünürsek buna 1986 yılı rakamlarını da ilave etmek gerekecek. Bu sayılar da sırasıyla kamuda 348.626, özel sektörde 358.604 olmak üzere toplam 707.230. Buna göre 1985-86 döneminde toplam 1.627.040 işçi toplu iş sözleşmesinden yararlanmış. Ne var ki bu sayı 2003 – 2004 dönemi için dramatik biçimde 954.429’e gerilemiş. Bunun anlamı 672.611 işçi bu dönem içinde toplu iş sözleşmelerinin kapsamı dışına çıkmış. Bu oran % 41.33’dür. Yani toplu iş sözleşmelerinin kapsamındaki işçi sayısı 1985-86 döneminden bu yana % 4o’ı aşan bir oranda azalmıştır. Bir başka açıdan bakacak olursak Bakanlığa göre 2003 – 2004 dönemi için 2.806.927 sendikalı işçiden sadece 954.429 işçi toplu iş sözleşmesi kapsamındadır. Diğer ifadeyle ülkemizde toplu iş sözleşmesinden yararlanamayan 1.852.498 sendikalı işçi vardır. Bu oran da % 65.99’dur. Rakamları yuvarlarsak, 3 Milyon sendikalı işçiden 2 Milyonu toplu iş sözleşmesi kapsamı dışındadır. İşçilerin sendikalara üye olmalarının başlıca -hatta bizde tek- amacı toplu iş sözleşmesinden yararlanmak iken, nasıl olmuştur da 2 Milyona yakın sendikalı işçi toplu iş sözleşmelerine karşı kayıtsız kalabilmektedir? Türkiye’de işçiler sendikalara ücretlerini arttırmak, çalışma koşullarını iyileştirmek için değil de kültürel, sosyal ya da siyasal amaçlarla mı üye olmaktadırlar? Değilse bu işçiler işveren baskısıyla mı toplu pazarlığın dışında bırakılmaktadırlar? Öyleyse bu derece büyük bir toplumsal çatışma kamuoyunda neden yankı bulmamaktadır? Bu 2 milyon sendikalı işçi nerededir?

GERÇEKLER

Aslına bakacak olursak Çalışma Bakanlığının verileri külliyen hayal mahsulüdür. Bakanlık istatistiklerindeki sanal ülkenin gerçek hayatta karşılığı yoktur. Sendikalı işçi sayıları, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Avrupa Birliği (AB) norm ve kriterlerinin yarattığı uluslararası baskılara bağlı siyasi nedenlerle şişirilmektedir. Çünkü bu uluslararası norm ve kriterlere aykırı olarak 2822 sayılı Kanun gereğince işçi sendikalarının toplu iş sözleşmesi yapabilmeleri Çalışma Bakanlığından icazet alabilmelerine bağlıdır ve bunun ilk koşulu da kurulu oldukları işkolunda çalışan işçilerin % ıo’undan fazlasını üye yapmış olmalarıdır. Oysa bilinmektedir ki, sendikaların gerçek üye sayılarının istatistiklere yansıtılması durumunda toplu iş sözleşmesi yapabilmenin ilk koşulu olan yüzde 10 barajını aşabilecek sendika sayısı bir elin parmakları kadar bile değildir.

Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının, kesin olmasa da aşağı yukarı sendikalı işçi sayısını yansıttığı söylenebilir. Açıkçası, ülkemizde sendikalı işçi sayısı 1 Milyonu bulmamaktadır. Öte yandan, Sosyal Sigortalar Kurumu 2004 Yılı İstatistiklerinde, SSK kapsamındaki toplam işçi sayısı 6.181.251 olarak açıklanmaktadır. (SSK 2003 Çalışma Raporu, s. 14.) Yani ülkemizde kabaca 6 Milyon kayıtlı işçi bulunmaktadır. Kayıtdışı sektörü de dikkate aldığımızda, Türkiye’de gerçek sendikalaşma oranının yüzde ıo’u aşamayacağı kolaylıkla tahmin edilebilir. Sendikalı işçiler, çalışabilir nüfusun çok küçük bir bölümünü oluşturabilmektedir.

TOPLU PAZARLIK SÜRECİ ÇÖKTÜ!

İşçi sınıfının yüzde ıo’unu bile çatısı altında toplayamamış olan sendika hareketi, kendi üyelerinin bütünlüğünü sağlayabilmiş değildir. Türkiye’de her biri ayrı telden çalan üç ayrı işçi konfederasyonu, pek çok işkolunda iki, hatta üç işçi sendikası vardır. İşçi konfederasyonları, sivil toplum kuruluşlarıyla oluşturulan platformlarda bir araya gelebilse de işkolları düzeyinde toplu pazarlık süreci parçalanmaktadır. İşçiler güçlü işveren sendikalarının karşısına güçlerini bölerek çıkmaktadırlar.

Kamuda toplu pazarlık, “gelirler politikası” çerçevesinde yürütülen ulusal ölçekte ücret pazarlığına dönüşmüştür. Türk-İş ve hükümet arasında imzalanan “çerçeve anlaşması” esas olarak işkollarında kamu işveren sendikaları ile Türk-İş sendikaları arasındaki toplu iş sözleşmelerinin “ücret artışlarını” belirlemektedir. Kamu işçisi toplu pazarlığın aktörlerinden biri olma niteliğini yitirmektedir. Giderek toplu pazarlığın seyircisi durumuna gelmektedir. Medyadan Türk-İş’in ve hükümetin açıklamalarını izlemektedir. Artık kamuda, bir işletme toplu pazarlığından söz edebilmek güçtür.

Özel sektörde fabrikalardan, işçilerden önemli ölçüde uzaklaşan büyük ölçekli toplu pazarlık çökmüştür. İşkollarının hemen tamamında ortak yan sendikal bölünmüşlüktür. Geleneksel Türk-İş sendikaları en stratejik sektörlerde parçalanmış grup pazarlığı sürecinin büyük parçası durumuna gelmişlerdir. Yeni İş Kanununun yayımlanmasının ardından bağıtlanan grup sözleşmelerinin hemen tamamında işveren sendikalarının hedeflerine büyük ölçüde ulaştıklarını tespit ediyoruz. 4857 sayılı yeni İş Kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte -kimi sektörlerde daha da önce- işveren sendikalarının stratejik bir he
def olarak ileri sürdükleri esnekliğin önündeki engellerin toplu pazarlık yoluyla kaldırılması stratejisi başarılı oldu. 2003 yılından başlayarak esnek çalışma hükümleri yönünden toplu iş sözleşmelerinin kritik maddeleri olan çalışma süreleri, fazla çalışmalar bir iki istisna dışında tüm sektörlerde 4857 sayılı Kanuna uygun olarak yeniden düzenlendi. Bunun yanında ara dinlenmeleri, iş değişikliği gibi daha tali sayılabilecek hükümlerde de benzer uyarlamalar yapılmış, bazı sektörlerde taşeron protokolleri yürürlüğe koyuldu. Telafi çalışmaları kimi grup sözleşmelerine girebildi. 2000 – 2005 dönemi toplu pazarlık alanında yaşanan gerileme en somut -ölçülebilir- biçimde ücretlerin seyrinde izlenebilmektedir. TİSK kapsamındaki ücret düzeyi, 1999 ve 2000 yıllarından başlayarak ciddi biçimde gerilemiş, toplu pazarlık kapsamındaki reel ücretlerde 2001 kriziyle birlikte çok büyük bir düşüş gerçekleşmiştir. TİSK (1997=100) verileri; TÜFE’ ye göre 2000 yılında 104,9 reel saat ücretle-ri endeksinin, önce 2001 yılında 89,0 düzeyine ve daha sonra da 2002 yılında 85,3 düzeyine gerilediğini göstermektedir. Endeks 2003 yılı için 85,8, 2004 yılı için 89,9 olarak hesaplanmaktadır. 2005 yılının ilk döneminde ise endeks 92,3 olarak gerçekleşmiştir. Reel ücret düzeyi bir daha kriz öncesindeki düzeyine ulaşamamıştır.

Grev eğiliminde de dikkat çekici bir düşüş gözlenmektedir. Çalışma Bakanlığı verilerine göre 2000 yılında greve katılan işçi sayısı 18.705 iken bu sayı 2001 yılında neredeyse yarı yarıya düşerek 9.911’e gerilemiştir. Greve katılan işçi sayısı 2002 yılında 4.618, 2003 yılında 1.535 ve 2004 yılında ise 3.557’dir. Nicelik olarak gerileyen sendikalar moral olarak da çökmüşlerdir.

ÖZGÜR SENDİKACILIK

Sendika hareketinin gerek örgütlenme tarzında gerekse toplu pazarlığa yaklaşımında ciddi sorunlar vardır.

Türkiye’de sendikacılığın ilk yıllarında genel kabul gören “milli tip sendika” zorunlu “tek örgüt modeli” olarak uygulanmış olması nedeniyle hızla değişen toplumsal dinamiklere yanıt verememiştir. Tek tip örgüt modelinin sendika hareketi içinde yeterince tartışılmamış, sendika hareketi kendini bu yasakçı yapılanmaya mahkûm etmiştir. Bu bağlamda sendika örgütlenmesinin, bütünüyle sendika hareketinin kendi dinamiğine, tercihine bırakılması asıldır. Sendika örgütlenmesinin evrensel ilkelerinden olan “çalışanların diledikleri kuruluşları kurma hakkı” (ILO 87/2) hiçbir kısıtlamaya yer verilmeyecek biçimde hayata geçirilmelidir. Bu yönde öncelikle anti-demokratik % 10 barajı kaldırılmalıdır. Bunun yanında kamu emekçilerinin ayrı sendikalarda örgütlenmeleri-nin zorunlu tutulması ILO’nun 87 sayılı sözleşmesine ve denetim organlarının yerleşik kararlarına aykırıdır. Buna paralel olarak, kamu emekçilerinin toplu pazarlık ve grev haklarının önündeki tüm engellerin kaldırılması, bu hakların kullanılması bakımından çalışanlar arasında hiçbir ayrıma yer verilmemesi esastır.

Öte yandan Türkiye’de toplu pazarlık alanındaki en önemli sınırlama Anayasadan kaynaklanmaktadır. Anayasa aynı dönemde aynı işyerinde birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılmasını yasaklamakta, bu yasaklama, toplu pazarlığın gelişiminde kimi çarpıklıklara neden olmaktadır. Türk-İş hiçbir yasal yetkisi olmadığı halde ulusal düzeyde çerçeve anlaşmaları yapmaktadır. Bu tür çerçeve anlaşmalarının gelişimi kuşkusuz olumludur. Ancak bugünkü haliyle, işkollarında işletmeler düzeyinde yürütülen toplu pazarlığın alanını daraltmakta, konularını sınırlamaktadır. Kamuda ulusal düzeyde toplu pazarlık, işkolları düzeyinde yürütülmekte olan toplu pazarlığın yerini almaktadır. Buna izin verilmemeli, ulusal düzeyde toplu pazarlık ayrı bir model olarak yasayla düzenlenmeli, tarafları belirlenmelidir. Alanı, sadece kamu sektörünü değil ülkenin bütününü kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Konfederasyonlar yetkili olarak hükümetle toplu pazarlık masasına oturabilmelidir. Bu düzeyde ülke düzeyinde tüm işletmelerde uygulanacak en az çalışma normları ve en düşük ücretler belirlenmelidir. Kamuda işkolları düzeyinde örgütlü işçi sendikaları, kendi işkollarının bütünü için toplu pazarlık yürütebilmelidirler. Özel sektörde grup sözleşmeleri fiilen işkolu sözleşmelerine dönüşmüştür. Bu düzeyde işveren sendikalarıyla işkolu düzeyinde geçerli ücret ve çalışma standartları belirlenmektedir. İşyerlerinin özel sorunlarını dikkate alan daha ayrıntılı düzenlemeler ise, işyerleri düzeyinde yürütülecek toplu pazarlık yoluyla belirlenebilmelidir. Toplu pazarlık modelinin ILO’nun 98 sayılı sözleşmesinde ifadesini bulan “özgür toplu pazarlık” (ILO 98/4) ilkesi çerçevesinde yeniden kurgulanması zorunludur.

Ne var ki, “tek tip örgüt” ve “tek tip toplu pazarlık” kuşatılmışlığı aşılamamaktadır. Düşüncede bile!

[email protected] / 28/01/2006 / Birgün Gazetesi