Marksizm, Parlamento ve Venezüella Devrimi -Alan Woods

Seçimlerden sonra Venezüella: Şimdi ne olacak?

Bolivarcı Devrimde parlamento ve seçimler başlangıçtan beri hep önemli bir rol oynamıştır. Kendilerini çok devrimci (ve hatta, “Marksist”) olarak niteleyen, ama devrimleri pek anlamayanlar bu gerçek karşısında Bolivarcı Devrimi baştan diskalifiye etmişlerdir. Onlara göre parlamento ve devrimler birbirini dışlayan iki olaydır. Ancak bunun böyle olması gerekmez.

Marksistler ne parlamentarizm aptallığıyla (reformizm), ne de anti-parlamentarizm aptallığıyla (anarşizm) malullerdir. Sınıf savaşımında kullandığımız silahlar konusunda en ufak bir ön yargımız yoktur. Kitlelerle diyaloga girmek, örgütlenmek ve ajitasyon için burjuva demokrasisi mekanizmalarını kullanma taraftarıyız. Bu anlamda Bolşevik geleneğini takip etmekteyiz.

Her ne kadar Çar rejimi seçimlerin demokratik içeriğini boşaltsa da, Lenin ve Bolşevikler Duma ve yerel yönetim seçimlerine katılma olanaklarını daima kullanmışlardır. En kötü durumlarda bile parlamenter çalışmayı, devrimci partiyi kurmak ve kitleler içindeki tabanını geliştirmek için kullanmışlardır.

1917’deki Rus Devriminde meclis sorununun önemli bir rol oynamadığı bir gerçektir. Her ne kadar Bolşevik partisinin bir dizi demokratik taleplerinin içinde baş sıralarda bir Kurucu Meclis talebi bulunduysa da, işçi ve askerlere Sovyetler kurma çağrısı (ki, en demokratik parlamentodan çok daha demokratik ve temsilci bir örgütlenme şekliydi), bu talebi hükümsüz kılmıştır. Sovyetlerin gücü Kurucu Meclisi dağıtmıştır. Rus meclisi daha doğuşunda ölüydü.

Ancak, Rusya’da bile tek olası değişken bu değildi. Lenin ve Troçki, prensip olarak, Rus Devriminin bir parlamenter evreden geçebileceği olanağını reddetmiş değillerdi. Bu kesinlikle daha baştan dışlanmamıştı. Aynı 17. yüzyılda İngiliz Devriminde ve 18. yüzyılda Fransız Devriminde parlamentoların oynadığı rol gibi, Kurucu Meclis, değişik şartlar altında, merkezi bir rol de oynayabilirdi.

Bu konu açısından Fransız Devriminden pek çok ders çıkarılabilir ve biz de bu konuya daha sonraki bir makalede döneceğiz. Fransa’da tüm devrimci süreç Ulusal Meclis’te (Convention) yaşanmış ve Meclis’teki parti ve liderlerin çıkıp düşmelerine yansımıştır. Ama bu, esasında, Paris’teki sürekli Meclis’i feshetmeye, sağcıları yok etmeye, uzlaşan ve kararsız elemanları dışlayarak onların yerine daha enerjik, kararlı ve devrimci liderler yerleştirmeye çabalayan devrimci kitlelerin hareketlerinin Meclis’e yansımasından başka bir şey değildi. Aynı zamanda Paris’in proleter ve yarı-proleter kitleleri kendi dernek ve klüplerini kurarak hareketi yönlendirmişlerdi. Böylece, kitlelerin parlamento-dışı muhalefeti Ulusal Meclis’in içinde neler olduğunda tayin edici bir rol oynamıştır.

Venezüella’da Seçimler

Parlamenter mücadele uzlaşmaz sınıfların avantajı yakalamak için birbirleriyle çarpışıp mücadele ettiği önemli bir alandır. Ancak, son analizde, gerçek savaş her zaman parlamentonun dışında olur. Er ya da geç, ciddi sorunlar, tartışma salonunun o seçkin atmosferinde değil, ama, sokaklarda, fabrikalarda, topraklarda ve kışlalarda olur. Bu kavramı anlamayanlar genelde tarihten ama özelde devrimler tarihinden hiç bir şey anlamamaktadırlar.

Belirli ülkelerde, somut şartlara, ulusal gelenekler ve güçlerin sınıf dengesine bağlı olarak parlamentoların devrimde önemli bir konumda olması olanaklıdır. Venezüella’da da, öteki burjuva uluslardan daha berbat ve her ne kadar göz bebeklerine kadar yolsuzluğa batmış da olsa belirli bir parlamenter gelenek vardır (hepsi, özellikle de ABD’de, yolsuzluğa batmışlardır). Buna rağmen, orta sınıf ve kitleler seçimlere katılmaya alışıktırlar ve siyasi partilere oy vererek hoşnutsuzluklarını ve isteklerini belirtirler.

Dördüncü Cumhuriyet’te parlamenter seçimler, halkın bir seçeneği olduğu ve her birkaç yılda bir, ulusun kendi siyasi yaşamını tayin edebilecekleri göz boyamasını yaratabilmek için hazırlanmış bir oyundu. Gerçekte hiçbir şey değişmiş değildir. Güç, gene oligarşinin ve onların değişik partilerdeki siyasi dostlarının ellerinde kaldı. Bu, temel partilerin (AD, COPEI ve URD) 1958’de imzaladıkları Punto Fijo anlaşmalarıyla da kurumlaştırılmıştır.

Ancak bunların hepsi 1989’un Şubatında değişti. Venezüella “demokrasisinin” liderleri kendi halklarına savaş açtı. Caracas sokaklarında silahsız erkek, kadın ve çocukları acımasızca katlettiler. Gerçekte sadece bankaların ve büyük tekellerin diktatörlüğünü gizlemek için bir incir yaprağından başka bir şey olmayan burjuva demokrasilerinin gerçek yüzü hakkında Venezüella halkına o denli güzel dersler verdiler ki. Bu banka ve tekeller, kendi sınıf yönetimlerine halel getirmediği sürece demokrasiye tolerans gösterirler. Ama demokrasi kapitalistlerin, banker ve toprak sahiplerinin gücünü tehdit ettiği an, o gülümseyen maske kenara fırlatılarak yönetici sınıf şiddete başvurur ve kendi yönetimini zorla kabul ettirir.

Caracazo* ne var ne yoksa, her şeyi kaynayan bir kazanın içine fırlatıp attı. Halkın gözünde, burjuva demokrasisinin kurumları bir anda artık hayır gelmez bir şekilde bozuldu. Eski parlamento, anayasa, yasalar, partiler ve liderlerinin hepsi saygınlıklarını yitirdiler. Ancak sonunda kanlı bir şiddete başvurarak burjuva asayişi sağlamayı başardı. Ancak bu da uzun süremezdi. Caracazo’nun sonucunda oluşan toplumsal ve siyasi maya 1992’deki başarısız darbe girişimi ve Chavez’le ilerici subayların tutuklanmalarıyla kendini gösterdi. Bu ise, eski rejimin kokuşmasının artık orduyu bile etkilediği ve bölünmenin artık devletin kendisini de ayrıştırmaya başladığının göstergesidir. İşte devrimin ilk koşulu da budur.

Bütün tarih bize tek başına baskının kitleleri tutmakta başarısız olduğunu göstermiştir. Kitle baskısı Chavez’in serbest bırakılmasını sağladı ve güçlü ve patlayıcı bir hareket bu kişinin etrafında yükselmeye başladı. Bu hareket, seçim platformuna sıçrayarak 1998’de Chavez’in ezici bir çoğunlukla kazandığı başkanlık seçimlerine yol açtı. İşte bu bağlamda seçim mücadelesinin ilerici önemini anlamamak için insanın kör olması gerekmektedir. Seçim mücadelesi kitleleri harekete geçirmede ve örgütlemede en önemli rolü oynayarak 1989’un kaybından çabucak sıyrılmalarının olanağını getirmiştir.

Chavez’in seçilmesi kitleler içinde her kesimin birleşeceği bir toparlayıcı konu haline geldi. Seçim zaferleri kitlelerin ayaklanmasının bir sonucuydu, ama her seçim zaferi de karşılığında kitlelerin güven ve kararlılığını pekiştirdi. Böylece seçim zaferleri devrimci bilincin gelişmesinde ve hareketin ilerlemesinde en önemli rolü oynamış oldu. Bunun en açık örneği de 2004’teki hükümeti düşürme referandumunda kendisini gösterdi. O dönemde seçim süreci sokakta kitle seferberliğiyle birleşmişti. Kitleler “Seçim Savaş Birlikleri”ni kurarak bu hükümeti düşürme referandumuna karşı mücadele ettiler. Bu mücadelenin en doruğuna çıktığı anlarda saflarında bir milyon kişi bulunuyordu.

4 Aralık

Lenin seçim sonuçlarına hep çok büyük ilgi göstermiştir. Seçim sonuçlarından kitlelerin bilinç seviyeleri ve sınıf güçlerinin birbirine orantısı konusunda fikir edinmeye uğraşmıştır. 4 Aralık seçimlerinden biz ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz?

İlk olarak, bunun Venezüella Devriminde yeni bir aşamayı gösterdiği kuşku götürmez. Bu seçimler aynı zamanda karşıdevrimci tarafa ve emperyalizme bir darbe vurmuştur. Seçimlerde, Chavez’in partisi “Beşinci Cumhuriyet İ