Kuş Gribi: Halkı mı, AKP’yi mi Öldürecek? -Sendika.Org

Bir grip vakası ne kadar hayati olabilir ki? Mesela, 4 yıl süren ve 15 milyon kişinin hayatına mal olan I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, “İspanyol Gribi” adlı bir kuş gribi salgını olarak ortaya çıkar ve 2 yıl içinde 50 milyon sağlıklı genç insanın hayatına mal olur.

Ya da 4 yıl süren iktidarı boyunca emek düşmanı yeni-liberal politikaları ciddi bir engele takılmaksızın uygulayan, halkın ortak servetini “babalar gibi” satan AKP hükümeti, tam da sağlık ve sosyal güvenliği bütünüyle piyasaya çıkartacak düzenlemelere hazırlandığı bir sırada, yeni bir kuş gribi salgını olarak ortaya çıkar ve salgın yine ölüm bayrağını çeker. Ama bu kez ölümün hükümetin mi, yoksa halkın mı payına düşeceğini, toplumsal muhalefetin bu hayati fırsatı değerlendirip değerlendirmeyeceği belirleyecektir.

“Kuş Gribi vakasının” hükümet açısından ülke siyasetinde de hayati karşılıkları olacağını söylerken abartmıyoruz. Bu ölümcül hastalık, AKP’nin, “tek parti” hükümetinin vücut bütünlüğünün tehlikede olduğu ve tehlikeli görevlere hazırlandığı bir anda açığa çıkmış ve hükümetin halk tepkisine karşı savunma mekanizmasını oluşturan yeni-liberal demagojiyi yerle bir etmiştir. Bu koşullarda halk düşmanı politikalar izlemekte ısrar etmek AKP açısından intihar demektir. Toplumsal muhalefetin önündeki demagoji engeli önemli ölçüde etkisizleştiği gibi, hükümetin de direnecek pek mecali kalmamıştır.

AKP hükümeti, Kuş Gribi salgınından hemen önce, IMF’ye sunulan ve onaylanan son niyet mektubunda, Sosyal Güvenlik Kurumu Kanun Tasarısı’nın 2006 Ocak ayı sonuna kadar; Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarı’sının da 2006 Şubat ayı ortasına kadar Meclis’ten geçirileceği sözü verildi. Bu tasarılar yasalaşırsa, AKP hükümetinin sağlık ve sosyal güvenlik sisteminde piyasalaştırmanın temel altyapısını oluşturacak olan Sağlıkta Dönüşüm Programı tamamlanmış olacak.

Hükümet, Kuş Gribi salgını açığa çıktığında, henüz tamamlanmamış olan bu programın hayata geçirilen ve geçirilmesi düşünülen bütün temel maddelerinin iflasıyla yüzleşti. Ekim ayında Manyas’ta görülen Kuş Gribi’nin “tehlike geçti” açıklamalarının ardından, Aralık sonunda Doğubeyazıt’ta tekrar açığa çıkarak, bir hafta içinde ülkenin pek çok köşesine yayılması ve üç kardeşin hayatına mal olması; hala süren kitlesel ölüm tehdidi, AKP politikalarının dolaysız bir sonucudur.

Ölümler önceden bilinen bir virüsün, önceden bilinen yer ve zamanlarda, hükümet tarafından kasten korunaksız bırakılmış insanlara bulaşması sonucu açığa çıktığı için, bu durum klinik değil politik bir vakadır. Amansız bir hastalık nedeniyle açığa çıkan çaresiz ölümler değil kasıtlı cinayetler söz konusudur.

Bir Cinayet Öyküsü

Kuş Gribi hükümetin Sağlıkta Dönüşüm Programını ilan ettiği 2003 yılının ortasında Güneydoğu Asya’da açığa çıktı. Bilinen en tehlikeli grip salgınıydı, milyonlarca kümes hayvanının telefine yol açtı ve bir yıl sonra insanlara da bulaştı. Bu virüsün insandan insana geçen bir türe dönüşmesi kaçınılmazdı ve bir aşı bulunup, dünya çapında koruma sağlanamadığı takdirde, tahminen 150 milyon insanın öleceği küresel bir salgına dönüşecekti. Virüs taşıyıcısı göçmen kuşların ana yolları üzerinde bulunan Türkiye, tehdidin birinci dereceden muhataplarındandı.

İşte o yıl AKP farkını ispatladı ve kuş gribi de dahil, tüm kuş hastalıkları üzerine araştırmalar ve aşı üretimi yapan, kendi alanında Ortadoğu ve Balkanların en büyük tesisi olan Manisa Tavuk Aşıları Üretim ve Tavuk Hastalıkları Araştırma Enstitüsü’nü, elektrik faturaları kabarık geliyor diye kapattı. Kadrosunu dağıttı; binasını da “babalar gibi” satılığa çıkardı. Enstitü kapanmamış olsaydı belki bugün kuş gribi aşısı bulunmuş olabilirdi; söz konusu aşı bir başka ülkede bulunursa da üretimini Türkiye’de yapmak mümkün olabilirdi.

2004-2005 yıllarında kuş gribi virüsü hala insandan insana geçen türe dönüşmemişti ama 60’ı aşkın insanın ölümüne yol açtı. Ekim ayında Manyas’ta kümes hayvanlarında görülen vakaları aklınca ucuz atlatan hükümet, kuş gribinin 27 Aralık’ta Doğubeyazıt’ta bu kez insanlarda görülmesiyle birlikte “acı” gerçekle yüz yüze geldi. Hastalığın önceden tespitini yapacak, halkı hastalığa karşı bilinçlendirecek, hastalık durumunda halkın acil ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterli kurum ve personel yoktu. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile atılan her adım durumu kötüleştirmişti.

Bölgede hastalığı önceden tespit edecek yeterli veteriner hekim yoktu; çünkü AKP hükümeti kamu harcamalarını yük olarak tanımlıyor, kar getirmeyen kurumları kapatıyor ve kadro şişkinliği olduğu iddiasıyla yeni kadro açmıyordu. Dolayısıyla kuş gribi vakaları yerinde ve zamanında tespit edilemiyordu. Doğubeyazıt’taki yetersizliğin aynısının şu anda ülkenin bilinen bilinmeyen pek çok köşesinde yaşanması da aynı nedenden kaynaklanmaktadır.

Halkı hastalığa karşı bilinçlendirecek yeterli kurum ve personel yoktu; çünkü AKP hükümeti koruyucu sağlık hizmetlerine toplam sağlık harcamaları içinde % 0.8 pay ayırıyordu. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nda topluluk temelli koruyucu sağlık hizmeti sunan Sağlık Ocakları’nın yerine, bireysel-temelli tedavi ağırlıklı birinci basamak sağlık hizmeti sunan Aile Hekimliğini savunuyordu. Ve Sağlık Ocaklarını paralı tedavi merkezlerine çeviriyordu. Üstelik hükümet, böylesi bir salgın hastalık karşısında işe yaramayacağı artık malum olmasına rağmen, bireysel temelli Aile Hekimliği uygulamasını, önümüzdeki dönemde 10 kente genişleterek sürdürmeyi planlıyordu.

Hastalığın insanlara geçmesi üzerine tedavi talep eden halk karşısında hastaneler yetersiz kaldı, hastalar geri çevrildi; çünkü AKP’nin hastaneleri daha da işlevselleştireceğini ve halkın sağlık hizmetine ulaşmasını kolaylaştıracağını iddia ettiği uygulamalar hiçbir işe yaramadı, yalnızca mevcut kamu sağlık sistemini birkaç kademe daha çökertti. Özel hastanelerin teşviki sağlık hizmetini yaygınlaştırmadı, çünkü özel hastane kar neredeyse oraya gidiyordu, ihtiyacın olduğu yere değil. Doğu bölgelerinde çalışacak personeli teşvik bahanesiyle çıkarılan sözleşmelilik de uygulanamadı. Devlet hastanelerinin kapasitesini artırmaya ya da yeni sağlık personeli kadrosu açmayaysa her zamanki gibi “kaynak yok”tu!

Sonuç olarak AKP hükümetinin Sağlıkta Dönüşüm Programı’nda çözüm diye sunduğu önerilerin halkı adım adım ölüme taşıyan bir sorunlar yumağı olduğu, sağlıkta toplumsal bir yaklaşım yerine, kar-zarar mantığına dayanan bir yaklaşımın en nihayetinde toplumun istisnasız bütün kesimlerinin hayatını tehdit ettiği, Kuş Gribi vesilesiyle gözler önüne serildi.

Dünya Bankası tarafından hükümetin Sağlıkta Dönüşüm Programı’na “destek vermek” üzere uygulamaya konulan ve gerçekte Sağlık Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları’nın DB tarafından ele geçirilmesi projesine dönüşen “Sağlıkta Dönüşüm Projesi” isimli borç projesinin en büyük demagojisi de böylece yerle bir oldu: Projeye göre güya tüm sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri piyasaya açılırken, “genel halk sağlığını” koruma işlevi sağlık bakanlığının görevleri arasında kalacak; piyasalaştırmadan elde edilen gelirler, halk sağlığının iyileştirilmesi için kullanılacaktı. Tüm halk sağlığı kurumları çökertilmiş olan bakanlık, ilk gerçek “kamu sağ
lığı tehdidi” karşısında, ABD’nin Katrina kasırgasından sonra yoksul avlayan FEMA örgütüne dönüştü: Şimdi henüz binlerce kuşu yaka paça imha edenler salgın kitleselleşirse sakın yoksulları da itlaf etmeye başlamasınlar!

Zor lokma GSS

Yukarıda bahsedilenler programın sadece bu ana kadar hayata geçen kısmına dairdi. Bir de hükümetin IMF’ye söz verdiği ve ısrarla Şubat ayında yasalaştıracağını iddia ettiği Genel Sağlık Sigortası ve Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı var ki; bunlar emekçiler açısından ne kadar olumsuzsa, egemenler açısından da, üstelik şimdi bir o kadar riskli.

Nüfusun tamamını eşit bir sağlık sigortası kapsamına alacağı iddia edilen GSS bu cilalı laflara rağmen aslında ne nüfusun genelini kapsayabilecektir, ne de tam anlamıyla bir sigortadır. Asgari ücretin üçte birinden fazla geliri olan herkesin maaşına göre prim ödeyeceği ve sadece temel teminat paketi adı altında belirlenen bazı hastalıkların tedavisinin karşılanacağı, tedavi ve ilaç masrafları için ayrıca katkı payı alınacağı göz önünde bulundurulduğunda emekçiler açısından ciddi bir hak kaybıyla sonuçlanacağını tahmin etmek güç değil. Emeklilik yaşını 68’e çıkaran, emekli maaşlarını 3’te 1 oranında gerileten Sosyal Güvenlik Yasası için de yorum yapmaya gerek yok.

İşin ilginci emekçilerin canını yakacağı malum olan bu yasaların hükümetin eli zorda değilken ve muhalefetsiz ve kuş gripsiz koşullarda dahi çıkarılmasının büyük bir risk olduğu bizzat programı hazırlayan Dünya Bankası, kimi bakanlıklar ve sermaye tarafından telaffuz edilmekteydi. Çünkü Dünya Bankası tarafından yapılan ön mali araştırmalar da göstermekteydi ki, GSS’ye geçişin ekonomik maliyeti ürkütücüdür ve “GSS, alınan önlemlerin boyutları ve çapı her ne olursa olsun, kısa vadede olumsuz mali sonuçlara yol açacaktır” (DB, Sağlıkta Geçiş Projesi Değerlendirme Raporu)

Her hangi bir sağlık güvencesi kapsamında olmayan (tahmini) 22 milyon kişinin daha sigorta altına alınması, sağlık ve sigorta kurumlarının birleştirilmesi muazzam bir masraf çıkarmaktadır. DB bu durumun 5 ila 9 katrilyon liralık ek mali yük getireceğini tahmin etmekte; GSS’nin sosyal güvenlik gelirlerinde ciddi bir iyileştirme sağlanmaksızın uygulanması halinde ciddi bir mali felaketle sonuçlanacağı uyarısında bulunmaktadır. Kısacası, GSS’nin bugüne kadar ertelenmesinin altında hem Dönüşüm Projesini, hem de, DB’nin sağlıktaki piyasalaştırma reformu açısından “altın bir fırsat penceresi” olarak gördüğü AKP hükümetinin kendisini de götürüverecek bir mali kasırgaya neden olma ihtimali bulunmaktadır.

2006 bütçesinde bütçeden sağlığa ayrılan pay % 4,3; yani 7,5 katrilyondur (Bu rakamın 2005’e göre % 30-35’lik bir artışa denk geldiğini de göz önünde bulunduralım). Çalışanların gelirlerinin güvencesiz-esnek çalışma koşulları nedeniyle gerçekte olduğundan düşük gösterilmesi, hatta hiç gösterilmemesi (ki bu durum hükümetin tercihi olduğundan, emekçilerden alınan prim gelirlerindeki düşüşe razı gelecektir), patronlara ek prim yükü getirilmeyeceğinin garanti edilmesi ve prim afları GSS’nin finansmanında devletin payını zorunlu olarak artırmaktadır. Üstelik hükümet bu yıl yine IMF’ye yüzde 6.5 faiz dışı fazla sözü vermiştir. Sağlık harcamaları için ayrılan toplam bütçe bile GSS’ye geçişin yaratacağı ek yükü karşılayamaz durumdadır. Bu da mali açıdan zaten sıkı disiplinli bir politika izleyen hükümetin mali krize sürüklenmesi ve bu krizi hastanelere büyük bir çöküntü olarak yansıtmasını kuvvetle muhtemel hale getirmektedir.

SSK’ların Sağlık Bakanlığı’na devrinin ardından bir yılda 4,5 milyar YTL’lik ek bir masraf çıkarması; devlet hastanelerinin parasızlık yüzünden eczanelerden ilaç alamadıkları bir dönemde 3,5 katrilyonluk alacaklarının silinmesi; yıl sonunda pek çok hastanede personel yetersizliğine rağmen işçi çıkarılması ve kadro açılmaması; tüm teskin edici söylemlere karşın giderek büyüyen Kuş Gribi tehdidi karşısında piyasa temelli sağlık politikalarının iflasının açığa çıkması tabloyu daha da vahim hale getirmektedir. Kuş gribinin hükümetin sırtına binen maliyetleri ve Tarım Bakanlığı’nın salgın nedeniyle zarar gören tavuk üreticilerinin sosyal sigorta prim borçlarını affetmek dahil birçok mali önlem alınacağı yolundaki açıklaması, duruma tüy dikmektedir! Demek ki, tıpkı AKP’den önceki Ecevit hükümetinin de pek güzel hatırladığı deprem günlerinde olduğu gibi, piyasalaştırmanın mumu felakete kadar yanarmış!

AKP ve egemenler GSS konusunda ne kadar hevesli görünürlerse görünsünler, saatlerin seçime ayarlandığı bir dönemde bütün bu gelişmeler kaçınılmaz biçimde tereddüt yaratmaktadır. Ortadoğu’da yeni ve zor görevler yüklenen Türkiye egemenlerinin hala köşeli bir Ortadoğu politikası, daha doğrusu Kürt politikası belirleyememiş olmaları; sertleşerek gündeme oturması muhtemel seçim tartışmaları ve hükümet içinde kabine değişikliği söylentileriyle açığa çıkan gerilim, AKP’yi yakın vadede sıkıntılı günlerin beklediğine işaret etmektedir.

Bu sıkıntılı günlerde; Kuş Gribi tehdidi yeni kuş göçleri ile Şubat ve Mart boyunca sürecek ve yineleyen virüs salgınlarıyla birlikte büyük olasılıkla sürekli olarak gündemde kalacaktır.
Bu durum toplumsal muhalefet açısından sahici bir olanak, AKP hükümeti açısından da talihsiz bir durum olarak görülmelidir. Bu durum, tıpkı 1 Mart sürecinde olduğu gibi, halk direnişinin ortaya çıkardığı enerjinin kat be kat üstünde başarılar elde edebileceği bir konjonktür yaratmaktadır.

Muhalefet açısından bu olanaktan yararlanmak, aynı zamanda etik bir tercihtir. Burada “düşene bir tekme daha vurmak”, hem sağlığın piyasalaştırılması ile birlikte daha da tehlikeli hale gelen bu yeni salgının yol açabileceği hasarı sınırlandırmanın, hem de en az kuş gribi kadar tehlikeli olan AKP’nin yol açabileceği yeni hasarları çok geç olmadan durdurmanın tek yoludur. Her iki salgına karşı da görev toplumsal muhalefete düşmektedir.

Halk direnişinin, sağlık emekçilerinden diğer emek örgütlerine ve politik yapılara kadar bu mücadeleye gireceğini halihazırda ilan etmiş olan pek çok bileşeni bulunmaktadır. Ancak GSS’yi durduracak sonuç alıcı bir muhalefet, piyasa temelli sağlık sisteminin krize girdiği yerde krizin kökenlerini teşhir eden ve emekçilerin yaşamsal taleplerinin gerçekleşmesini fiilen zorlayan çabaların açığa çıkarılması ve yaygınlaştırılmasına bağlıdır. Bu yolda atılacak en ufak bir adımın bile önemli kazanımlarla sonuçlanacağı ve muhalefetin diğer bileşenleri açısından hayati bir sürükleyiciliğe sahip olacağı unutulmamalıdır.

13 Ocak 2006
Sendika.Org