ABD’de Sağlık ve Yoksulluk -Stephen Bezruchka*

-YOKSULLUK SAĞLIĞA ZARARLIDIR VE EN KÖTÜ YOKSULLUK, EŞİTSİZ BİR TOPLUMDA YAŞAMAKTAN KAYNAKLANAN ”GÖRELİ YOKSULLUK”TUR

-TIP BİLİMİNİN HALK SAĞLIĞI İÇİN YAPABİLECEĞİ SINIRLIDIR

-HALKIN SAĞLIĞI BUGÜN, ZENGİNLERİN DİĞER HERKESE KARŞI YÜRÜTTÜĞÜ SINIF SAVAŞININ KURBANIDIR

İlk başta görmezden gelirler sizi;

sonra gülerler; sonra

saldırırlar; sonra da

siz kazanırsınız.

Mahatma Gandi

Size Amerika Birleşik Devletleri’nde insanların ne kadar sağlıklı olduğundan, niçin olmaları gerektiği kadar sağlıklı olmadıklarından, öteki ülkelerdeki insanlara kıyasla bir zamanlar çok daha sağlıklıyken, şimdi geride kalmalarının nedenlerinden ve sağlıklarını geri kazanmak için neler yapmaları gerektiğinden söz etmek istiyorum.

Sebepler üzerinde düşüneceksek, sağlıkla ilgili çok kritik bir kavram olan yoksulluk sorununa yönelmek zorundayız. Bu konuda da, çok önemli bir yoksulluk çeşidi olan ”göreli yoksulluk” konusunda uzun uzun konuşacağım. Diyeceğimi baştan diyeyim, bu yoksulluk türünü ortadan kaldıracaksak, aşağıdakileri yukarı çekmeye çalışmaktansa, tepedekileri aşağıya indirmek zorundayız. Size sağlık için bir reçete vereceğim.

Çok ciddi bir yoksulluk türü üzerine, göreli yoksulluk üzerine uzun uzun konuşacağım. Başkalarıyla bu yoksulluk ölçütüne göre karşılaştırırsınız ve sağlığınızı en çok etkileyen yoksulluk türü de, göreli yoksulluktur.

ABD’de yoksulluktan konuşmak gerçekten zordur, çünkü pek çok insan yoksuldan sayılmaz. Burada çoğumuz orta sınıftan değil miyiz? Birine yoksul denmesi yanlış bir kelime seçimidir, çünkü yaralar. Bu yüzden sizi çalışan insanlar ve aileleri olarak ele alacağım, düşük gelirli ama yine de bir şekilde geçinmeyi beceren insanlar olarak.

Amerika’da kişinin yoksul olduğunu kabul etmesi, daima yoksul kalacağını kabul etmesi anlamına gelir. Amerikan Rüyası’nın ülkesinde yaşamıyor muyuz? Bu rüya, ölmeden önce hepimizin sağlık, mutluluk ve refaha kavuşabileceğimizi anlatmıyor mu? Her şey kendimize bağlı değil mi, istersek ve çok çalışırsak istediğimiz her şeyi elde etmez miyiz?

Bill Gates’in bütün yaptığı bundan ibaret değil mi? Ya da Magic Johnson’ın? Yahut Oprah Winfrey’in? Bunlar gerçekten doğru mu, bilmiyorum, bazı insanlar Bill Gates’in doğuştan şanslı olduğunu, çok ayrıcalıklı bir ailenin çocuğu olduğunu söylüyor. Olgular ve gerçekler de bugün ABD’de diğer zengin ülkelerde olduğundan çok daha fazla yoksul insan bulunduğunu gösteriyor. Bu iyi bir şey değil.

1950’lerde babam ayakkabı tamirciliği yapardı, biz de dükkanının bulunduğu küçük apartmanın bir dairesinde otururduk. Yaşadığımız yer bir işçi mahallesiydi. Çevremizde gördüğümüz herkes bizimle aynı tip ayakkabılar giyerdi. Evimize daha 1953 yılında bir televizyon girmiş olsa da, programlar son derece sadeydi. Bu yüzden zenginlerin ve ünlülerin yaşam biçimlerini görmezdik, bu yüzden de ne kadar az şeye sahip olduğumuzu fark etmez, fazlasını da istemezdik.

Bu yüzden üniversiteye başlayana ve yazları tatil için Avrupa’ya ya da yazlık evlerine giden insanlarla tanışana dek kendimin diğer insanlardan daha az şeye sahip olduğumu anlamamıştım. Harvard Üniversitesi’nde bir arkadaşımla tartışırken, işçi sınıfından ya da alt sınıftan geldiğimi söylediğimi hatırlıyorum. O da bana Harvard’da okuyup da işçi sınıfından olmanın mümkün olmadığı karşılığını vermişti.

Mezun olduktan sonra Nepal’de bir yıl geçirdim. Aralarında Everest’in de bulunduğu dünyanın en yüksek dağlarının arasında sıkışmış küçük bir ülkedir orası. O zamanlar Nepal’de neredeyse hiç yol yoktu, o yüzden her şeye rağmen ülkeye gelebilen az sayıda ziyaretçi gitmek istedikleri yere yürüyerek gitmek zorundaydı. Pansiyonlar ve oteller de yoktu, o yüzden o az sayıdaki ziyaretçi insanların evlerinde kalırdı, ev halkı ne yiyorsa onu yer, ev halkıyla beraber toprak zeminde yanan ocağın çevresine serilen yataklarda uyurdu. Bu insanların neredeyse hiçbir şeyi yoktu, ama zaten hiçbir şey istemiyorlarmış gibi görünüyordu. Neden hiçbir şey istemediklerini şimdi anlıyorum. Neyi istemeleri gerektiğini öğreten reklamlar yoktu. Bütün bir yılı hiçbir çeşitten tek bir reklama maruz kalmadan geçirdim, benzersiz bir deneyimdi. Evet, o insanlar yiyecek, su, barınak, ailelerinin ve cemaatlerinin sevgisi ve arkadaşlığı gibi en temel şeylere sahipti ve bunları benimle de paylaştılar. Gülüyor, eğleniyor, çocuklarını hiç ağlatmıyorlardı. Kısacası mutlu insanlara benziyorlardı ve şimdi biliyorum ki mutluydular. Oysa, durumlarını bugün görseniz, acınası derecede yoksul insanlar derdiniz.

Kimileriniz durumu romantize ettiğimi, şu ”soylu vahşi” hikayesini tekrarladığımı düşünebilir. Bir zamanlar, böyle düşünenlerin haklı olabileceğini ve benim abarttığımı düşünebilirdim, ama şimdi kesinlikle inanıyorum ki mutluluk ve tatmin satın alabileceğiniz şeyler değildir.

Yoksulluk ve sağlık meselesine dönelim. 30 yıllık tıp doktoruyum, bu sürenin çoğu da acil servislerde geçti. Acil bakımı 1977 yılında seçtim, çünkü bununla insanlara gerçekten yardım edebileceğimi d��şünüyordum.

O tarihten beri 25 yıldır bir çok klinik ve hastanede acil serviste hizmet verdim. Bu süre içinde ara sıra acil servislere ne tür insanlar geldiği üzerinde düşünme fırsatı buldum. Kazaya uğrayanlar, kalp krizi geçirenler, hasta çocuklarını getiren ana babalar. Değişik cinsiyet, yaş, etnik gruplarından çok farklı insanlar. Ama çoğunun paylaştığı ortak bir özellik de vardı, acile gelenlerin çoğu zengin insanlar değildi, varlıklı değildiler.

Doğru, acil servis doktoru olarak çalıştığım yılların çoğu Burien, White Center, Tacoma, Lakewood ve Seattle’ın merkezinde geçti, buralar da dar gelirli insanların çoğunlukta olduğu yerlerdir. Ama, yakınında aralarında dünyanın en zengin insanlarının bulunduğu milyarder ve mültimilyonerlerin oturduğu bir yer olan Bellevue’de de çalıştım. Bellevue’de acile gelen hastalar zengin miydi? Evet, ara sıra zengin bir hastanın da geldiği oluyordu, ama orada da acile baş vuranların çoğu zengin olmayanlardandı. Tabii, hasta önlüğü içindeki ya da sedyede yatan bir hastanın zengin olup olmadığını anlamanın kolay olmadığını söyleyebilirsiniz. Ama önünüzde çırılçıplak dursa bile, tavırlarından, konuşmalarından bunu anlamak zor değildir. O zaman düşünmeye başladım, belki yoksullar zenginlerden daha sık hastalanıyordu? Buna da zenginlerin kendi özel doktorlarının olduğunu, bu yüzden acile gitmek yerine, gece ya da gündüz ne zaman ihtiyaç duysalar kendi doktorlarını çağırdıklarını söyleyerek itiraz edebilirsiniz. Ama, adı üstünde acil acildir, gecenin bir yarısında apandisitiniz patlarsa, ister zengin olun, ister fakir, en yakın hastaneye yetiştirilmek zorundasınız.

Peki, siz ne düşünüyorsunuz? Zenginler de aynı yoksullar gibi hastalanır mı? Öyle düşünen elini kaldırsın.

Bütün araştırmalar çarpıcı bir şekilde gösteriyor ki, her türlü hastalık, her türlü sağlıksızlık, her türlü ölüm nedeni yoksulları cüzdanı şişkinlerden daha ağır vuruyor. Başka bir deyişle, acil servislerde olduğu gibi, hasta insanlarla ilgilenmek zorunda olduğunuz bir iş yapıyorsanız, hastaneniz ister zengin bir semtte ister yoksul mahallede olsun fark etmez, yoksul insanlarla daha çok karşılaşacaksınız demektir. Bunu fark etmek, yani ekonomik durumu daha kötü insanların sağlık durumlarının da daha kötü olduğu gerçeğini anlamak, kendi açımdan büyük bir keşif oldu. Bütün zenginleri
n uzun ve sağlıklı yaşadığını, bütün yoksulların da kısa ve sağlıksız bir ömür sürdüğünü söylemek değil maksadım. Bunun aksine örnekleri hepimiz biliyoruz. Prenses Diana trajedisi geliyor insanın aklına. Ama genel olarak bakarsanız, ülkeler ve cemaatler bazında, bu tespit doğrudur ve geçerlidir: Daha yoksul insanların sağlığı daha kötüdür. Bunu keşfettikten sonra sorduğum soru NİYE BÖYLE? oldu.

Daha düşük gelirli insanlar niye daha sık hastalanır? Çok sigara içtiklerinden mi (ki gerçekten çok sigara içerler)? Daha çok içki içtiklerinden mi (ki gerçekten daha çok içerler)? Daha fazla eroin aldıklarından mı (ki çoğu kez bu da doğrudur)? Daha fazla yediklerinden mi (ki gerçekten daha fazla yerler)? Yoksa fazla beden hareketi yapmadıklarından mı (ki gerçekten yapmazlar)?

Ama araştırmaların gösterdiği bir başka şey, bu tür kötü alışkanlıkların daha yoksul insanların sağlığının daha kötü olmasındaki etkisinin ancak yüzde 10 olduğudur. Bunu keşfetmek de bana on yıldan fazla zamana mal oldu. Bunu anlayana kadar, sigarayı bırakmaları için acildeki hastalarımın kafasını ütüledim durdum. Bu huyum yüzünden çok da şikayet aldım. Hasta yakınları, ”Tamam, hastamız günde iki paket sigara içiyor ve istediği halde bırakamıyor, sağlığı da git gide kötüleşiyor, ama doktorunuzun bir doktor olarak ona ”sigarayı bırak!’ demekten başka yapabileceği bir şey yok mu?’ diye başhekime şikayet ederlerdi beni. O zamanlar, çoğumuz gibi ben de, hastalanmalarına yol açan davranışlarda bulundukları için hastaları suçlardım. Şimdi öyle yapmıyorum, artık, toplumun bize hastalanmamıza neden olacak alışkanlıkları kazandıran kurallara göre işlemesine mani olamadığım için suçu kendimde buluyorum.

Devam edelim. Tek bir Hispanik hastayı tek başına muayene ve tedavi etmedim. Hep birbirine kenetlenmiş bir grup olarak gelirler. Öyle ki, çoğu zaman hastanın hangisi olduğunu anlamak için çaba göstermek zorunda kalırım. Daima birbirlerine destek verirler. Aksine, beyaz hastalarımın çoğuna tek başına acı çekerken bakarım. Bunu şunun için anlatıyorum, dar gelirli insanların daha sık hastalanması sağlık hizmetlerinden yararlanacak mali güçleri olmayışından mı ileri geliyor? İlk bakışta sebep budur gibi görünüyor. Sağlık hizmetlerinin pahalı olduğunu biliyoruz. Ama, sağlık bakımından yararlanabilmek ya da yararlanamamak, tek başına, daha yoksulların sağlığının neden daha kötü olduğu sorusunu cevaplamaya yetmez. Hispaniklere bakın. Sağlık hizmetlerinden yararlanma oranları yüksek değildir, pek çoğunun sağlık sigortası yoktur, sık sık doktora gitmekten de hoşlanmazlar. Araştırmalar bunu gösteriyor. Ve yine kural olarak, Hispaniklerin çoğu diğer beyazlara kıyasla daha yoksuldur. Ama buna rağmen, ilerde daha ayrıntılı değineceğim gibi, yoksul insanların sağlığının da daha kötü olacağı kuralına bir ölçüde istisna oluştururlar.

Bu konuyu aklımıza yazıp devam edelim. Daha az imkana sahip insanların daha sık hastalandığını ve onları daha sık hastalanmaya iten başlıca sebebin sigara ya da kötü beslenme gibi alışkanlıklar olmadığını söyledim. Aynı şekilde, sağlık hizmetlerinden yararlanabilme ya da yararlanamama derecesinin ve hizmet kalitesinin de hastalanma sıklığını belirlemekte başlıca etkeni oluşturmadığını bildirmiştim. Bu tespitler de bilimsel araştırmalarca desteklenmektedir, bu nedenle şüphelerinizi bir yana bırakıp devam etmeme izin verin.

Doğası gereği, tıbbi bakımla genel sağlığın pek fazla alakası yoktur. Bundan ne kastettiğimi bir benzetmeyle açıklayayım: Tıbbi bakımın sağlığımızla ilgili rolü, askeri sıhhiyenin savaştaki rolü gibidir.

Kolunu, bacağını geride bırakmış, ya da başka yerlerinden ağır yaralanmış olarak Irak’tan dönen askerlerle ilgili haberleri okuyorsunuzdur. Medyamızın tabutta geri dönen askerlerimizin görüntülerini yayınlaması yasak, ama bildiğiniz gibi, bir çokları da ölüyor. Şimdi, bir bomba patladığında, ölü ve yaralıları toplamak için askeri sıhhiye olay yerine koşar, olay yerinde ilk yardım yapılır, parçalanan organlar toplanır, yaralılar en yakın hastaneye taşınır, bedenlerden kurşunlar ve şarapnel parçaları çıkarılır, kurtarılamayacak organlar kesilir, tedavi başlar. Çoğu durumda, bu sağlık görevlileri kahramanca işler başarır, bir çok askerin hayatını kurtarır. Bunun için onlara minnettarız. Ama kayıpların çoğu, ölenler, kurşun ya da bombayla, olay yerinde hayatını kaybeder. Askeri sıhhiyenin bunlar için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Irak’ı işgal edip etmeyeceğimize askeri sıhhiye karar vermez, savaş stratejilerini de onlar belirlemez. Asker-sivil ayırt etmeden kentleri bombalamak, ardından piyadeyi alana sürmek onların talimatıyla yapılmaz. Günlük devriye görevlerini, askerlerin koruyucu elbise giyip giymeyeceklerini de onlar belirlemez. Bütün yapabilecekleri, patlama yerine gidip parçaları toplamak, hala nefes alabilen şanslıları kurtarmak için elden geleni yapmaktır.

Yani, tıbbi bakımın yapabildiği en fazla şey, sağ kalanları hayatta tutmaya çalışmaktır. Yani, siz neye inanırsanız inanın, işin doğası gereği, tıbbi bakımın sağlık üzerinde öyle büyük bir etkisi yoktur. Washington Üniversitesi’ndeki derslerimde bu konunun üstünde ısrarla dururum ve aynı zamanda klinik doktoru da olduğumdan bunun doğru olduğuna inanıyorum. Toplulukları sağlıklı kılmakta tıbbi bakımın ne kadar rol oynadığı konusunda kafa yoran meslektaşlarım da, konuyla ilgili incelemeler ve kitaplar yazan uzmanlar da bu görüştedir. Bununla tıbbi bakıma güvenmediğimi söylemiş olmuyorum. Tıbbi bakım yapan bir doktor olarak çalışıyorum ve genç doktorlara mesleğimi öğretiyorum. Tabii ki, hasta olduğumda da doktora giderim ve şu konuşmayı yaparken kürsüde yığılıp kalırsam, hemen 911’i aramanızı isterim. Ama, halk olarak, bütün bir nüfus olarak bizi sağlıklı kılan ya da kılacak olan şeyin tıp olduğu konusunda kendimizi aldatmayalım. Eminim, bu dediklerimi garip hatta mantıksız buluyorsunuz.

Ama, artık neden daha yoksul insanların sağlığının da daha kötü olduğu sorusu üzerinde düşünmeye başladığınızı umuyorum. Üzerinde düşünülmesi gereken doğru soru, budur. Çünkü, Thomas Pynchon’ın Gravity’s Rainbow’da dediği gibi, ”Yanlış sorular sormanızı sağlıyorlarsa, yanıtın ne olduğunun hiç önemi yoktur”. Ve ben, Amerika’da bugün pek çok yanlış soru sorduğumuzu düşünüyorum. Sağlık ve sağlıksızlığı belirleyen asıl önemli şey, birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin doğasıdır, toplumsal ilişkilerimizin biçimidir, eğer öyle adlandırmak isterseniz, sosyo-psikoloji unsurudur. Buna daha yakından bakalım.

Sağlığı yaşam deneyimlerimizin ifadesi olarak düşünelim. Fiziksel bir etkinin bedenimiz ve zihnimiz üzerinde, bağışıklık sistemimiz, hastalıklarla savaşma yeteneğimiz üzerinde baskı yarattığını hepimiz biliyoruz. Demek ki, daha yoksul insanların sağlığının daha kötü olmasının nedeni içinde yaşadıkları fiziki ve toplumsal koşullardır.

Şimdi burada bulunan sizlere soracak olsam, kendini yoksul sayanların sayısı orta sınıftan olduğunu söyleyenlerden daha az olur. Bu ne demektir? Şu demektir, yoksul olduğunuzu kabul ederseniz kendinizden utanırsınız. Ve sağlıkla ilgili meseleleri anlamakta, utanç duygusu esaslı bir ipucudur. Şimdi, dar gelirli bir çok insan, kötü durumdaki pek çok insan, utandıklarını kabul etmemekte, ne var ki içten içe bir utanç duygusuyla yaşamaktadır. Bu duygununun fiziksel ve zihinsel sağlığımız üzerinde büyük bir etkisinin bulunduğunu düşünmekte haksız mıyım?

Peki yoksul olmak ne anlama gelir? ABD’de yoksulluk ya da dar gel
irlilik ne demektir? Hadi, evsizleri bir yana bırakalım. Yalnız şunu unutmayın. Kesin sayılarını bilmiyorum, ama bugün bütün ABD’de 10 ila 20 milyon insanın sokakta yaşadığını sanıyorum. Bu sayı daha da yüksek olabilir. Benim yaşımdakilere soruyorum, 25 yıl öncesini aklınıza getirin ve o zamanlar hiç evsiz bir insan görüp görmediğinizi hatırlamaya çalışın. Muhtemelen görmemişsinizdir. Şimdiyse nereye baksanız görürsünüz. Evsizlerin nedeni Ronald Reagan’ın 1981 yılında halka ucuz konut sağlamak için ayrılan kaynakları kesmesidir ve hemen o yıldan itibaren sokaklarda evsiz insanlar görmeye başladık. Ama, bu konuşmada evsizlerin sefaletine girmeyeceğimi söylemiştim, bu noktada kesiyorum.

Öyleyse, evsizlerin dışındaki yoksullardan söz edelim, evsiz olmadıkları halde neredeyse evsizler kadar sefalet içinde olan yoksullar da var elbette. Bunlar, işlerini yitirdikleri anda evlerini de yitirecek kiracılardır. Washington’da asgari ücretle (saati 7.01 dolar) çalışan bir işçi, yoksul bir mahallede iki odalı bir evin kirasını ödeyebilmek için haftada 86 saat çalışmalıdır. Tabii, siz bu ölçüde yoksul olmayabilirsiniz. Peki kimdir yoksul, nedir yoksulluk? Karnını doyuracak kadar yiyecek bulamamak mıdır? Başını sokacak bir çatı bulamamak mıdır? Merkezi ısıtma? Bir buzdolabına ya da mikrodalga fırına sahip olmamak mıdır? Televizyon ve videosu olmayana mı yoksul denir? Cep telefonu alamayan mı yoksuldur? Hayır, pek çok dar gelirli insan bütün bu eşyalara sahiptir, hatta pek çoğunun iyi kötü bir evi ya da her an sokakta kalma korkusu duymadan yaşamasına yetecek küçük bir birikimi vardır, ama gene de bir güvensizlik duygusu içinde yaşarlar. Bundan elli yıl önce en zenginlerin bile mikrodalga fırını, cep telefonu ya da videosu yoktu. Bugünse pek çok dar gelirli aile evinde bütün bu eşyalar vardır. Demek ki, yoksulluk, elli yıl önce sadece bilim kurgu kitaplarında rastlanan bu türden eşyalara sahip olup olmamak meselesi değildir.

Yoksul olmak, ya da varlıklı olmamak, zenginlerin sahip olduğundan daha az seçeneğinizin olduğunu hissetmenizle ilgilidir. Neye sahip olduğunuzdan çok, neye sahip olamadığınızla ilgilidir. Düşük gelirli insanlar arasında aşırı şişmanlığın daha sık görüldüğünü söylemiştim, demek ki, yeteri kadar yiyecek bulabiliyorlar. Toplu konut apartmanlarında oturan işçilerin evleri eşya doludur. Gene de, bu evlerde oturanlar kendilerini bir şeylerden yoksun hissederler ve acil servis koğuşlarında geçirdiğim yıllar bana gösterdi ki hastalananlar da onlardır. Bu insanlar, en önemli ölçüte göre yoksuldurlar; çünkü zenginler kadar uzun ve sağlıklı yaşama şansından yoksundurlar.

Beni ele alalım. Şu anda kesinlikle yoksul değilim. Anlattığım gibi, bir işçi mahallesinde büyüdüm, babam da kundura tamircisiydi. Dediğim gibi, mahallemden çıkana ve benden daha varlıklı, daha çok seçeneğe sahip olan insanlarla tanışana dek de kendimi yoksul olarak görmedim. Başka türlü söylersem, kendimi ve kendi durumumu başka insanlarla kıyaslamaya başladığım anda yoksulluğumu hissettim. Konuşmamın başından beri sizi sınıf kavramıyla bombardıman ediyorum. Bazı siyasetçilerin dediği gibi, sınıf savaşı kışkırtıcılığı yapıyorum. Dürüst olmak, kendimizi kandırmamak zorundayız, bugün olup biten her şey budur. Bu bir sınıf mücadelesidir. Tam şu anda devam eden bir savaş vardır, zenginlerin diğer herkese karşı yürüttüğü bir savaş. Aslında, bu savaş son on bin yıldır sürüp gelmektedir. Bu sınıf savaşı, siyasetçilerimizin böyle bir şeyin varlığını bile inkar ettiği şu son yıllarda daha da şiddetlenmiştir.

Sınıf savaşının silahları, medya üzerinden -TV, sinema, gazeteler, internet- fırlatılan sembolik füzelerdir. İnternet üzerinden maruz kaldığımız gerçek müstehcenlik ya da pornografi, benim gibi pis morukların meraklısı olduğu açık seks sitelerinden gelmez. Gerçek pornografiyi merak ediyorsanız, Nike’ın, Adidas’ın ya da sinema yıldızlarının web sitelerine bakın. Nike, sitesinde köle işçilerin emeğiyle üretilen pahalı ayakkabıları; sinema yıldızları, lüks hayatlarını sergiler. Bunlar, sınıf savaşının çarpışmalarını zenginlerin kazanmakta olduğunun işaretleridir. Bunun bir başka işareti, yoksulların, etiketlerde gördükleri Gucci ve Armani gibi markaları çocuklarına isim olarak koymalarıdır. Acil serviste saldırıya uğrayıp soyulmuş yaralıları tedavi ediyorum. Soyguncuların en çok rağbet ettiği şey kurbanın ayağındaki havalı Nike’lar oluyor.

Sınıf savaşının özü, zenginlerin sizi kendinizi sizden daha iyi durumdakilerle kıyaslamaya zorlamasıdır. Onların silahları, skud füzeleri budur. Eğer zaten zenginseniz, bu, pek çok malınızın, eşyanızın olduğu anlamına gelmez. Zengin olmak, istediğinizi istediğiniz anda alabilme gücü demektir. Karşılaşılan problemleri para gücüyle çözebilmek demektir. Ve pek çoğumuz bunu yapamayız.

Bugünün insan toplumları Afrika’daki Babun sürülerine benziyor. Babun sürüsünde, hiyerarşinin tepesinde bir Alfa erkeği bulunur. Sürünün diğer erkekleri hiyerarşinin daha alt sıralarını paylaşır. Alfa erkeği en iyi yiyecekleri yer, sürünün dişileriyle çiftleşir. Hiyerarşide daha altta kalan Beta ve Gamma erkeklerinin yaşamı ise çok farklıdır. Bu erkekler buldukları yiyecekleri Alfa erkeğine kaptırmamak, dişilere kur yaparken kendisine yakalanmamak için olanca dikkati göstermek zorundadır. Bu yüzden sürekli stres içindedirler. Alfa erkeklerinin Beta ve Gamma erkeklerinden daha sağlıklı olduğunu, hiyerarşide altta kalan maymunlardan daha farklı bir psikolojiye sahip bulunduğunu ve stresle başa çıkmakta daha avantajlı olduğunu biliyoruz. İnsanlar üzerindeki araştırmalar da aynı şeyi gösteriyor, dar gelirli insanların strese karşı verdikleri tepki, hiyerarşide altta kalan maymunların tepkisine benziyor.

Yani, ister maymun olsun ister insan, statü merdiveninde altta kalanlar kronik stresten daha fazla çekiyor. Bunun sonuçları yüksek tansiyon ve kan şekerini kontrol edememek şeklinde ortaya çıkıyor. Böylece yetişkinlerde şeker hastalığı artarken, gitgide daha fazla sayıda çocuğun stresse maruz kalmasıyla, aşırı şişmanlık ve karın ve göğüste yağlanma olayları yaygınlaşıyor. Bu da kalbi besleyen koroner damarların yağlanmasına neden oluyor. Yoksullarda kalp krizlerinin daha sık görülmesinin nedeni budur. Aynı şekilde, bağışıklık sistemlerinin yeterli gelişmemesi de yoksulları salgın hastalıklara karşı daha duyarlı kalıyor. Dahası, kanser hastalıklarında yoksulların erken teşhis ve tedavi şansı daha düşüktür.

Demek ki, ABD’de dar gelirli olmak, kişinin toplumun üst tabakalarındakiyle eşit statüde olmadığını bilmesi demektir. Dar gelirliyseniz okulda başarılı olma şansınız da daha az olacaktır. Havalı otomobilleriniz, marka kıyafetleriniz olmayacaktır. Ya da daha büyük olasılıkla, bunlara sahip olabilecek ama sahip olabilmek için sağlığınız için ayırmanız gereken paradan feragat edeceksinizdir.

Dar gelirliyseniz, bir otomobiliniz varsa bile, bunun size getirdiği külfet zenginlerinkinden çok daha ağır olacaktır. Arabanız yoksa, berbat trenlerde ya da otobüslerde ömür harcarsınız. Sokakta yürürken de kendini güvende hissetmezsiniz.

Şanssızlığınız daha ana rahmine düşerken başlar. Çünkü, sınıf, mevki ve statü farkları ana-babanızın psikolojisini etkiler, bunun da sizin biyolojik yapınızın biçimlenmesinde doğrudan etkisi olur. İnsanın fiziki-biyolojik şekillenmesinde en önemli zaman dilimi anne rahmine düştüğü andan 2 yaşına gelene kadar geçen zamandır.

Belki bir iş sahibi olacak kadar şanslısınızdır. Bu birinin yapması gereken bir iştir, ama bazı işler aşağıl