Luddizm Tartışmalarında Marksizmi Savunmak – Cem Özatalay

Antalya Kaleçi’nde çıkarıldığı işyerine zarar vermek üzere eski işyerini yakan işçinin eylemi üzerinden Murat Çakır’ın sendika.org sayfalarında açtığı makine kırıcılık tartışması oldukça anlamlıdır. Anlamlı olduğunun kanıtı kısa zamanda çok sayıda tepki ve eleştiri almasıdır. Özellikle politik içerikleri itibariyle birbiriyle ters yönde olsa da Yüksel Akkaya’nın ve İlhan Akalın’ın eleştirileri son derece ilgi çekicidir. Çakır’ın, Akkaya’nın ve Akalın’ın yazıları meseleye dair sahip çıkılan yaklaşımları gerek politik tutum açısından gerekse de savunulan tezlere dayanak yapılan Marksizm anlayışları açısından bir tasnife gitmeyi olanaklı kılmaktadır. Bu yazı da esasen tartışmanın taraflarını tasnif etmek ve bu tasnif üzerinden bir pozisyon belirlemek için kaleme alınmıştır.

Tasnifin birinci boyutu yazarların tarih kavrayışına dairdir. Tarih kavrayışı konusunda Çakır ve Akalın ortaklaşmaktadır. Çakır’ın konuyla ilgili kaleme aldığı 5 Ağustos 2005 tarihli ikinci yazısının başlığı bu kavrayışı dört kelimeyle özetlemektedir: tarih hep ileri akar. Bu ifade marksizmin ilerlemeci-pozitivist yorumuna özgüdür ve ana hatlarıyla gerek Çakır gerekse de Akalın tarafından benimsenmektedir. Bu yorum, tarihsel öznelik rolünün işçi sınıfına yine bizzat tarih tarafından atfedildiği ve tam da bu nedenle işçi sınıfının kendinde sınıf konumundan kendisi için sınıf konumuna kaçınılmaz olarak geçeceği postulatlarına dayandırır. Bu yaklaşıma göre, kendinde sınıf konumundan-kendisi için sınıf konumuna geçiş ise bir yandan maddi üretim sürecindeki bir ilerleme sürecinin diğer yandan da işçilerin bilinç düzeylerindeki bir sıçramanın sonucunda mümkündür. Tarihselci-ilerlemeci yaklaşım işçi sınıfını doğan ve büyüyen bir canlı gibi kavrayarak ele alır. Yani işçi sınıfının gelişme evreleri vardır. İşte tam da bu nedenle tarihselci-ilerlemeci okula sadık kalan iki yazar da Luddizmi işçi sınıfının tabir-i caizse “bebeklik” veya “cahiliye” döneminin eylem tarzı olarak değerlendirmektedir. Benzeri yaklaşımlara Engels’in de erken dönem çalışmalarında (örneğin İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu) başvurduğu bilinmektedir. Marx ve Engels, Çartist hareketin düzenle entegre olması sürecini büyük bir hayal kırıklığıyla gözlemleyene kadar ve bu olgudan hareketle “işçi aristokrasisi” kavramını geliştirmelerine kadar politik düzlemde benzeri bir ilerleme düşüncesine sadık kalmışlardır. Marksizmin kurucularının ardından Kautsky tarafından izlenen ilerlemeci-pozitivist yaklaşımdan politik kopuşu Lenin gerçekleştirmiş, ancak Lukacs, Lenin’in kopuşunu politik içeriğinden kopartarak, kendiliğinden ilerleme fikrinden çok “bilinç” ögesini dışarıdan taşımaya çubuk bükmek suretiyle tarihselci ilerlemeci düşünceyi öznelci bir zeminde yeniden hortlatmıştır. Yani Kautsky’de tarihe içkin olan ereksellik, Lukacs’da özneye yani işçi sınıfına atfedilmiştir. İnsanların bilinçlerinin toplumsal varlıkları tarafından belirlendiği bilimsel açıklamasını esas almayan ve tarihe veya işçi sınıfına aşkın anlamlar ve erekler atfeden tüm bu yaklaşımlar tarihsel materyalizm dışında kalmaktadır. Çünkü bu tür yaklaşımlar tarih bilimine değil Hegelci tarih felsefesine özgüdür, idealisttir. İşte Çakır’ın ve Akalın’ın Luddizm değerlendirmesi üzerinden ifade ettikleri tarih kavrayışlarında Hegelci idealizmin izleri net biçimde gözlemlenmektedir.

Ancak Çakır ve Akalın bir noktada net bir biçimde ayrışmaktadır. Bu nokta, Antalya Kaleçi hadisesine yaklaşım noktasında ortaya çıkmaktadır. Ayrım Çakır’ın daha döngüsel Akalın’ın ise daha doğrusal bir ilerleme yaklaşımına sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu ayrım teorik olmaktan çok politik olarak anlaşılmalıdır. Murat Çakır, Antalya hadisesini şöyle okumaktadır: “Yaşanan bu ilk tepkilerde de istemler mevcuttur. Yani işten çıkarılmama, ücretini isteme ve daha iyi çalışma koşulları gibi. Ancak bu tepkiler ilkel bir biçim şeklindedir. İşçiler bir kez daha mücadelelerini maddi üretim araçlarının kullanılış biçimine yöneltmeyi öğrenecektir. Devrimcilerde bu sürecin içinde olacak, çözüm yollarını çoğaltacak ve proletaryanın sermaye ve devlet karşısındaki bağımsız örgütlenmesinin oluşturulması görevini yerine getirmeye çalışacaktır. Sermaye bir kez daha ama bu kez daha büyük bir mezar kazıcı ordusuyla karşı karşıyadır”. Yani Çakır’a göre tarih tekerrür etmektedir. Yeni proleterler tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi önce makine kırıcılığına yönelmektedirler. Bu süreç devamında -tabii devrimcilerin de “bilinç” taşımasıyla birlikte- kaçınılmaz olarak büyük ve devrimci işçi hareketlerinin getirecektir. Yani Murat Çakır yeni işçi sınıfının bugün tekrardan “bebeklik” ve “cahiliye” dönemini yaşadığının altını çizmektedir. Beklediği işçi sınıfının büyümesi ve “akıllanması”dır.

Akalın’a göre ise ilerleme süreci belli bir aşamaya erişmiştir ve ortada hali hazırda “olgunlaşmış” bir sınıf vardır. Büyük sendikal konfederasyonlarda örgütlü bu sınıfın doğru politik hatta -yurtsever cepheye- evriltilmesi ve böylelikle kendisi için sınıfa dönüştürülmesi görevi ortada dururken, “cahiliye” dönemindeki yarı-köylü, geri işçilere işaret etmeyi tamamen anlaşılmaz buluyor Akalın. Görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Çünkü, sözü edilen tepkilerin dayanağı geleneksel kır kültürüdür ve ilkel olma geri olmanın da kaynağıdır. Ne yani; bugün Köroğlu efsanesini ya da Dadaloğlu’nu öne çıkarıp modern Robin Hood’culuk mu oynayalım!”.

Çakır’la Akalın’ın arasındaki tarih kavrayışındaki kısmi farklara rağmen esasen politiktir. Çakır kapitalist üretimin en fazla mağduru olan ve düzen dışı tepkiler geliştiren emekçi kesimlere yüzünü dönerken, Akalın “Telekom Vatandır, Vatan Satılmaz” veya “Seydişehir Satılmaz, Vatan Bölünmez” diyerek aynı zamanda verili statükonun politik temsiliyetiyle kendilerini özdeşleştiren işçileri önemsiyor. Çünkü Çakır devrimcilik, Akalın ise reformizm arayışı içerisindedir.

Bu tartışmada tarihsel materyalist bakış açısıyla en fazla örtüşen yaklaşımı ise Yüksel Akkaya geliştirmiştir. Akkaya Luddizm’in işçilerin ilkel bir tepki biçimi olarak görülmesine kökten itiraz ediyor. Akkaya’nın yaklaşımı; ilerlemeci, kalkınmacı, ulusalcı, aydınlanmacı vb. burjuva ideolojileriyle bulaşmış solcularınkinden kökten ayrılıyor. Akkaya şunları söylüyor: “Ludizm, işçi sınıfının kapitalizme karşı büyük bir başkaldırısıdır, kendisi için sınıf olmada pusulasız çıktığı bir yolda el yordamı ile attığı büyük bir adım olup, bir “geçiş aşaması” değildir. Tersine, Ludizm vahşice ortadan kaldırılarak, işçi sınıfının kendisi için sınıf olma yolunda attığı bu devasa adım yok sayılmıştır. Yok sayılmanın ötesinde, sosyalistlerin işçi hareketine müdahale edeceği zaman dilimine kadar, ne yazık ki ondan sonra da, işçi hareketinde “kaba”, “ilkel” bir eylem olarak değerlendirilmiştir. Vahim olan ise, sosyalistlerin de, devrimcilerin de bunu sorgulamadan kabul etmesi!
dir. Şimdi, bir kez daha sermayenin resmi tarihi dışında Ludizme bakmanın zamanıdır. Sermaye ile emek arasındaki bu mücadelede, asıl ve belirleyici olan sayısal büyüklükten, örgütlülük düzeyinden çok, tarafların kendilerine duydukları güven ve umut ile karşı tarafa saldıkları korku ve kaygıdır. “İlkel” işçi hareketi olan Ludizm böylesi bir sorgulamadan “alnının” akı ile çıkarken, 20. yüzyılın “modern” proleteryas