Her Alanda Siyasallaşmış Yeni Bir İşçi Sınıfı Hareketi İçin – Müslüm Kabadayı (Luddizm Tartışmaları Çerçevesinde)

‘Makine Kırıcılılığı, Ludizm ve Bugünkü Emek Hareketinin Sorunlarına Yaklaşım, Yeni Mücadele Biçimleri’ başlığında özetlenebilecek bir tartışma, 26 Temmuz’da Murat Çakır’ın ‘İşçilerin İlkel Tepki Biçimi Olarak Makine Kırıcılık’ başlıklı yazısıyla gündeme geldi. Bu yazıyı eleştiren Yüksel Akkaya’nın ‘Resmi Tarih,Ludizm ve Tarihi Emek Cephesi’nden Yeniden Okumak’ başlıklı makalesi, ardından Akkaya’nın ‘Yeniden Okumak’la ortaya koyduğu yaklaşımı eleştiren İlhan Akalın’ın ‘Makine Kırıcılığı ya da ‘Okumak’ Üzerine’ yazısı bu konularda önemli bir polemik-tartışma ortamının işaretlerini verdi.

Bunların peşinden Murat Çakır’ın ilk yazısına yeni boyutlar kazandırdığı ikinci makalesinin de düzeyli bir dil ve anlatım taşıması, bu forumun son zamanlarda pek karşılaşmadığımız siyasi bir canlılık da kazanabileceği, başka önemli çalışmalarla sendikal ve sosyalist-komünist siyasi harekete de bunun yansımasının olabileceği umudunu yaratmıştı bende. Daha sonra Mehmet Yılmazer’in ‘Sınıf Mücadelesinin Sorunları: Tarih ve Günümüz’ başlıklı Yol Dergisi’nin Şubat 2005 sayısında yayınlanan makalesinin Sendika.Org’daki Forum’a aktarılması, bu umudumu yükseltmişti. Ancak, 12 Ağustos 2005″te aynı sitede yer alan Cem Özatalay imzasıyla kaleme alınan ‘Ludizm Tartışmalarında Marksizmi Savunmak’ başlıklı yazı, gerek özensiz dili gerekse atıfta bulunduğu yazılarda kesinlikle yer almayan uydurma yorumlar yaparak amacını aşan yargılar taşıması bakımından, bu umudumu en azından ‘kaygı’ rezervi koyarak korumama neden oldu.

Kaygım şu: Türkiye’de sol siyasetteki polemikler önemli oranda kapsayıcı ve geliştirici olmaktan uzak yürütülmüştür. En önemlisi de, tartışma üslubuna özen gösterme, alıntılarda metnin aslına ve bütününe sadık kalma, diğer tarafların yazılı ya da konuşma metinlerinin dışında yorum-eleştiri-karalamaya yönelmeme konularında başarısız olunmuştur. Kuşkusuz, çok nitelikli-düzeyli ve geliştirici polemik ya da tartışmalar da yapılmıştır; ancak bunlar, sol hareketlerin yeni kuşaklara hoş ve doğru olmayan böyle bir ‘kötü polemik’ kültürü aktardıkları gerçekliğini ne yazık ki önemsiz hale getirmemektedir. O nedenle daha önce herhangi bir makalesini ya da kitabını okuma-görme olanağı bulamadığım için (eğer müstear ad değilse) kişisel olarak hakkında daha önceden hiçbir yargımın bulunmadığı Cem Özatalay’ın yazısı, kendi içinde tutarsızlıklarla doludur ve çala kalem yazıldığı anlaşılmaktadır.

“İşte tam da bu nedenle tarihselci-ilerlemeci okula sadık kalan iki yazar da Luddizmi işçi sınıfının tabir-i caizse ‘bebeklik’ veya ‘cahiliye’ döneminin eylem tarzı olarak değerlendirmektedir. (…)Çünkü bu tür yaklaşımlar tarih bilimine değil Hegelci tarih felsefesine özgüdür, idealisttir. İşte Çakır’ın ve Akalın’ın Luddizm değerlendirmesi üzerinden ifade ettikleri tarih kavrayışlarında Hegelci idealizmin izleri net biçimde gözlemlenmektedir.” ifadeleriyle ‘idealist’ olmakla İlhan Akalın ve Murat Çakır’ı eleştirmiştir. Bugünkü işçi sınıfının ve sendikaların konumuyla ilgili İlhan Akalın’ın, gerek İşçi Konseyi’nin web sitesinde yayınlanan yazılarında gerekse doğrudan Yürütme Kurulu’nda çalıştığı İşçi Konseyi’nin Kuruluş Bildirgesi’ndeki değerlendirmede yer alan yaklaşımla hiçbir ilgisi olmayan bir anlayışla suçlamaktadır ki, bu sapla samanı karıştırmaktır ve ayıp bir şeydir. İşte Özatalay’ın ayıbı: “Çakırla Akalın’ın arasındaki tarih kavrayışındaki kısmi farklara rağmen esasen politiktir. Çakır kapitalist üretimin en fazla mağduru olan ve düzen dışı tepkiler geliştiren emekçi kesimlere yüzünü dönerken, Akalın ‘Telekom Vatandır, Vatan Satılmaz’ veya ‘Seydişehir Satılmaz, Vatan Bölünmez’ diyerek aynı zamanda verili statükonun politik temsiliyetiyle kendilerini özdeşleştiren işçileri önemsiyor. Çünkü Çakır devrimcilik, Akalın ise reformizm arayışı içerisindedir.”

Özatalay’ın bu kendinden menkul yorumunu, sınıf-siyaset ilişkisi üzerinde kafa yoranlar gayet iyi anlamışlardır. Bizim bu konuda ne düşündüğümüze dair, İlhan Akalın’la İşçi Konseyi’nde birlikte çalıştığımızdan, daha önce bilgisi olmayan okuyucular için biraz uzun ama önemli açıklamamızı buraya aktarmak zorundayım. “Dünya ve Türkiye sendikal hareketi, sendikalı üye sayısının azalması,işçi sınıfı ve toplumun diğer kesimleri üzerinde etki yitimi, işçi sınıfının haklarını koruyamama ve sermayenin saldırılarına yanıt verememe biçiminde tanımlanacak kriz durumunu aşamamışlardır. Ülkemiz sendikal hareketi de kuruluş bildirgemizde belirttiğimiz gibi geniş işçi kesimlerini temsil edememekte, işçilerin haklarını koruyamamakta ve sürekli güç yitirmektedir. İçinde bulunduğumuz dönem, sermayenin işçi sınıfına yönelik çok yönlü saldırılarının her türlü araçla yoğunlaştırıldığı bir dönemdir. (…) Sendikaların daha da etkisizleştiği, ‘sivil toplum örgütü’ olarak sermayenin projelerine ve politikalarına eklemlendiği bu sürecin bedelini ödeyecek olan ise işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının ve siyasal hareketinin böyle bir sürece sessiz kalması beklenemez, beklenmemelidir. Saldırıya yanıt ve toparlanma, ancak bugünkü sendikal anlayış ve statükoları gerileten, etkisizleştiren bir dönüştürme ve devrimcileştirme etkinliğinin ürünü olabilir. Böyle bir etkinliğin ise iki dinamiği vardır : İşçi sınıfının bağımsız ve devrimci dünya görüşünün, siyasal hareketinin sendikal hareket üzerindeki artan etki ve basıncı ve işçi sınıfımızın işyeri örgütlenmelerinden, aşağıdan yükselen devrimci işçi inisiyatifidir.” (İşçi Konseyi 1. Genel Konseyi Toplantısı, Mayıs 2004)

Şimdi sormak lazım Özatalay’a : “Seydişehir vatandır, vatan bölünmez!”in, gerek yukarıdaki temel yaklaşımımızla gerekse Yurtsever Cephe’yle ne ilgisi var? Üstelik, İlhan Akalın yazısında Yurtsever Cephe’den hiç söz etmemişken. Özel olarak şunu da belirteyim ki, İlhan Akalın kendine özgü bir yaklaşımla ‘vatan’ kavramına da karşı çıkarak ‘yurtseverlik’in toprakla emek üretimi ilişkisi üzerinden bir anlam kazandığına vurgu yapmaktadır. Ben de buna ek olarak Türkçede kullanılan ‘yurt edinmek, yurt tutmak’ deyimlerinin, milliyetle hiçbir ilişkisi bulunmaksızın toprağa alınteriyle değer katmak anlamından yola çıkarak ‘yurtseverlik’in, ancak işçi ve emekçilerin sınıf bilincinde gerçek bir anlam kazandığına vurgu yapmaktayım. Dolayısıyla işçi sınıfı ya da emekçi yurtseverliğinin, o topraklarda üretilen değerlerin sömürülmesine, yağmalanmasına ve özellikle de emperyalizme peşkeş çekilmesine şiddetle karşı duruş bilinci olduğunun da altını çizmekteyim. Bizim kişisel ifadelerimizin ötesinde eğer Özatalay’ın Yurtsever Cephe’ye dair tartışmak istediği bir konu var idiyse, bunu doğrudan Yurtsever Cephe’nin bu konuda neler dediğini alıntılayarak değerlendirmeliydi. Bu da ayrı bir polemik konusu olduğu için, bu ‘forum’ formatı içinde doğrusu etik de olmazdı.

İşyerlerini kundaklama, makine iğnelerini kırma gibi son zamanlarda bazı işyerlerinde meydana gelen işçi tepkilerini ‘Ludist’ hareketlerin habercisi olarak abartan Akkaya’nın görüşlerini ‘tarihsel materyalist bakış açısıyla en fazla örtüşen’ olarak niteleyen Özatalay, Murat Çakır”ın bu olaylardan yola çıkarak enformel sektörlerde çalışan işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin, sendikal-siyasal mücadelesinin nasıl örülmesi gerektiğine dair dikkat çekici vurgusunu, kendisinin Ludist mücadele biçimiyle özdeşleştirmeye çalışmışt