Çinlinin Karşısına Kürdü Dikmek

Sağ/sol liberaller ile Kürt hareketinin bazı temsilcileri Başbakan’ın aydınlarla buluşmasını, Diyarbakır ziyaretini ve Kürt sorunundan bahsetmesini genel olarak olumlu karşılıyorlar. Kürt sorununa dair hükümet cephesinde yaşanan hareketliliği kimileri ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılarken, kimileri de ölçüsüz methiyeler düzmeye ba��ladı bile.

Başbakan’ın sorunu adıyla anarak önemli bir adım attığı, geçmişte yapılan kimi hatalardan bahsederek devlet içinde bir özeleştiri sürecinin önünü açtığı ve sorunu demokrasi içerisinde çözme teminatını verdiği söylenerek, PKK’ye yönelik silah bırakma çağrıları daha yüksek sesle yapılmaya başlandı. “Aydınlarla görüşme ve Diyarbakır ziyareti ile başlayan olumlu sürecin devamlılığı ve verilen sözlerin gerçekleştirilebilmesi için silah bırakmanın şart olduğu” vurgulandı. Başbakan’ı ziyaret eden Yurttaş Girişiminin sözcüsü Gencay Gürsoy, “PKK’ye sesleniyoruz. Silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son verilmelidir. Demokratik açılımların işareti verilmiştir” derken, Ertuğrul Özkök ise “Türk hükümeti, kendi içindeki sertlik yanlılarının esiri olmadı. Türkiye’nin istikrar içinde kalkınmasını isteyen Kürt vatandaşlar da kendi içlerindeki terör yanlılarına direnebilmelidir” diyerek benzer bir yaklaşım sergiledi.

Kürt hareketi ise tüm bu gelişmeleri biraz daha ihtiyatlı karşılamayı tercih etti. Süleyman Demirel’in Kürt realitesini tanımasından hemen sonra bu realitenin imhası için başlatılan kirli savaş harekatı, Mesut Yılmaz’ın “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” sözlerinin Kürtlerin yaşamındaki karşılıksızlığı kolay unutulur deneyimler değildi. Nitekim Özgür Politika gazetesi, Başbakan’ın açıklamalarının “içinin doldurulması gerektiğini” yazarak sağ ve sol liberallerin aksine daha temkinli bir duruş sergilemeyi tercih etti.

Ancak Başbakan’ın Kürt sorununa dair yaptığı bu çıkışın devamının nasıl geleceğini, bu balonların içinin nasıl dolacağını anlamamız için fazlaca beklememiz gerekmiyor. Son bir ayda yaşanan kimi gelişmeler, Başbakan’ın ne yapmaya çalıştığını ve “Kürt sorunu benim de sorunum” derken neyi kastettiğini anlamamız için önemli veriler sunuyor. Bundan üç ay önce Norveç gezisinde “Kürt sorunu yoktur” diyen, Moskova’da bir Kürt gencinin Kürt sorunuyla ilgili sorusu üzerine “Öyle bir şey yok. Bir şeyi düşünmezsen o yok sayılır” diye çıkışan Tayyip Erdoğan’ın “hidayete ermesini” nelere borçlu olduğumuzun cevabı bu gelişmelerde saklı.

Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışının, en görünür olan ve en çok yazılıp çizilen nedeni, ülkenin seçim güzergahına girmiş olmasıdır. Kürt hareketinin, ateşkese son vererek silahlı eylemlere yeniden başlaması AKP’yi oldukça sıkıştırmaktadır. PKK’nin etkili silahlı eylemleri ve ordunun “kısıtlanmış yetki tartışması” gibi çıkışları hükümeti zor durumda bırakmaktadır. Bu durumda hükümet hiç olmazsa geçici bir ateşkes sağlayarak seçim sürecine kazasız belasız ulaşmayı hedeflemektedir. Kronik sorunların üstünü örterek onları görünmez hale getirme ve sorunu erteleyerek büyütme pahasına kendi siyaset alanını belalardan uzak tutma taktiği, AKP hükümetinin geleneksel bir davranış biçimi haline gelmiştir. Şimdi de hükümet hiç bir politik kırılma yaratmadan bir “halkla ilişkiler çalışması” yürütmektedir ve tek amacı seçim sürecine minimum yıpranmayla girmektir. Hükümet, sağlanacak bir geçici ateşkesle hem doğuda hem batıda oy oranını arttıracaktır. Hükümetin Kürt sorunuyla ilgili hareketlenmesinin nedenlerinden biri olarak sürdürülen bu tartışmanın doğruluk payı olmakla beraber, oldukça iyimser bir senaryodur. Çünkü, hükümet “popülist” bir siyasi çizgiyle, geçici de olsa akan kanın azaltılmasını hedeflemektedir. Bu iyimser senaryoya göre hükümet statükoyu ve dengeleri kısmen korumayı hedeflemektedir.

Oysa geçtiğimiz ay yaşanan gelişmeler, kimi merkezlerde yapılan hesapların, sadece kısa vadede statükoyu ve dolayısıyla koltuğu korumakla sınırlı olmadığını, orta ve uzun vadede önemli değişiklikler yaratmak üzerine yapıldığını göstermektedir. Bu statüko değişikliğinin iki hedefi vardır:

1. Kürt hareketini bölerek etkisizleştirmek.
2. Kürtler üzerindeki ulusal baskıyla güvence altına alınan sömürü biçimlerinde değişim

Statüko değişikliğinin birinci hedefine dair ilk adımlardan “Köprüler Atılırken” başlıklı aktüel gündem yazımızda bolca bahsetmiştik. Bu yazıda, devletin Kürt hareketini bölmeye yönelik adımlar attığı tartışılırken, Abdullah Öcalan’ın Kürtler üzerindeki etkinliğini azaltma çabalarının, bu girişimin başlangıç noktasını oluşturduğu vurgulanmıştı. “Bugün gelinen noktada ‘AB ile daha kolay bütünleşmek’, ‘Türk devletiyle uzlaşmanın yollarını aramak’, ‘ABD’nin yarattığı olanaklardan daha iyi faydalanmak’, ‘Kürtlerin yeni merkezi olan Güney ile daha etkin ticari ve politik ilişkiler kurmak’ gibi ‘farklı’ gerekçelerle PKK’den uzaklaşan çeşitli kesimlerin, Kürt hareketini Abdullah Öcalan’dan ‘kurtarmak’ için toparlandığı” söylenmişti.

Hükümetin son dönemde attığı adımlar da bu çerçevede değerlendirilebilir. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in aydınların hazırladığı bildiri ile ilgili olarak “Konunun muhatabı hükümet değildir” açıklamasını yapmasının üzerinden bir ay bile geçmeden, Başbakan’ın bu girişimin temsilcilerini muhatap kabul etmesi önemli bir veridir. Hükümet PKK’nin ön koşulsuz silahsızlanmasını isteyen bu girişimi, Kürt halkını PKK’nin ve Öcalan’ın etkisinden “kurtarmak” için değerlendirmeye karar vermiş ve İlker Başbuğ’un yeni savaş konseptini ilan ederken ifade ettiği “sivil toplumu kazanma” çizgisinin bir parçası olarak bu balon şişirilmiştir. Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi, Kürt hareketini bölme çalışmalarının psikolojik harekat sorumluluğunu üstlenen gazetecilerin, bir ucunda yeni terörle mücadele yasası diğer ucunda da “sivil toplumu kazanma” olan yeni savaş konseptini hayata geçirmeye çalışan askerlerin, “her türlü şiddete karşıyız”cı sağ ve sol liberallerin çakışma noktası olmuştur. “Kürt hareketi başka, Kürtler başka” çizgisi bugüne kadar görülmemiş genişlikte bir cephe yaratmaya başlamıştır.

Ülkedeki bir çok liberalin, “Kürt sorununa Amerikancı çözüm” çığırtkanının, yıllardır kurulmasını istediği bu cephenin, muhalefetin bir iki mızırdanması dışında, beklenildiğinden daha sorunsuz oluşmaya başlaması da ilginçtir. Daha üç ay önce 12 yaşında bir Kürt çocuğun sokak ortasında infazını “Çocuktan da terörist olur” tartışmasıyla aklamaya çalışan, “barış, demokrasi, aydın, kardeşlik” gibi kavramların yeminli düşmanı Ertuğrul Özkök’ün, bugün çoşkuyla şu ifadeleri kullandığını bir yerlere not düşmemiz gerekmektedir: “ONLAR kendilerine ‘aydın’ denmesini istemiyor. Hayır, ben onları gerçek birer ‘aydın’ olarak kabul ediyorum. Çünkü şu an tarihi bir misyonu yerine getiriyorlar. Ters bakanlar, şuradan buradan kılçık sokmaya çalışanlar vardır, olacaktır. Omuz atıp geçmek, arkaya bakmadan yürümek gerekir. (..)Bana göre bu toplantı, Türkiye’nin barışma tarihinde bir milat olacaktır.”

Bu sözlere “Hayırdır inşallah” diyerek iyimser yorumlara devam etmek mümkün. Ancak “oradan buradan kılçık sokmasak” da yutturulmaya çalışılan balığın ortasındaki kılçığı görmekte fayda var
. Bu kılçık, yukarıda bahsettiğimiz statüko değişikliğinin ikinci hedefinde gizlidir: “Kürtler üzerindeki ulusal baskıyla güvence altına alınan sömürü biçimlerinde değişim”. IMF Türkiye masası şefi Anne Kreuger’in, Türkiye’deki asgari ücretin düşürülmesi gerektiğini buyurmasından hemen sonra durumdan vazife çıkaran sermaye temsilcileri ve hükümet çeşitli çalışmalara başlamışlardı. Geçtiğimiz günlerde bu çalışmalar meyvesini verdi ve Ankara Sanayi Odası (ASO) sermayenin rüyalarını süsleyen çözümü yumurtladı: Bölgesel asgari ücret uygulaması. ASO’nun “İşsizlik ve Bölgesel Gelir Dağılımı Eşitsizliğiyle Mücadele İçin Yerel Asgari Ücret Uygulaması” raporunda dile getirilen “zorunlu istihdam, esnek çalışma ve bölgesel asgari ücret” gibi talepler IMF tarafından da olumlu karşılandı. Geçtiğimiz günlerde iki defa IMF yetkilileri ile konuyu görüşen ASO, hükümetin de bu taleplere olumlu yaklaştığını ve raporun incelendiğini söylerken, Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in “Türkiye’nin kendi Çin’ini yaratması” gerektiğine dair açıklamaları hükümetin, IMF’nin ve sermayenin niyetinin fazlasıyla bozuk olduğunu gözler önüne serdi.

Plana göre, 200 milyon maaşla çalışacak, esnek çalışma saatleriyle yaşamını işyerinde tüketecek, zorunlu istihdam uygulamalarıyla sermayenin rekabet gücünü arttıracak modern köleler Türkiye’nin Çin’ini oluşturacak. Türkiye sermayesi, Çinlinin karşısına Kürdü çıkararak, Çin ile rekabette zorlanan emperyalistlerin taşeronluğunu yaparak hem kendilerini hem de ağa babalarını kalkındıracak. İşte Ağustos ayında açıklanan ve basında kulisi alenen yapılmaya başlanan bu proje, Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisiyle girdiği rotanın orta ve uzun vadede varılacak hedefini göstermektedir. Tayyip Erdoğan’ın Kürt illeri için bahsettiği ve bir türlü içeriğini açıklamadığı “pozitif ayrımcılığın” ne olduğu bu projede gizlidir.

Ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunu ucuz emek cenneti haline getirme projesi Kürt sorununa Amerikancı çözüm ile de uyumludur. Seçim sürecinde “Diyarbakır’ı BOP’un başkenti yapacağız” diyen Tayyip Erdoğan şimdilik askeri alanda yeterince yapamadığı hizmetleri, böylece iktisadi alanda sürdürebilecektir. BOP’un en temel amacı emperyalistlerin ucuz enerji ve ucuz emek ihtiyacını karşılayarak uluslararası rekabet gücünü arttırmaktır. Bölgesel asgari ücret uygulamasının etkileri düşük ücretlerin uygulandığı bölgeyle de sınırlı kalmayacak, tüm ülke emekçilerinin ücretlerini baskılayan bir silah olarak da kullanılabilecektir. Bölgesel asgari ücret uygulaması bir taraftan da Kürt hareketi içinde yaratılmak istenen bölünmeyi de derinleştirebilecek fırsatlar sunacaktır. Kürt sermaye sahipleri ve belediyeler bu projenin yaratacağı olanaklarla cezbedilerek farklı bir siyasi ağırlık merkezi yaratma çabaları desteklenebilecektir. Kürt hareketinin bu çatlağa yönelik anti-emperyalist, anti-kapitalist bir yanıt verme potansiyelinin düşük oluşu da projenin uygulanabilirliğini arttıran bir faktördür.

Tüm bu gelişmeler, şekilsel demokrasi soslu neo-liberal saldırıları yutmaya meyilli olduğu AB süreciyle sınanan Türkiye solunun kafasını iyice karıştıracak gibi görünüyor. “Tayyip Erdoğan ve umut”, liberal sol camianın tefrikalarında sıklıkla yan yana kullanılmaya başlandı bile. Kendi siyaset yapma alanının sterilizasyonunu ve kendi siyasal temsilini fazlasıyla dert ederek, emek karşıtı sermaye projelerine kayıtsız kalan ve hatta destekleyen politik muhalefet odakları bu süreçten daha da daralarak ve marjinalleşerek çıkacaklardır.

14-08-2005
sendika.org