Ötekilerin Çevre’si-Dr. Ethem Torunoğlu

ÖTEKİLERİN ÇEVRE’Sİ…

Dr. Ethem Torunoğlu*

Öteki kavramı ; yoksulları, ezilmişleri, toplumun dışlanmış kesimlerini ama bu arada o toplumu ayakta tutan değerlere sahip insanları tarif etmektedir…Bir yandan da, öteki güneyin azgelişmiş ülkelerini, bu ülkelerde açlık, yoksulluk, barınma gibi sorunlarla mücadele eden halkları anlatmaktadır.

Öteki, Bergama’da altın işletmesine karşı çıkan köylüdür. Filistin’de ise özgürlük için direnen küçük generaldir. Meksika’da Zapatist, İstanbul Gazi Mahallesi’nde kent yoksulu, SEKA’da işçi, Maliye Bakanlığı’nda kamu emekçisidir. Ankara’da kentsel değerlere sahip çıkan Güvenpark eylemcisidir öteki…Endonezya’da ise tsunami felaketzedesi, Newyork’ da zenci, Paris’ de Kuzey Afrika’ lı göçmen, Almanya’da “alamancı” diye anılan Türkiye’ li işçi, Türkiye’de kürt,laz,ermeni,rum ve arnavut’tur biraz da…

İşte öykümüz On’lara dair olacaktır.
On’ların çevre sorunlarını irdeleyecektir bu satırlar.
On’larla, yani ötekilerle saf tutarak, kapitalist küreselleşmenin yarattığı ekolojik tahribata karşı durarak ele alınacaktır çevresel sorunlarımız….

Marksist Ekoloji’ nin yol göstericiliğinde , önce insan önce çevre anlayışı ile irdelenecektir ekolojik krize neden olan olgular…

Memleketten ve Dünyadan Çevre Manzaraları

Dünyada obezlerle açların sayısı eşit…
Temiz su kaynağı yetersizliği nedeni ile haftada 30 bin insan ölüyor…
Dünya’da bir milyar insan kirli su içmek zorunda…
1972’de , Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı’nda yoksulluk, açlık ve barınmanın çevre sorunlarının en önemli nedeni olduğu vurgulanmıştı, bugün bu belirlemenin değişmediği açıkça görülmektedir.

Bu arada, Birleşmiş Milletler ortamında hazırlanan bir raporda : ” …insanoğlunun hızlı kalkınma politikaları nedeni ile dünya kaynaklarının üçte ikisini tükettiği ” açıklandı. Bu noktada, aynı raporda dünyanın bir felaketin eşiğinde olduğu da vurgulanıyordu.

Türkiye’de Dünya Bankası ve IMF politikaları ile şekillenen ekonomik yönelimler, devletin yeniden “inşa” süreci ve özelleştirme , emekçi sınıfları ve kent yoksullarını açlık sınırına getirmiş bulunuyor. Bu ortamda, sözde demokrasi vaatleri, AB söylenceleri, tüketim toplumu şiarını propaganda haline getiren sermaye çevreleri ve siyasi iktidar; kent ortamlarını, doğal çevremizi, ormanları, tarım alanlarını ve kıyıları yağmalayarak toplumsal bir akıl yitimine neden olmaktadır.

Bu noktada, Bergama’da yargı kararlarına rağmen işletilen bir maden, işletmede kamu yararı olmadığı halde ve çevresel riskleri defalarca kanıtlanmışken faaliyetine devam edebilmektedir. Siyasi iktidarların gizli genelgeleri ve “altın madeni lobisi” nin basıncı ile Koza Davetiye isimli bir şirkete, bir anlamda davetiye çıkarılmaktadır. Böylece, uluslararası tekeller alacağını almış ve sömürü – kirletme nöbetini “yerli” bir firmaya devretmiş görünüyor. Değişmeyen tek şey ise ; hukuk dışı süreçlerin devam etmesidir. Bu arada, ülkemizde öyle şeyler oluyor ki, Bergama’da süren hukuk dışı uygulamalar anlamını yitiriyor ve toplumsal hafızamızda yabancılaşıyor. Çünkü, bu ülkede 13 yaşında çocuklar terörist diye öldürüldü, gazeteciler, karikatürcüler düşüncelerini ifade ettiği için ceza aldılar, insan hakları ihlalleri arttı, milliyetçilik-ırkçılık üzerinden toplumsal linç olayları yaşandı…Böyle bir ortamda, Bergama’da çevre bilinci, Güvenpark’ta kentli duruşu toplumsal karşılığını yitirmeye başlıyor.

Bu nedenledir ki, çevremiz de demokrasi bekliyor…Ve, işimiz hiç de kolay değil!

İsrail’in Çöpü Filistin’e

Filistin İsrail sorununda, yıllardır özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi veren bir halkla, her türlü baskı ve şiddet aygıtını kullanan bir devleti hafızalarımıza yerleştirmiş bulunuyoruz. Filistin ile başlayan bir cümle; bize Yaser Arafat’ı, İntifadayı, direnişi ve olumsuz koşullarda yaşam savaşı veren insanları hatırlatıyor. Son dönemde, Filistin artık Arafat’ sız , bir zamanlar Avrupa’ da yer alan utanç duvarı Ortadoğu’ya taşındı, güvenlik gerekçesi ile Filistin’de evler,mahalleler, insanlar birbirinden ayrı düşürüldü…Ama, her şeye rağmen Filistin düşmedi.

Bu günlerde, yeni bir gelişme ise, her türlü kötülüğü Filistin’e ve Filistinlilere reva gören İsrail Hükümetinin, kentsel çöplerini/atıklarını depolamak için Batı Şeria topraklarını seçmesi ile ortaya çıktı. İsrail’de yayınlanan Haretz Gazetesi’nin haberine göre; İsrail ayda 10 ton evsel nitelikli atığını(çöp) Batı Şeria’da, Filistin’lilerin yaşadığı Ebu Suşa bölgesine depolayacak. Bu “proje” devletler hukukuna, uluslar arası çevre sözleşmelerine aykırı bir karar olmasının yanında, çöp dökümü ile birlikte bölgede ciddi bir çevre kirliliği oluşacağı da açık…

Yerleşim alanları ile iç içe olacak bu çöp depolama sahasının, bölgede sınırlı olan içme suyu kaynaklarını da kirleteceği belirtiliyor.

İspanya’nın Tehlikeli Atığı Türkiye’ye

Sürdürülebilir kalkınma, en basit şekli ile, çevre ile ekonomik kalkınmanın uyumlu bir şekilde planlanması olarak görülebilir. Kavram içeriğinden ve yüklenen anlamından bağımsız olarak, uygulamada “gelişmiş ülkeler” için bir nebze sürdürülebilir, geri kalmış ülkeler için ise sürdürülemez ekolojik ortamları ortaya çıkardı. Bu tahlilin en somut örneği ise, kendisini zararlı atık taşınmasında gösterdi…

Gelişmiş, batılı kapitalist ülkeler sanayi kökenli zararlı atıklarını, enerji santrallerinin yakıt atıklarını, bertarafı oldukça maliyetli olan radyoaktif atıklarını , kendi topraklarında yok edemedikleri için yeni bir yol keşfettiler!…Çevre bilincinin gelişmediği, çevresel kaygı ve ekolojik duyarlılığın daha az olduğu, bunun yanında çevre ile ilgili yasal düzenleme ve normların da olabildiğince gevşek olduğu ülkeler, bu yeni sürecin parçası oldular. Böylece, zararlı atık taşınması süreci ticari bir faaliyet haline geldi ve çeperdeki ülkeler atıkların depolandığı mağdur coğrafyalar halini aldı. Zaralı atıkların, Türkiye’ye taşınması ve ülkemizde gördüğü “ev sahipliği” ise yıllardır süren ciddi bir çevre sorunudur. Ayrıca,konunun, Türkiye yönetici eliti açısında ahlaki yanını da unutmamak gerekir…

Isparta’daki hurda atıklar, Sinop’ta zararlı kimyasal taşıyan varillerin kıyı “çıkartması”, Aliağa’ daki gemi söküm tesisi ve burada ortaya çıkan zararlı atıklar halen ülkemizde sonuçları bilinen vakalar olarak hatırlanmaktadır. Bu arada, İzmit’de tartışmalı bir şekilde işletmeye alınan atık yakma tesisini (İZAYDAŞ) bir kenara bırakırsak, İskenderun’da batan M/V ULLA Gemisi ile zararlı atık konusu bir kez daha “güncellik” kazandı. İspanya kökenli geminin batması ile 2 bin 200 ton zararlı atık deniz eko sistemine bulaştı. Halen gemi batığı ve atık çıkarılmaya çalışılıyor, para bulunursa bu sorun giderilecekmiş…Kıssa’ dan hisse, bu olayla birlikte, (hukuk ihlallerini tartışmaya başlamadan) görülmüştür ki, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın risk yönetimi konusunda, ciddi bir örgütlenmesi hatta çalışması dahi yoktur…

Öte yandan, ötekilerin, yani İskenderun’daki balıkların, yosunların, karadaki bitki,böceğin ya da onlar adına bizlerin ve hayatını denizden kazanan yoksul insanların sorması,
sorgulaması gereken bir dizi gariplikler yaşanmıştır/yaşanmaya da devam etmektedir.

Bu arada, Avrupa Birliği, çevre ile ilgili politika ve uygulamalarında kirlilik önleme yaklaşımını öne çıkarırken,çevre ile dost teknolojileri öngörürken İspanya’nın Türkiye’ye ettiğini hangi “yasa” ya da hangi”norm” açıklamaktadır.

Zararlı atık taşınmasına ve ticaretine kısıtlamalar getiren ve değişik yaptırımlar öngören Basel Sözleşmesi ile İskenderun’daki durumu açıklamak hiç mümkün değildir. Böyle bir durumda, sözleşmeye haksızlık etmiş oluruz…

Sonuç olarak, ULLA Gemisi faciası, ya da geliyorum diyen “kaza” uluslar arası çevre hukuku açısından da tam bir ihlal halidir. Nerede çevre hakkı kavramı? Nerede sürdürülebilirlik politikası?

İspanya’nın ve İsrail’in ötekilere (bizlere) yönelik çevresel ayıbı , buna karşılık çeperdeki ülke yöneticilerinin yönetsel başarısızlıkları artık kader olarak algılanmamalıdır. Bugün, ötekilerin gelecek kuşaklara yönelik tarihsel sorumluluğu bulunmaktadır. İnsanlık ve güzel yarınlar adına… sesimizi daha güçlü çıkararak, şikayetçi olmamız ,değiştirmek yönünde ısrar etmemiz ve her şeyden önce istememiz gerekiyor…

Başka bir dünyanın mümkün olduğunu, İskenderun’da da, Batı Şeria’da da…

*Çevre Mühendisi/Kent ve Çevre Bilim Uzmanı