Katolik Kilisesi ve Dünya-Immanuel Wallerstein

Papa’nın George W. Bush, Fidel Castro ve Jacques Chirac’tan İsrailli ve Filistinli liderlere ve dünyanın tüm dini kurumlarına dek eşit biçimde kutsanması, bu tür olayların genellikle büyük bir katılım yaratması bir yana, oldukça kayda değerdi. Katolik Kilisesi, başka hiçbir yapının ulaşamayacağı bir zaman süresi olan iki bininci varoluş yılına yaklaşıyor. Bu da insana ister istemez, kendisine Devrim ve Terör günlerinde ne yaptığı sorulduğunda, j’ai survécu (hayatta kaldım) diye yanıt verdiği söylenen büyük Fransız diplomatının, Talleyrand’ın on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki belki de gerçek olmayan açıklamasını anımsatıyor.

Katolik Kilisesi aslında iki bin yılda dünya toplumsal yapılarının geçirdiği en inanılmaz dönüşümler dizisi içinde hayatta kaldı. Bunu yapmayı nasıl başarabildi? Bunu, iki soruyla, Kilisenin politik yetkililerle nasıl ilişki kurması gerektiği ve Kilisenin kendisini birarada tutmak için ne yapması gerektiği sorularıyla yakından ilgilenerek diye yanıtlayabilirim. John Paul II her iki soruyla da derinden ilgiliydi ve alışılmadık uzunluktaki papalık dönemi (yalnızca tek bir papa daha uzun süre görevde kaldı) bu kaygılara yanıt veren bir dizi uzun vadeli etkinlikten oluştu.

Kilise bildiğimiz gibi, ilk üç yüzyılını Romalı yetkililer tarafından vahşice katledilen inançlı bir paryalar grubu olarak geçirdi. Ancak dördüncü yüzyılın başlangıcıyla birlikte, imparator Constantin’in Hıristiyanlığa dönmesiyle birlikte, bu dönemde Roma İmparatorluğunun resmi dini haline dönüştü. Constantin’in ilk eylemlerinden birisi 325’de, piskoposların Aryanizmin (İsa’nın ilahiliğini yadsıyan bir doktrin) sapkınlık olduğunu ve Katolik Kilisesini o zamandan beri yöneten kutsal üçlülük (trinity: Baba, oğul, kutsal ruh) temel ideolojik doktrinini ileri sürdükleri İznik Konsülünü toplamak oldu.

Kilise bu noktada katı bir hiyerarşik yapı oluşturdu ve açıkça tanımlanmış bir doğmalar dizisini onayladı. Bu temelde, Kilise onaltıncı yüzyıldaki modern dünya-sisteminin başına kadar ayakta kalmayı başarabildi. Evangelik (İsa’nın öğretisi ile ilgili) etkinlikleri tüm Avrupa’ya yayılırken, Avrupa dışına yalnızca biraz ulaşabildi. Tüm bu dönem boyunca, Kilise temelde Hıristiyan yöneticiler tarafından yönetilen politik yapıların içinde kaldı. En önemli bölünme konusunu Roma Piskoposunun önselliğinin oluşturduğu onbirinci yüzyıl Ortodoks kiliseleri büyük bölünmesinden önemli yara aldı. Ancak yine de, Kilise potansiyel sapkınlıkları, farklı vurguları olan çoklu kurumlardan (özellikle de manastır yapılarından) oluşan esnek bir yapı geliştirerek içerebildi. Politik yetkililere gelince, Kilise çeşitli yöneticilerle, özellikle de Kutsal Roma İmparatoru ile, politik kurumlar üzerindeki denetim derecesinin Kilise’nin üzerinde mi olacağı yoksa tersinin mi geçerli olacağı noktasında çekişti. Bir anlamda, bu mücadelelerin sonucu, bu konular hakkındaki kararların pragmatik bir temelde yapılmasına ve asla her zaman ve her yerde geçerli kılınmamasına izin veren muğlak ve belirsiz bir yetki bölünmesi oldu.

Bu durumun, Avrupa’daki devletlerin kendilerini artık ortaya çıkmakta olan kapitalist dünya-ekonomisi içinde güçlü, özerk yapılar olarak inşa etmeye başladıkları modern dünyanın gelişimine dek sürdü. Güçlü devletlerin ortaya çıkışı, her biri de Roma Piskoposu’nun hiyerarşik otoritesini reddetmekle birlikte farklı biçimler alan Protestan kiliselerinin ortaya çıkışı ile bağlantılıydı. Katolik Kilisesi ve çeşitli Protestan kiliseleri arasındaki dinsel mücadeleler iki yüzyıl kadar sürdü.

Başlangıçta, soruna 1555 Augsburg Barışı ile bir çözüm bulundu; cuius regio eius religio (yöneticinin dini devletin dinidir). Ancak bu ilke, bir iç savaşın 1598’de, önemli Hıristiyan azınlıklar için dinsel hoşgörü kavramını kurumsallaştıran Nantes Fermanı ile sona erdiği en büyük Avrupa devletinde, Fransa’da konuyu bir çözüme ulaştırmak için yeterli değildi. Bu ferman 1685’de kaldırıldı ama Fransız Devrimi sonrasında temelde restore edildi. Kilisenin anlaşmak zorunda kalacağı işte bu yeni “hoşgörü” kavramıydı.

Dinsel hoşgörü Aydınlanma olarak bilinen ve büyük bir laikleşme sürecini; yani tüm bir moral konular dizisinin dinsel otoritelerin egemenliğinden çıkartılması ve birçok moral alanda, özellikle de cinsellik ve cinselliğin toplumsal sonuçları ile ilgili alanlarda bireysel tercih haklarının genişletilmesi sürecini başlatan daha geniş bir doktrinin bütünsel bir parçası haline geldi. Katolik Kilisesi moral tercihin bu biçimde bireyselleştirilmesini kabul edilemez bulan tek dinsel kurum değildi, ama Avrupa devletleri içinde laiklik karşıtı davanın açıkça dile getirilmesinin önderliğini üstlendi.

On dokuzuncu yüzyılda, Kilise moral değerlerin bu biçimde laikleştirilmesini lanetlediği ve mücadele ettiği liberalizmin bir sapkınlığı olarak kınadı. Şimde geriye dönüp bakıldığında, bunun az çok kayıp bir kavga olduğu söylenebilir. Yirminci yüzyılın sonlarında, Avrupa devletleri Kilisenin muhalif olduğu birçok pratiği meşrulaştırmış ya da en azından bunlara hoşgörüyle yaklaşmış durumdaydılar; boşanma, doğum kontrolü, kürtaj, eşcinsellik. Üstelik, inançlı Katolikler arasında bile, bu pratikler yaygınlaştı ve elbette bu pratiklerle yaşamak isteyenlere hoşgörü gösterilmesi gerektiği duygusu ortaya çıktı. Yine, Katolik Kilisesi (öteki dinsel yapılar gibi) rahiplik görevleri ve dinsel hizmetlerden yararlanmak isteyenlerin sayısında ciddi bir düşüşle karşılaştı.

Öte yandan, Katolik Kilisesi bir Avrupa kurumu olmaktan çıkıyordu. Avrupa’nın egemen olduğu bir kapitalist dünya ekonomisinin yaratılmasına, dünyanın Avrupalı olmayan bölgelerinin evangelizasyonu süreci eşlik etti ve bu süreç önemli bir gelişme gösterdi. Yirminci yüzyıldaki farklı doğum oranlarıyla birlikte, dine dönmeler Kilise’yi 1900’lardaki hakim biçimde Avrupalı kiliseden 2000’deki Avrupalıların bir azınlık haline dönüştüğü kiliseye dönüştürdü.

1962’de Papa John XXIII tarafından toplanan İkinci Vatikan Konsülü, Kilisenin içinde varlığını sürdürdüğü bu toplumsal çevreye değişimlerine bir yanıt bulmayı hedefledi. John XXIII bir aggiornamento, Kilisenin yenilenmesi yönünde bir çağrıda bulundu. Bunun anlamı dilde Latin dilinin rolünün azaltılması ve Kilisenin yönetilmesine katkıda bulunacak (Kilise yönetiminin dikey karakterini azaltacak bir tarz olarak görülen) bir piskoposluk meclisinin kurulmasıydı. Aynı zamanda ekümenizm konusunda ve anti-Semitik dilin Kilise öğretilerinden çıkartılması konusunda yeni bir vurgu ortaya çıkmıştı.

Katoliklere göre, Vatikan II’nin merkezi, Kilise açısından modern dünya ile bir anlaşma yapmaya yönelik incelikli bir girişim olmasıydı. Daha muhafazakar Katoliklerin aggriornamento’da reddettikleri de tam olarak buydu. Onlar bu durumu inancın temellerinin terk edilmesi olarak gördüler. Bu durum Kilisenin, temelde Latin Amerika tarafından ortaya atılan ve Kilise yüksek rütbelileriyle teologların dünyevi adelet isteyen radikal politik hareketlerle derin bir ilişki içinde olmalarını ve dolayısıyla da devlet yetkilileriyle sert bir çatışmaya girmelerini isteyen özgürlük teolojisi kavramlarını hoşgörür gibi durmasıyla daha da kötüleşti.

John Paul II papalığa geldiğinde, geleneksel Kilise doktrini açısından büyük bir terk ediş olduğuna inandığı şeyleri yeniden güçlendirmeyi amaçladı. Papanın otoritesinin merkeziliğini yeniden vurguladı. Özgürlük teolojisini lanetledi. Ve herşeyden de önemli
si, evli rahipler ve kadınların rahip olması fikrine karşı çıkarak, kürtajı ve cinselliğe yönelik tüm öteki türden müdahaleleri kınayarak, Kilisenin cinsellik konusundaki geleneksel görüşlerini mümkün olan en güçlü biçimde pekiştirdi. Laikliğin zaferine ve moral pratiklerin bireyselleştirilmesine karşı gelişen dinsel reaksiyonun dünya lideri haline geldi.

Politik güçlerle ilişki bakımından Kilisenin merkezci konumunu restore etmeyi amaçladı; hiçbir devlet otoritesiyle asla çatışma ve asla tam destekleme. Elbette, bu uçlar arasında geniş bir olasılıklar dizisi mevcuttu. Radikal hareketlerle ilgilenen rahipleri yasakladı. Ama aynı zamanda neo liberalizmi de eleştirdi ve iki Irak savaşına karşı çıktı. Doğu Avrupa’daki Komünizmlerin çöküşü konusundaki rolü çok vurgulandı. Özellikle anayurdu olan Polonya’da bir rol oynadığı söylenebilir, ama bu rejimlerin çöküşü oynamış olduğu rolü aslında oynamasaydı bile neredeyse mutlaka gerçekleşecekti. Kilisenin öteki Hıristiyan kiliselerine, Yahudilere, Müslümanlara karşı işlediği tarihsel hatalar ve yanlışlar için açıkça özür dileyerek çok geniş bir ekümenizmi vurguladı. Ama yapısal Hıristiyan ekümenizmi, yani farklı kiliselerin yeniden birleştirilmesi konusunda çok açık sınırlar da oluşturdu.

Kilise bugün tarihsel kaygıları; yani devletlerle olan ilişkisi, Katolik Kilisesinin bütünlüğünün sağlanması açısından nerede duruyor? Sonunda, o Kilisenin devlet güçleriyle olan ilişkisi bakımından gerçekten yeni hiçbir şey yapmadı. Elbette Kilisenin, geniş ölçüde Katolik ülkelerde bile, sahip olduğu resmi rolün eriyişi sürecini geri döndürmeyi başaramadı. Devletlerle olan ilişkileri geleneksel pragmatik ilişki olmaya devam etti.

Kilisenin hiyerarşik yapısını ve cinsellik konusundaki görüşlerini katı biçimde yeniden vurguladı. Ama bu durum Katoliklerin gerçek cinsel pratiklerindeki hiçbir önemli kaymayı, rahiplik görevleri için başvuranların ya da Kiliseye gelenlerin sayısındaki azalmayı durdurabilmiş değil. Bazıları bu durumun Kilisenin Avrupalı olmayan tüm cephelerindeki bir kabarma ile dengeleneceği kanısında. Öyle olabilir, ama Kilise pratiğinin laikleşmesinin bu bölgelere yayılması da aynı biçimde muhtemel. 2050’de John Paul II’nin Kilise üzerinde John XXIII denli uzun süren bir etkide bulunmuş gibi görülüp görülmeyeceği kuşkulu. Aggiornamentoya karşı direnilmesi mümkün değil gibi görünüyor.

(sendika.org tarafından http://fbc.binghamton.edu adresinden çevrilmiştir)