John Moore vakası

Associated Press’i kaynak olarak kullanan Washington Post gazetesindeki makalede (http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/articles/A11576-2003Nov24.html) şöyle deniyordu: “Dün senatörler, ABD Patent ve Tescil Dairesi’nin, genetik olarak değiştirilmiş embriyolar gibi insan organizmaları için patent çıkarmasının yasaklanması konusunda anlaşmaya vardı.”
Haber başlığının yarattığı etkiyi daha ilk adımda nötralize eden bu ilk cümlenin açılımına geçmeden önce, sağlık alanındaki gen çalışmalarında verilen patentlerin farklı karakterinden, bu tür patentlerin tarihinden kısaca söz etmek gerek.
“İnsan organizmaları için patent çıkarma”nın tarihi yaklaşık 20 yıl önceye dayanıyor; 80’lerin ilk yarısında başlıyor. “John Moore vakası” ilk örneklerden biri.
Lösemili John Moore 5 Ekim 1976’da UCLA (Los Angeles’daki Kaliforniya Üniversitesi) Tıp Merkezi’ne gelir. Ender görülen bir lösemi türü olan hastalığının tedavisine başlanırken, vücudundan bol miktarda kan, kemik iliği aspiratı ve doku örnekleri alınıp incelenir. Bu süreçte araştırma görevlilerinden biri, Moore’un kanının bilimsel ve ticari değeri yüksek olabilecek bir madde içerdiği sonucuna varır. Bir süre sonra doktorunun tavsiyesi üzerine ameliyat edilip dalağı alınan Moore, 1983’e kadar denetimler için hastaneye gidip gelmeyi sürdürür.
30 Ocak 1981’de ise Kaliforniya Üniversitesi, Moore’un dalağındaki bir “hücre hattı” için patent başvurusunda bulunur. 20 Mart 1984’de patent çıkar.
Bu noktada, Moore’un dalak hücrelerinin neden bilimsel ve ticari değere sahip olduğundan söz etmek gerek: Moore’un dalak dokusunun, kanserin durdurulmasında paha biçilmez bir rol oynayan beyaz kan hücrelerinin çoğalmasını kolaylaştıran bir “kan proteini” ürettiği gözlemleniyor. O belirli hücre hattının patentlenmesi, kanser tedavisi açısından kritik öneme sahip bir bilginin özel mülkiyet altına alınması anlamına geliyor. Bu patentin (ya da patentlenen bilginin) “piyasa değeri”nin 3 milyar dolar cıvarında olduğu tahmin ediliyor. (Kaynak: Jeremy Rifkin, The Age of Access)
Laboratuar ortamında değiştirilen organizmalar değil de “fark yaratan etkileri olduğu saptanan” dokuların, belirli hücre hatlarının ya da protein zincirlerinin patentlenmesi, daha doğrusu bu olgulara ilişkin bilgilerin patentlenmesi, biyoteknoloji ile kapitalist pazara genetik ürünlerin yanı sıra bir başka meta grubunun dahil edilmesi anlamına geliyor: hayata ilişkin bilginin kendisi.
Bilinmeyen bir kimyasal elementi keşfeden, bir elementin bilinenlerden farklı özelliklerini saptayan bilimadamları, gerek keşif sürecinde kullandıkları, gerekse söz konusu elementi arı hale getirmek için kullandıkları yöntemleri öteden beri patentleyebiliyorlar. Ama keşfettikleri elementin kendisini değil. Geçmişte, hidrojen, helyum ya da aliminyumu izole etmeyi ve bu elementlerin özelliklerini tanımlamayı başaranların, söz konusu elementlerin kullanımı ile ilgili özel hakları bulunabileceği iddia edilmemişti. Aslında istisnai bir vaka yok değil. 1928’de tungsten için yapılan bir başvuru ABD Patent ve Tescil Dairesi tarafından red edilmiş.
Moore vakasında ise, doğal ortamda varolan bir şey, diğer insanlardakinden farklı özelliklere ve yapıya sahip olduğu gözlemlenen bir hücre dizisi, tarihte ilk kez patentlenebilmişti.
Bu gelişmeyi haber alan Moore, “güveni suistimal”, patentin çıkarılmasına giden süreçte “mutabakatının alınmaması” ve “başka birinin kişisel mülkiyetine sahip olmak amacıyla kanunsuz davranma” suçlamalarıyla mahkemeye başvurur. Kaliforniya Yüksek Mahkemesi, o ilk araştırma görevlisinin Moore’a hücreleri ile ne yapmayı planladığını söylemeyerek görevini suistimal ettiği kararına varır. Ama “kişisel mülkiyet” konusunda Moore’u haklı bulmaz. “İnsan hücreleri üzerinde yapılan araştırmaların tıbbi araştırmalarda kritik rolü olduğu”nu da kayda geçirerek bu konudaki suçlamayı red eder.