Doğa tahribatının “akılcı” nedeni: “Verimlilik”-Şahin Artan

19 Ekim 2004’de Agence France-Presse tarafından Cenevre’den geçilen haberde (http://www.terradaily.com/2004/041019040024.95rx88xz.html), 13 Avrupa ülkesi çevre bakanının kanlarında “kimyasal kokteyli”ne rastlandığı açıklanıyordu. Bakanlara WWF (World Wildlife Fund) tarafından yaptırılan kan tahlillerinde saptanan 55 çeşit kimyasal maddenin kaynağı, mobilyalarda kullanılan yanma geciktiricilerden teflon tavalara, yağ geçirmez piza paketlerinden pestisitlere kadar uzanıyordu. Bu tarihten bir yıl kadar önce de Avrupa Çevre Komisyonu’ndan Margot Wallström, insan vücudunda biriken kimyasal maddeler sorununun yaşamsallığını vurgulamak için kan testi yaptırmış ve vücudunda, listedeki 77 adet insan yapımı kimyasal maddeden 28’ine rastlanmıştı (http://www.eurocbc.org/wallstrom_bloodtest_result_evidence_toxic_burden_06nov2003page1360.html). Wallström’ün kanında bulunan maddeler arasında, 1950’lerle 70’ler arasında tarımda yoğun biçimde kullanıldıktan sonra yasaklanan DDT de dahil (1), çeşitli OrganoKlorin pestisitler de vardı.
25 Ağustos 2004 tarihli bir Associated Press haberinde ise bütün bir Kuzey Amerika kıtasının “damarları”nda kimyasal kokteyl dolaştığı bildiriliyordu (http://www.waterconserve.info/articles/reader.asp?linkid=34511). Habere göre ABD’deki her üç gölden birinde (tüm göllerin yüzde 35’i) ve her dört nehirden birinde (tüm nehirlerin yüzde 24’ü), bu sularda tutulan balıkların yenilmesini tehlikeli kılacak kadar zehir vardı. Amerikan Çevre Koruma Örgütü (EPA) tarafından yayınlanan raporda, sularda cıvadan pestisitlere, arsenik, bakır ve kurşun gibi ağır metallerden PCB’lere kadar farklı maddelerden kaynaklanan kirlenme saptanmıştı.
15 Ağustos 2004 tarihli Guardian haberine (http://www.guardian.co.uk/medicine/story/0,11381,1283588,00.html) göre ise bilimadamları, 20 yıldan kısa bir süre içinde Batı’da beyin hastalıklarında (Alzheimer ve Parkison dahil) büyük artış görüldüğünü belirlemişlerdi. İngiltere ve Galler’de 1970’lerde yılda ortalama 3000 ölüme neden olan bu hastalıklar, 1990’ların sonuna gelindiğinde artık yılda ortalama 10 bin ölüme neden olmaya başlamıştı. Public Health’de yayınlanan rapora göre, hastalıkların nedenleri yüksek pestisit kullanımından endüstriyel atıklara, çöplerden egzost dumanına kadar uzanıyordu. Raporda imzası bulunan araştırmacılardan profesör Colin Pritchard (Bournemouth Üniversitesi), “Bunlar tehlikeli hastalıklar ve insanlar giderek daha sık, daha erken yaşlarda bu hastalıklara yakalanıyor” diyor ve ekliyordu: “Doğaya bakıp kendimize ne yaptığımızı sormalıyız.”
Bu soruyu sorup cevap verenlerden birinin Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selim Çetiner olduğu söylenebilir. Transgenik tarımın münazara masasına yatırıldığı Gıda Mühendisleri Odası’nın Mayıs 2003’deki panelinde (http://www.gidamo.org.tr/genetik%20modifiye.pdf) Prof. Çetiner anlatıyordu:
“Daha önceki hafta bir sorun vardı, seralara gittim. Adam, 5 dekarlık bir seranın bir başından zirai mücadele ilacı uygulamaya başlamış, çocuklar da öbür taraftan girmiş, ürün topluyorlar. Dolayısıyla siz bunu her gün tüketiyorsunuz.”

Verimliliğin öncelikleri
Çetiner’in aktardığı tabloda “cahil” ya da “umursamaz” bir adam vardı; “çocuklar öbür taraftan girmiş ürün toplarken” pervasızca zirai mücadele ilacı uyguluyordu. Öte yandan, belki adamdan ve cehaletinden bağımsız olarak “hastalıklı bir üretim yöntemi” de söz konusuydu; biberlere insan sağlığını tehdit edecek düzeylerde pestisit sıkılmasını gerektiriyordu. Ama işte artık “hastalıklı yöntem”in tedavisi mümkündü. Çetiner cümleslerinin devamında şöyle diyordu: “Biz bunu, hastalığa, böceğe dayanıklı biber yetiştirerek kontrol etsek, pestisitleri atmasak, bizim için daha yararlı olmaz mı?”
Çetiner’e göre biyoteknoloji sayesinde böceğe dayanıklı biber yetiştirerek fazla pestisit kullanmaktan kurtulabilirdik.
Peki ama, Çetiner’in tablosunda, belirli bir alanda belirli bir “verimlilik”le biber yetiştirmek mi öncelikliydi? Yoksa insan sağlığına ve çevreye zarar vermeden biber yetiştirmek mi? Biyoteknolojiyle öncelikler değişecek miydi? Yani artık “adam” ve “çocuklar”, verimliliğin koşullandırdığı “üretim aletleri” olmaktan çıkacak mıydı? “Bir alet olarak cahil ve duyarsız ilaçlayıcı”nın eğitilmesi ve duyarlı bir alet haline getirilmesinde, eğitim, çevre ve insan sağlığını koruma yönünde mi olacaktı?
AB çevre bakanlarının kanında zehir kokteylleri oluşmasına, Kuzey Amerika gölleriyle nehirlerinin zehirle kirlenmesine, Batı ülkelerinde beyin hastalıklarının 20 yılda üç katına çıkmasına yol açan sorun, “eğitimsizlik” ve “hastalıklı üretim yöntemi” ya da “geri teknoloji” sorunu muydu? Yoksa bu sorun, bugün cahil adam ile geri teknolojinin yegane hedefi olan, yarınsa belki eğitimli adam ile ileri teknolojinin yegane hedefi olacak “verimlilik”le ilgili bir sorun muydu?
2002 ağustosu ortalarında İsviçre merkezli “Bern Deklarasyonu” grubu ve bir dizi başka örgütün desteğinde “Parakat’a hayır” kampanyası başlatıldı (http://www.evb.ch/index.cfm?page_id=1546&archive=none). Kampanyayı başlatanlar, tarım ekinlerine zarar veren yabani bitkilerin kökünü kurutmada kullanılan bir tür herbisit olan “Parakat”ın insanları öldürdüğünü, panzehiri bulunmadığını, memeliler, kuşlar, balıklar ve sürüngenleri etkilediğini, toprakta biriktiğini belirtiyor, her yerde yasaklanmasını istiyorlardı. Dünya kimyasal tarım ürünleri pazarının 1., dünya tohum pazarının 3. şirketi olan ve dünyadaki en büyük Parakat satıcısı konumunda bulunan Syngenta’nın (İsviçre merkezli) “Gramoxone” adlı ürünü de (2) kampanyacıların baş hedefi olmuştu.
100’ün üzerinde ülkede satılan ve pamuk tarlalarında, kahve, muz, kakao, palmiye yağı, kauçuk, şeker kamışı, ananas plantasyonlarında yoğun olarak kullanılan Gramoxone’un yasaklanması için kampanya başlatılmasından tam iki yıl sonra, 2004 ortalarında, bu kez “Yeni Formüllü Altın Kapaklı Gramoxone” için Syngenta tarafından Tayland’da bir promosyon kampanyası düzenlenmişti. Kampanya afişinde (http://www.evb.ch/cm_data/Syngenta%20ad%20translation_final_i.pdf), kapakların altındaki armağanlar müjdeleniyordu. Armağanlar arasında Yamaha motosikletler, hatta bir de Nissan kamyonet vardı. Üstelik Gramoxone alanlar, aldıkları her bir şişeyle “Nissan Yeni Nesil Çiftçiler Fonu”na katkıda bulunuyor olacaklardı.
Afişte Nissan kamyonet tam ortada, ön plandaydı. Kamyonetin hemen arkasına, yeni motosikletlerine kurulmuş insanlar dizilmişti. Hepsinin üstünde yer alan kocaman yazıda ise şöyle deniyordu: “Her şişede, her ay kazanma şansı; güvenli herbisit kullanma kampanyasına siz de katılın.”
Nissan kamyonetin arkasındaki ürün şişesinin etiketinde ise zor okunan şu yazılar vardı:
Herbisitin adı: Gramoxone
Genel adı: Paraquat Dichloride
Kimyasal grubu: bipyridyllium
Şu numarayla tehlikeli madde olarak sınıflandırılmıştır: 2045/2544
İçindekiler: … (hepsi okunmuyor)

Kısır döngü
Syngenta, tarıma yönelik ileri teknolojilerin öncüsü, neden insanları ve başka canlıları öldüren, doğada biriken ve etkileri uzun vadede de hissedilen böylesine tehlikeli bir maddeyi pazarlıyordu? Sadece, “yeter ki doğru kullanın, bir şey olmaz” diyerek? Şirket yöneticilerinin gezegende yaşayan bütün canlılara garezi ve kastı olamayağı ya da “cahil insan” sınıfına girmeyecekleri apaçıktı. O halde neden?
Nedeni, doğrudan Syngenta’dan öğrenelim (http://www.syngentacropprotection-us.com/prod/herbicide/gramoxonemax/weedcam/index.asp?BnBts=609_
button):
“Her herbisit için Aşil’in topuğu olan şey, yabani bitkilerin herbisite karşı direnç geliştirmesidir. Bir herbisiti sürekli kullanırsanız, belirli bir yabani bitki nesli o maddeye karşı direnç kazanabilir ve madde etkisini kaybeder. Glifosat herbisitleri de bu doğa kuralına istisna oluşturmuyor. Üstelik Roundup Ready ekin sistemleri örneğinde olduğu gibi kullanımı hızla yaygınlaşan bir herbisit söz konusuysa, direnç kolayca oluşabilir. Glifosat herbisitleri sürekli olarak dönümlerce toprakta ve genellikle tek başına, başka herbisitlerle rotasyona sokulmadan kullanılıyor. Üniversite araştırmacıları Delmarva Yarımadası ve Tennessee’de glifosata direnç geliştiğini belgelediler. Şimdi bu sorunu ülkenin ve dünyanın başka yerlerinde de inceliyorlar. Glifosata yabani bitki direnci bir kuramdan ibaret değil. Bu, çiftçilerin yaşadığı gerçek bir sorun.”
Şimdi hatırlayalım, soyada izin verilen glifosat düzeyinin 200 katına çıkarılması, bu bir AB kararı olarak yasallaştırıldıktan sonra İngiltere’de 1999’da münazara konusu olmuştu (http://www.beseridurumlar.org/dda21.html). Syngenta sözcülerinin bir zafer narasıyla etkisizliğini afişe ettikleri “Roundup Ready”nin, rakip Monsanto tarafından geliştirilmiş, glifosata dirençli soya ekin sistemi olduğunu da hatırlayalım.
Syngenta, son yıllarda Gramoxone’u pazarlama stratejisini, işte rakibin bu “yüz kızartıcı çuvallaması”na, piyasada oluşan “tamamlayıcı ürün ihtiyacı”na dayandırmaktadır.
O halde neyle karşı karşıyayız?
Önce Monsanto, Prof. Çetiner’in tavsiye ettiği biyoteknolojiyi kullanarak transgenik soyayı yaratmış, ardından pestisit kullanım düzeyi -Prof. Çetiner’in öngörüsünün tam aksine- yüzlerce kat artmış, sonra da glifosata dirençli “süper yabani otlar”ın oluşması nedeniyle bu kez Parakat denilen zehirin daha yaygın kullanımı gündeme gelmiştir.
Bunların hepsi tek bir şey için: Verimlilik!
Birincisi, genellikle büyük alanlarda, toprağın verimliliğini geriletme, insan sağlığına zararlı maddeleri çevreye saçma ve canlıları yok etme pahasına yetiştirilen tek ekinden mümkün olduğunca fazla verim alma. Ama elbette sadece bu değil.
İkincisi de, pazarlanan tohum-kimyasal tarım ürünü setlerinden mümkün olduğunca fazla verim (kâr) elde etme; bu setlerin uluslararası ölçekte tarım pazarlarında hakimiyetini sağlama.
Monsanto’nun Roundup Ready soya sistemi – artan glifosat kullanımı – süper yabani bitki oluşumu – artan Parakat kullanımı tablosunda görülen kısır döngü yeni bir şey midir? Ya da Üretim’le Verimlilik arasındaki tutkulu aşkların çevre tahribatına, insan ölümlerine, canlı türlerinin yok olmasına neden oluşu?

Guano dışkısı ve ölülerin kemikleri
19. yüzyıl ortalarındaki durum neydi? Bundan farklı mıydı?
Tarımda kapitalist pazarın oluşması ile çok önce başlayan bir süreçte, o pazarın koşullandırdığı “verimlilik” hedefleriyle “doğanın verimliliği” arasındaki zıtlık, 19. yüzyıl ortalarında kendini artık çok çarpıcı biçimde göstermeye başlamıştır.
O günlerde girdi (gübre) – çıktı (ekin) zincirinin kırılması (insanlar ve hayvanların yaşam alanlarının ekim alanlarından uzaklaşması sonucu), tarım ekini çeşitliliğinin azalması (pazar koşullandırmalarıyla polikültürlerden monokültürlere geçiş), nadasa bırakmama gibi nedenlerle verimliliği hızla azalan topraklara yeniden hayat vermek için, neler, neler yapılmamıştır?
Mesela Güney Amerika’nın Guano kuşunun dışkısından medet uman İngiliz çiftçiler için 1841’de İngiltere’ye 1700 ton dışkı ithalatı yapılmış, 1847’de ise tam 220 bin ton kuş dışkısı Liverpool limanına boşaltılmıştır. ABD’de 1856’da “Guano Adası Kanunu” çıkarılmış ve 1856 – 1903 yılları arasında dünyanın çeşitli yerlerinde Guano kuşu açısından zengin olduğuna inanılan 94 ada işgal, bunların 66’sı da ilhak edilmiştir. Avrupalı çiftçiler, Waterloo ve Austerlitz’deki savaş meydanlarından, tarlalarına serpmek üzere (toprağın verimliliğini artırmak için) kemik toplamıştır. (3)
Bu grotesk görüntü ve olaylara tanık olunan bir dünyada, pazar koşullandırmalarına tâbî, emekçiyi ve toprağı aynı anda kurutan üretim biçimleri ve ilişkileri “normal” sayılarak bugüne kadar gelinmiştir.
Guano kuşunun dışkısı Liverpool’a boşaltılırken ve savaş meydanlarından kemik toplanırken, insanların yığıldığı şehirlerin kanalizasyon sistemlerindeki atıklardan yararlanmak ise, bu tür projelerin geri dönüşü riskli yatırımlar gerektirmesi nedeniyle ciddi bir alternatif haline gelmemiştir. Hele yapay gübrelerin yaygınlaştığı son 100 yıl içinde, girdi-çıktı zincirinin kırılması ve bu kırılmayla tetiklenen “hastalıklı üretim yöntemleri” iyice kanıksanmıştır. Günümüzde, kanalizasyonlara karışan kimyasal maddeler nedeniyle artık bu “atık potansiyeli” bir potansiyel olmaktan bile çıkmıştır.
Bu yıl ilki, Dünya Ekonomik Forumu’na paralel düzenlenen bağımsız bir “ödül” organizasyonunda (Public Eye Awards) “dünyanın en sorumsuz şirketleri” belirleniyor, 20 şirketten oluşan adaylar listesinde (http://www.evb.ch/index.cfm?page_id=3294) Syngenta ve Monsanto birlikte yer alıyordu. Birinciliği “kazanan” ise ABD merkezli bir başka tarım kimyasalı-tohum devi Dow Chemical oluyordu.
“Ödül kazanan” şirketlerin açıklandığı 26 Ocak günü başlayan Dünya Ekonomik Forumu’nda düzenlenen oturumlardan (http://www.weforum.org/pdf/AM2005/prog180105.pdf) biri “Tehlikeli Fikirler” başlıklı oturumdu. Oturumun tanıtımında şöyle deniyordu: “Tarih, Katolik Kilisesi’nin Kopernik ve Galile’yi yargılamasından Lenin’in Bolşevik deneyine kadar, insan davranışlarını sapkınlaştıran yanlış [misguided] fikirlerle kirletilmiştir.”
“Yanlış fikirleriyle insan davranışlarını saptıran” Lenin, bugün artık gündemde bile olmayan “tarım arazilerindeki girdi – çıktı zincirinin kırılması” sorunu üzerine 100 yıl önce şunları yazmıştı:
“Doğal gübreler yerine yapay gübrelerin kullanılabilmesi ve bunun günümüzde kısmen yapılıyor olduğu gerçeği, doğal gübrelerin boşa harcanmasındaki, şehirler ve fabrika bölgelerinde nehirleri ve havayı kirletmesindeki akıl dışılığın yadsınabileceği anlamına gelmez. Şu anda bile büyük şehirlerin çevresinde, şehir atıklarını değerlendirerek tarım açısından muazzam fayda sağlayan atık tesisleri bulunuyor; ama bu sistemle atıkların ancak çok küçük bir bölümü değerlendirilebiliyor.” (4)
Ve daha da öncesinden, 135 yıl önceden gelen bir çözümleme: “Kapitalist üretim, insanla yeryüzü arasındaki metabolik etkileşimi bozar, insan tarafından besin ve giysi olarak tüketilen bileşenlerin toprağa dönmesini engeller; toprağa verimlilik kazandıran ezelî doğal şartların işleyişini engeller. Kapitalist tarımda tüm ilerleme, sadece emekçinin soyulması sanatındaki ilerleme değil, aynı zamanda toprağın soyulması sanatındaki ilerlemedir; toprağın verimliliğinin belirli bir süre için artırılmasındaki tüm ilerleme, o verimliliğin daha uzun ömürlü kaynaklarının tahrip edilmesi yönündeki ilerlemedir. Kapitalist üretim sadece üretimin toplumsal sürecinin bağlantı tekniklerini ve derecesini, aynı anda tüm zenginliğin kaynağını -toprağın ve emekçinin- çökerterek geliştirir.” (5)

Küresel pazara dahil olmamanın kabul edilemezliği
19. yüzyıl ortalarında hız kazanan ve 20. yüzyılda kanıksanarak devam eden sürecin bugün hangi noktasındayız?
2001’de, Dünya Ticaret Örgütü’nün kasım ayındaki Doha toplantıları öncesinde ABD Başkanı Bush şöyle diyordu (http:/
/www.fas.usda.gov/info/factsheets/TPA/bush-061901.html):
“Amerika’nın tüm dünyayı doyurmasını istiyorum. Büyük, etkin üreticilerin vatanı olan büyük ulusumuzun, insanların aç kalmamasını sağlamasını istiyorum. Bu ise, ticarete koyulan engelleri yıkmaya adanmış bir yönetime sahip olmakla başlar ve biz böyle bir yönetimiz.”
Şimdi tekrar Gıda Mühendisleri Odası’nın Mayıs 2003 paneline gidelim ve bu kez ABD Büyükelçiliği Tarım Ataşesi James Higgiston’a kulak verelim:
“2003 yılında, dünya nüfusunun yüzde 70’i tükettiği ürünleri yetiştirmektedir. Birleşmiş Milletler, 2025 yılında ise dünya nüfusunun yüzde 50’sinin şehirlerde yaşayacağını ve piyasa kanalları aracılığıyla beslenmeleri gerekeceğini tahmin etmektedir. Ve bunun sonucu olarak da gıda üretimi, mevcut topraklar üzerinde, önümüzdeki 30 yıl içerisinde nüfus artış hızına yetişmek için, iki katına çıkmak zorunda kalacaktır.”
Bir de, ABD Tarım Bakanlığı’nın Şubat 2005 tarihli “Agriculture Information Bulletin”inde yayınlanan “New Directions in Global Food Market” (“Küresel Gıda Pazarındaki Yeni Yönelimler”) raporundaki (http://www.ers.usda.gov/publications/aib794/aib794.pdf) saptamaya bakıyoruz:
“3.2 trilyon dolara ulaşan bir hacimle işlenmiş gıda satışları küresel gıda pazarlarının ana bileşenidir ve dünyadaki toplam gıda satışlarının dörtte üçünü oluşurmaktadır. Ama gene de, ticareti yapılan ürünler, işlenmiş gıda satışlarının sadece yüzde 10’unu oluşturmaktadır.”
Bunlarda söylenen ne?
1. Bugün hâlâ insanların büyük bir bölümü kendi ürettiği ürünleri tükettiği halde, 20 yıl içinde durum çok değişmiş olacaktır. Çok daha fazla insanın “piyasa” kanallarından beslenmesi gerekecektir. Çünkü insanlar şehirlere göç etmiş olacaktır. (Herhalde bir tür “toplumsal doğa kanunu” gereği olarak! Higgiston bunun neden kaçınılmaz bir sonuç olacağına ilişkin herhangi bir şey söylemiyor)
2. Nüfus artışı nedeniyle mevcut ekin alanlarının 30 yıl içinde iki katına çıkması gerekecektir.
3. İnsanların aç kalıp kalmaması açısından uluslararası ticaret kritik önemdedir. Uluslararası ticarete koyulan engeller bu nedenle yıkılmalıdır.
4. Uluslararası işlenmiş gıda ticareti hâlâ çok geri düzeydedir. Toplam işlenmiş gıda satışlarının sadece yüzde 10’unu oluşturmaktadır.
Bu söylenenleri bir de farklı ifade edelim: Bugün kendi kendini besleyen insanlar, “küresel pazar”ın dışındadır. Bunların “üretilen ve tüketilen ürün” açısından “küresel piyasa”ya katkısı yoktur. Sadece kendi kendilerine üretirler, tüketirler, kendi aralarında alıp satarlar -kısacası, “sadece” yaşarlar-. Bu insanların ve ürettikleri ekin alanlarının küresel pazara ve piyasaya dahil edilmesi “sorumluluk sahibi” devletlerin ve şirketlerin öncelikli hedefidir.

“Sürdürülebilir soya” modeli ya da “sürdürülebilir kâr”
Ekim 2004’de “Rural Reflection Group” Arjantin Deklarasyonu’nu yayınladı (http://www.nwrage.org/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=104). Deklarasyonda şöyle deniyordu:
“Büyük önem taşıyan tarihi bir anda bulunuyoruz. Şirketler tahıl üretimini 70 milyondan 100 milyona çıkarmayı teklif ediyorlar. Bu, mevcut 15 milyon hektar transgenik ekin alanına 10 milyon hektar alan ya da daha fazlasının eklenmesini gerektiriyor. Böyle bir hedefe ulaşmaya çabalarken ekolojik bir felaketin ya da bir toplumsal başkaldırının önlenmesi için ise şirketlerin ve hükümetin sivil toplum örgütlerinin [NGOs] yardımına ihtiyacı var. Arjantin’de başlamış bulunan bu yeni aşama “Sürdürülebilir Soya” olarak adlandırılmış durumda. WWF’nin öncülüğünde, FARN, Greenpeace, Buenos Aires Üniversitesi Tarım Bölümü ve birçok şirketin katılımıyla, proje tekliflerinin Vida Silvestre Vakfı’na gönderilmesi çağrısı yapıldı.. Bazı çevre örgütleri ulusal parkların el değmemiş bölümlerini korumaya ve geri kalan bölümler için pazarlığa oturmaya çalışacak. Bilim ve teknoloji örgütlerinden kamu görevlileri biyoteknolojiyle ilgili naif projeler peşinde koşacak ve böylece devletin son kalıntılarını da ulusötesi şirketlerin çıkarlarına sunacak..
[‘Sürdürülebilir soya’ modelini] red ediyoruz, çünkü Arjantin mutfağında asla yeri olmamış bir ekin olan soyanın toplumsal etkileri, mevcut monokültürlerin büyük iş kaybına yol açışı ve kırsal alandan şehirlere muazzam bir göçe neden oluşu göz ardı ediliyor..
Soya monokültür modelinin arkasında tek bir itici güç var: Maliyetlerin azaltılması ve doğal kaynakların yok olması pahasına kârların artırılması..”
Deklarasyondan birkaç gün sonra, bu kez Uluslararası Gıda İşçileri Sendikası’ndan (IUF) bir açıklama geliyordu (http://www.organicconsumers.org/corp/IUF110204.cfm). Sendika sözcüsü Peter Rossman şöyle diyordu: “Arjantin’de çiftlik çalışanları şimdi sulandırılmamış glifosat kullanıyorlar ve Roundup dirençli süper yabani otlara baltalarıyla saldırıyorlar. Hasattan sonra ise tarlalara, pazardaki en zehirli herbisitlerden biri olan ve kısa süre önce Avrupa’da kullanımı serbest bırakılan Parakat sıkılıyor.”
Süreç devam ediyor. 150 yılı aşkın bir süredir, sermayenin ancak “küresel piyasa”yla mümkün olan büyümesinin sürmesi, grotesk görüntüler yaratmaya devam ediyor. Verimlilik vaad eden ileri teknoloji ürünlerinin parlak reklam ve promosyon kampanyalarıyla lanse edilmesinden sadece birkaç yıl sonra, ellerinde baltalar, ilk insanlar gibi “ileri teknoloji ürünü yabani otlar”a saldıran çaresiz üreticiler görülüyor.
Verimlilik, yan ürünleriyle artmaya devam ediyor. Ama piyasa parametreleriyle ölçülen bu nominal artışın yan ürünleri daima gerçek verimliliğin (6) azalması, “toprağın ve emekçilerin çökertilişi” oluyor. “Sürdürülebilir soya” modellerinin gerçekte “sürdürülebilir kâr” modelleri olduğu sürecin her yeni aşamasında bir kez daha görülüyor. Konsolidasyonlarla (7) temelleri güçlendiren bu modellerin kıskacından kurtulmak giderek gündelik çabaların, anlık tepkilerin, yerel hareketlenmelerin ötesinde programlar gerektiriyor.
Tarımda şimdi sırada ne var? Bu kez pesitisit moleküllerinin nano karbon kapsülleri içine “sarılması” ve istenilen anda serbest bırakılması, böylece insan sağlığı açısından “bir adım daha atılması” mı? Çukurova’daki kanser vakalarına karşı, mesela “nano teknoloji”? Bu kez sadece organizmanın da değil, moleküllerin mülkiyet ve denetim altına alınması? Bir önceki hastalığın tedavisi olarak? Sırada sonra ne olacak? Pazar ve piyasa koşullandırmalarına göre geliştirilen tarım modellerinde, tarımsal üretim sürecinin adım adım mülkiyet altına alınmasında, sonunda insan sağlığına ve doğaya zarar vermeyen uygulamalara ulaşılabilecek mi? Hep bir önceki hastalık tedavi edilerek (ilaçlı tarımın tedavisi transgenik tarım, daha fazla ilaçlı transgenik tarımın tedavisi nano tarım), hastalıkların sonuncusu da tedavi edildiğinde, sonunda hastalıksız bir modele ulaşılacak mı?

(1) DDT (dichlorodiphenyltrichloroethane) 1960’lara kadar tarımda böcek öldürücü olarak yaygın biçimde kullanılan bir kaimyasal madde. Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkede yasaklanan DDT, sıtma taşıyan böceklerin öldürülmesi amacıyla bazı az gelişmiş ülkelerde hâlâ kullanılıyor.
(2) Gramoxone hakkında ayrıntılı bilgi için: http://www.evb.ch/cm_data/Syngenta_paraquat.pdf
(3) John Bellamy Foster, Fred Magdoff, “Liebig, Marx and Soil Fertility”, Monthly Review Temmuz – Ağustos 1998 sayısı
(4) V.I. Lenin, The Agrarian Question and the “Critics of Marx
“, (http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1901/agrarian/ch04.htm)
(5) Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Bölüm 15 (http://www.marxists.org/archive/marx/works/1867-c1/ch15.htm)
(6) Tüm dünyadaki en uzun süreli (160 yıldan fazla) tarım kayıtlarından birini sağlayan ve Rothamsted Deney İstasyonu’nda gerçekleştirilen Broadbalk deneyi (http://www.rothamsted.bbsrc.ac.uk/aen/c_cycling/LongTermC.htm), doğal gübre temelli bir tarım sistemiyle sentetik kimyasal gübreli sistemi karşılaştırıyor. Organik gübre kulanımında buğday mahsulunun kimyasal gübre kullanımıyla elde edilen mahsulden bir miktar daha fazla olduğu görülüyor. Ama daha önemlisi, toprak verimliliği, toprak organik maddeleri ve nitrojen düzeyleri göz önünde bulundurulduğunda, 150 yıllık süreçte yüzde 120 artarken, kimyasal gübre kullanımında yüzde 20 artıyor.
Küba’da entegre tarım sistemleri ya da polikültürlerin (tapyoka-fasulye-mısır bileşeni, tapyoka-domates-mısır bileşeni ve tatlı patates-mısır bileşeni), monokültürlere göre 1.45 ilâ 2.82 kat verimlilik sağladığı belirlenmiş durumda. Ayrıca sebze ekiminin toprağın fiziksel ve kimyasal özelliklerini iyileştirdiği ve böcek-tarım zararlısı istilaları döngüsünü kırdığı biliniyor.
(Kaynak: http://www.foodfirst.org/progs/global/ge/isp/ispreport.pdf)
(7) Bir örnek: 2002 itibarıyla dünya tohum pazarının 2, dünya kimyasal tarım ürünleri pazarının 3 numaralı şirketi olan ABD merkezli Monsanto, 1996-98 yılları arasında bir “şirket satın alma” yarışına giriyor, bu kısacık sürede satın almalara 8 milyar dolar harcıyordu. 1998’e gelindiğinde Monsanto tohum bölümü yöneticisi Robert Fraley, şirket stratejisini şu sözlerle özetliyordu (http://www.oxfam.ca/news/WorldFoodDay/Whats_eating_us.htm): “Bu sadece tohum şirketlerinin konsolidasyonu değil, aslında gıda zincirinin tamamının konsolidasyonudur.”