Tekellerin Tarımda Özelleştirme Vurgunları-Dr. Necdet Oral

Dünya ekonomisinde 1970’lerin başından bu yana gittikçe derinleşen ve yaygınlaşan bir yapısal kriz yaşanıyor. Bu, esas olarak yoğun sermaye birikim rejiminin, başka bir deyişle Fordizmin krizidir. Özelleştirme işte bu krize çare ararken ortaya çıkmış bir çözüm.

Fordist sermaye birikim rejimi I. ve II. Paylaşım Savaşları arasındaki dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) ortaya çıktı ve II. Paylaşım Savaşı sonrasında gelişmiş kapitalist ülkelerde yaygınlaşarak, 1970’lerde de yeni sanayileşmiş ülkeleri etkisi altına alarak dünya ekonomisinde merkezi/belirleyici sermaye birikim rejimi haline geldi.

Fordist sermaye birikim sürecinin istikrarının sağlanması için, devlet kitle üretimini ve buna uygun toplumsal talebi düzenlemeye, iç pazarı denetlemeye çalıştı, ülkenin döviz değerini kontrol etti, doğrudan üreticilerin muhalefetini sistemin içinde tutarak kurumları ve düşünceleri yaşatmaya, desteklemeye çalıştı.

Bu işlevleri yerine getirebilmek için devletin bunlara uygun ekonomik araçlarının olması gerekir. “Refah devleti” olarak nitelenen yapılanma içindeki toplumsal hizmetler ve Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) bu çerçevede değerlendirilebilir.

Fonlar borç piyasası yarattı
1970’lerin başında altın-dolar ilişkisine bağlı uluslararası para sistemi, Bretton Woods çöktü, sabit kur sistemi yerini dalgalı kur sistemine bıraktı.

Döviz fiyatlarının ülke ekonomilerinin göreli hareketlerine göre dalgalanmaya başlamasıyla oluşan spekülatif ortamda, döviz piyasaları küreselleşmeye başladılar. Aynı dönemde ortaya çıkan petrol krizinin etkisiyle oluşan ve Avrupa bankalarında biriken fonlar, değerlenmek için kendilerine pazar ararken azgelişmiş ülkelere yönelerek uluslararası bir borç piyasası yarattılar.

Bu sermaye hareketi, metropol ülkelerde yaşanan kârlılık ve üretkenlik krizinin etkisiyle kendine ucuz ve disiplinli işgücü arayan sanayi sermayesinin uluslararasılaşmasının hızlanmasıyla çakıştı.

Bu uluslararası borç piyasasında dolaşan mali sermaye, gelişmiş ülkelerin, Uluslar arası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kuruluşların da etkisiyle, çokuluslu şirketlerin çevre ülkelerde, ucuz/disiplinli işgücü bölgelerine göçünü desteklemek için de kullanıldı. Bu ortamda uluslararası borç piyasası hızla büyümeye ve küreselleşmeye başladı.

Mali sermayenin küreselleşmesi
Dünya ekonomisinde banka sermayesi giderek büyüdü, metropol ülkelerde üretken yatırımların kârlılığı düşük olduğu için, mali sermaye spekülasyona sıkışarak genişledi ve sermaye hareketleri küreselleşmeye başladı. Bu küreselleşme süreci içinde, ekonomik büyümenin yavaşlamasına koşut olarak krediye talep arttıkça mali sermayenin gücü artacaktı.

Bu ortamda mali sermayesinin en önemli gereksinimi, sermaye dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması, yabancı sermaye yatırımlarının kolaylaştırılması ve güvenli bir hale getirilmesiydi.

Bu nedenle mali sermayenin ve küreselleşmenin temsilci ve savunucuları, giderek daha çok, ulusal devletlerin ekonomi üzerindeki otoritesinin yerine piyasa otoritesinin geçmesini ve politik otoritenin, piyasa mantığına bağımlı olmasını istiyorlardı. Bu piyasa, küreselleşen bir piyasa olduğu için, iktidarı kurulacak olan da küresel bir piyasaydı.

“Yapısal uyum programları”yla yoksullaşma
1980’lerin başında borç krizi, genel yapısal krizin dünya ekonomisinde genelleştiğini ve azgelişmiş ülkeleri de pençesine aldığını gösteriyordu. Azgelişmiş ülkelerdeki dış borç ödeme zorunluluğu ve yabancı kaynak bulma gereksinimi altında, IMF ve Dünya Bankası “yapısal uyum programları” çerçevesinde bir dışa açılma, dış dünyada rekabet etmek için işçi haklarına saldırı, iç kaynakları ihracatı ve yabancı sermaye girişini desteklemek için dışa yöneltme çabasıyla da bir yoksullaşma başladı.
Özetle, 1980’lerde sermaye hareketlerinin serbestleşmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve işçi hareketinin 1950’lerden bu yana elde ettiği kazanımların budanması için şiddetli bir saldırı başlamıştı.

Kısaca belirtmek gerekirse, küreselleşme sürecinin hızlandırılmasının tabanı özellikle 70’li yıllarda oluşturulmuş, 80’li yıllarda sermayenin uluslararasılaşması salt üretim sektöründe, mali sektörde de hızlanarak yeni boyutlar kazanmıştır.
90’lı yıllarda ise giderek artan sermaye fazlası, üretken alanlardaki tıkanıklıklar nedeniyle spekülatif alanlara kaymaya başlamıştır (S. Sönmez, 2001).

Özelleştirme: Küreselleşmede temel araç
Özelleştirme, 1950-70 döneminde gelişen ve dünya ekonomisinde yaygınlaşan sermaye birikim rejiminin, 1970’lerde başlayan krizine çare ararken ortaya çıkan bir politikadır. Serbestleşme, kuralsızlaştırma ve özelleştirme iktisadi-mali küreselleşmenin ana öğeleri ve araçları olup, çok kapsamlı ve karmaşık toplumsal ve siyasal etkiler doğurmaktadırlar.

Özelleştirme, küreselleşmenin temel araçlarından birisi olarak, uluslar arası mali kuruluşların ve çokuluslu tekellerin öngördüğü “yapısal uyum programları” kapsamında gündeme getirilmiştir.

Sermaye hareketlerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması eylemine bağlı olarak, devletin küçültülmesi, sosyal devletin ortadan kaldırılması ve kamusal denetimin yok edilmesine yönelik özelleştirme programları uygulamaya konmuştur (TMMOB, 2001).

Özelleştirme devletin ulusal ekonomi üzerindeki denetimini azaltırken aynı zamanda yabancı, küresel mali sermayenin giriş-çıkışını kolaylaştırdığı ve hatta borçlanma gereği nedeniyle teşvik ettiği için, devlet politikalarını küresel sermayenin gereksinimlerine göre biçimlendirmeye zorlar ve devletin küresel mali sermaye karşısında göreli bağımsızlığını azaltır. Genel olarak çalışanların örgütlerini zayıflatarak yaşam koşullarını ağırlaştırırken emperyalizmin ve uluslar arası mali oligarşilerin iktidarını güçlendirir (Yıldızoğlu, Nisan 1996).

Uygulamada, özelleştirmenin birtakım somut amaçlara yönelik olduğu görülmektedir. Bu amaçlar üç alt başlıkta toplanmaktadır: ekonomik, toplumsal ve siyasal. Ekonomik amaçların başında, serbest piyasa koşullarının yaygınlaştırılması gelmekte; buna ek olarak, kamu girişimlerinin devlet bütçesi üzerindeki olumsuz etkilerinin giderilmesi ve sermaye piyasasının güçlendirilmesi de ekonomik amaçlar olarak sıralanmaktadır.

Toplumsal amaç, mülkiyetin geniş kitlelere yaygınlaştırılması yoluyla servet dağılımını daha dengeli bir duruma getirme biçiminde belirtilmektedir. Son olarak, özel mülkiyet anlayışının egemen kılınması ve “istenmeyen” siyasal eğilimlerin önlenmesi de özelleştirmenin siyasal amacını oluşturmaktadır (Kepenek, 1993).

ANAP’la başlatılan özelleştirme
24 Ocak 1980 Kararlarıyla başlatılan “istikrar ve uyum programları” ile birlikte ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla Türkiye’nin gündemine giren özelleştirme, ülkenin somut gerçeklerinden hareketle geliştirilen bir araç değil, Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmiyle bütünleşmesini artırmak ve sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkılar yapmak için getirilen bir çaredir ve 12 Eylül askeri rejimi eşliğinde gerçekleştirilebilmiştir.

Türkiye’de özelleştirmeye ilişkin ilk hazırlıklar 1983 sonrasında, Anavatan Partisi (ANAP) iktidarlarıyla birlikte başlatıldı. KİT ile ilgili yasa gücünd
eki 233 sayılı kararnamenin çıkarılmasıyla özelleştirme yolu da açıldı.

Özelleştirmenin yol ve yöntemini hazırlamak için de yabancı danışmanlık firmalarına çağrı yapıldı. Bu konudaki çalışmaların en kapsamlısı, 1985 sonunda hükümete verilen Morgan Guaranty Bank’ın “Özelleştirme Ana Planı”dır. Özelleştirme, bu plandaki önerilere bağlı kalınarak yürütülmüştür.

Tarımsal KİT’lerin özelleştirilme önceliği
Özelleştirme Ana Planı’nda tarımsal KİT’lerin satış öncelikleri şöyle belirlenmiştir:

* Birinci derecede öncelikli KİT’ler: Yem Sanayii (YEMSAN), Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM)

* İkinci sırada öncelikli KİT’ler: TSEK, Et ve Balık Kurumu (EBK), Orman Ürünleri Sanayi A.Ş. (ORÜS), Çay Kurumu (ÇAYKUR), Türkiye Gübre Sanayi Anonim Şirketi (TÜGSAŞ), Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. (TŞFAŞ)
Üçüncü sırada öncelikli KİT’ler: Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK)
Özelleştirme programına alınan tarımsal KİT’lerin özelleştirilme sıralamasında zamanla kimi değişiklikler yapılmıştır.

Ekonomik Önlemler Uygulama Planı
KİT’lerin özelleştirmelerine ilişkin ilk somut yasal düzenleme 28 Mayıs 1986’da yayımlanan 3291 sayılı yasadır. Yasaya göre KİT’in özelleştirilmesine Bakanlar Kurulu, bunlara bağlı müessese, bağlı ortaklık ve işletmelerin özelleştirilmesine de Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı Kurulu yetkili olacaktı.

1994 yılında KİT’lerin özelleştirilmesi ya da kapatılmasını da öngören ve hangilerinin kapatılacağının da yer aldığı 5 Nisan’da ilan edilen “Ekonomik Önlemler Uygulama Planı” belli bir sürecin beklenen bir sıçraması oldu.

27 Kasım 1994’te yayımlanan 4046 sayılı yasa devletin tüm mal ve varlıklarının özelleştirilmesini getirdi. Bu yasa ile özelleştirmenin ideolojik ve sınıfsal, yine uluslararası mali kuruluşlara ne denli bağımlı olunduğunun tüm nitelikleri ortaya kondu (Petrol-İş, 1995).

Özelleştirmede temel amacın “piyasa güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine olarak verilmesi ve verimliliğin artırılması” olarak açıklanmasına karşın, gerçek amaç, sermayeye birikim alanı yaratmak olarak ortaya çıkmıştır.

Özelleştirme sermayenin kamuya karşı giriştiği ideolojik bir saldırı olarak kullanılmıştır. Özelleştirmelerle KİT’lerin tasfiye edilmesinin ardından, serbestleştirme adı altında tarım kesimi uluslararası tarım/gıda tekellerine açılarak yok edilme sürecine girilmiştir.

“Kambur” olarak sunulan KİT’ler
Türkiye’de özelleştirme saldırısını başlatanlar ulusal ekonominin etkinliğini yükseltmek, sermayeyi tabana yaymak ya da serbest piyasa sistemi oluşturmak gibi kendilerinin bile inanmadığı sözde gerekçeler ileri sürdüler. Ancak özelleştirmenin gerçek arka planını hiçbir zaman tartışma düzlemine getirmek istemediler.

Oysa özelleştirmeye yerli ve yabancı sermayenin açıkça dile getirilmeyen talepleri açısından bakıldığında, kimi noktaların öne çıktığı görülmektedir. Bunlardan birincisi, özelleştirme yoluyla sermayeye yeni değerlenme yani kar alanlarının açılması, ikinci ve oldukça görünür düzlemde kalan neden ise, özelleştirmenin sağladığı rantlardan doğrudan yararlanmanın iştah kabartıcı cazibesidir (Oyan, 1999).

Gerçekten Türkiye burjuvazisinin bir bölümü geleneksel olarak devleti rant-oluşumu ve servet birikimi için bir araç olarak kullanagelmiştir. Bu katmanlar, özelleştirme gündeme geldiğinde, bunu çok verimli bir kaynak aktarım mekanizması olarak algıladılar ve hızla özelleştirme lehinde çok etkili bir baskı grubu oluşturdular.

Siyaset ve üst düzey bürokrasi çevreleriyle belli sermaye grupları arasındaki yakın bağlar sayesinde özelleştirme uygulamalarının büyük bir bölümü bu çevreler lehine bir rant-oluşumu ve kaynak transferi mekanizmasına dönüştü (Boratav, 1997).
Kamuoyuna birer “kambur” olarak sunulan KİT’lerin sorunlarını çözmede en etkili yolun, bunları “özelleştirmek” olduğu, 1980 başından beri tekelci sermaye, IMF ve Dünya Bankası raporlarında ve nihayet 24 Ocak Kararlarını alan ve onu izleyen hükümetlerin programlarında yer alıyordu (Sönmez, 1992).

12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte bu programlar çerçevesinde emeğe saldırı politikaları başlatıldı. Amaç, sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkıları yapmaktı.

TEKEL örneği
Bu saldırıdan payını ilk alan kurum TEKEL oldu. 1984’te TEKEL’e sigara ithalatı için izin verildi. 1986’da tütünde devlet tekeli, 1988’de Amerikan tipi tütün ithalat yasağı kaldırıldı.

1991’de bu konudaki son kısıtlamalar da yürürlükten kaldırılarak yerli ve yabancı gerçek ve tüzel kişilere yurt içinde tütün mamulleri üretme hakkı verildi. 1992 yılında Philip Morris-Sabancı ortaklığı (Philsa) ve 1993’te ise R. J. Reynolds Torbalı’da sigara fabrikalarını kurarak üretime başladılar.

1985’te TEKEL’in piyasaya sunduğu 68 bin ton sigaranın yalnızca 6 bin tonunu yabancı ithal markalı sigaralar oluşturuyordu. Yabancı markalı sigaraların payı 1995’te yüzde 18′ e, 1999’da yüzde 30’a yükseldi.

1999’da 3.8 milyar dolarlık sigara pazarının yüzde 30’unu iki çokuluslu sigara tekeli (Philip Morris ve R. J. Reynolds) kontrol ediyor. 1995-99 yılları arasında TEKEL üretimi sigaraların tüketiminin yalnızca yüzde 2.3 artmasına karşılık yabancı tekellerce üretilen sigaraların tüketimi yüzde 100’ün üzerinde arttı.

TEKEL’in ürettiği sigaraların yüzde 58’i yerli, yüzde 42’si Amerikan harmanlı sigaralardan oluşuyor. 1991-99 döneminde TEKEL’in sigara üretiminde kullanıldığı yerli tütün miktarı 80 bin tondan 42 bin tona düştü. Buna karşılık 1988-99 döneminde kullandığı yabancı tütün miktarı 1500 tondan 40 bin tona yükseldi.

Bu rakam iki özel fabrikanın ithalatıyla 70 bin tona ulaşıyor. Günümüzde Türkiye’de içilen her on sigaradan altısını Amerikan harmanlı sigaralar oluşturuyor.

Philip Morris’in Tütün Yasası
IMF’ye verilen 18 Aralık 2000 tarihli üçüncü ek niyet mektubunda “TEKEL’in işleme birimlerinin Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) portföyüne devredileceği” belirtilmesine karşın, 30 Ocak 2001 tarihli dördüncü ek niyet mektubunda “yalnızca tütün işleme birimleri yerine, TEKEL’in kendisinin Özelleştirme İdaresi’ne devredileceği” taahhüt edildi. Bu çerçevede 5 Şubat 2001 tarihli Özelleştirme Yüksel Kurulu (��YK) Kararı ile TEKEL “Özelleştirilme işlemleri 3 yıl içerisinde tamamlanmak üzere” ÖİB’ye devredildi.

Öte yandan 6 Ocak 2001 tarihinde çıkarılan yasa ile TEKEL’in alkollü içki üretim ve dağıtımındaki 136 yıllık denetimine son verildi. Yasaya göre, yılda en az bir milyon litre üretim ve ithalat miktarına ulaşan firmalar, bu etkinliklerini yürütmek ve fiyat belirlemekte serbest olacaklar. Böylelikle sıra Türkiye tütüncülüğünü çökertmek için Philip Morris tarafından hazırlanan Tütün Yasasına geldi.

Uluslararası mali kuruluşlara verilen taahhütlerde geçen ifade ile “tütün sektörünü serbestleştiren, tütünde destekleme alımlarını ortadan kaldıran ve TEKEL’in varlıklarının satışına izin veren” Tütün Yasası 3 Ocak 2002’de kabul edildi (Böylece yerli tütün üretimi ve ulusal tütün TEKEL’inin tasfiye edilmesinin önü açılırken, tüm tütün ve mamulleri piyasası Philip Morris-Sabancı, Japan Tobacco Int. (R. J. Reynolds) ve BAT-Koç ortakl