Nükleer Enerji Gerçeği-Bülent YILMAZ

Gelinen noktada bunlara bir de sürdürülebilirlik kavramı dahil olmuştur.Bugün AB de kişi başına düşen elektrik enerjisi tüketimi 4000 kWh, Türkiye’de ise bunun 1900 kWh civarında olması, konuyu yaşadığımız süreçte üzerinde dikkatlice düşünmeye değer kılmaktadır.

Sürdürülebilir bir gelişmenin hedeflendiği günümüzde enerji politikaları tek boyutlu olarak düzenlenmemektedir.Enerji politikalarının, hem enerji hem de çevre güvenliğini mümkün olan en düşük maliyetle karşılayacak şekilde oluşturulması zorunludur.Enerji politikalarının ve stratejilerinin belirlenmesindeki ana hedef enerji arz güvenliğinin teminat altına alınması ve buna bağlı olarak çeşitliliğin sağlanmasıdır.Bu bağlamda ülkenin ve de bölgenin özgül koşullarına en uygun enerji karışımının oluşturulması kaçınılmazdır.

Son zamanlarda Türkiye’de nükleer enerji tartışması gündemi oldukça meşgul etmeye başladı.Peki ama biz neden olduk olası bu mevzuunun açılmasından hiç hazzetmedik. Teknoloji ise teknoloji, enerji ise enerji.Elektrik elde ederken kullandığımız fosil kaynakların insan ve çevre sağlığına hiç mi etkisi yok, hele ki ortalıkta bunca Kyoto Sözleşmesi tartışmaları sürerken bu bir alternatif olarak düşünülemez mi.Belki, AMA…

Enerji bakanı Hilmi Güler geçenlerde bir konuşmasında “2010 yılı bizim için enerjide darboğazdır ve toplamı 4500 MW olan 3 adet nükleer güç santralı planlıyoruz” demesi bizleri huylandırdı (belki de bilinçli olarak, çünkü o da bir mühendis ve hesaptan kitaptan en az bizim kadar anladığını düşünüyorum).Bu santraların 2011-2012’de devreye girmesinin planlanması sayılarla konuya biraz açıklık getirmeyi gerektirmektedir.

2004 itibarı ile ülkemiz enerji tüketimi yaklaşık 154 milyar kWh, üretim potansiyelimiz ise 225 milyar kWh civarındadır.EMO’nun yaptığı talep tahminlerine göre 2005 yılından sonra kayıpların % 4 azaltılması durumunda 2010 yılında üretimle tüketim başa baş gelecek durumdadır.Burada bir parantez açmak faydalı olacak.Bugün ekonomiklik analizi yapılmış olan 125 milyar kWh hidrolik potansiyelimizin henüz sadece %30 unu,yıllık 114 milyar kWh olan linyit potansiyelimizin sadece %20 sini, 2450 MW olan jeotermal potansiyelimizin ancak %2,97 sini, 83000 MW olan rüzgar potansiyelimizin ise yalnızca 1700 MW’ını kullanmaktayız.Güneş, hidrojen ve biokütle enerjileri ise geleceğin enerjisi olma yolunda geliştirilme aşamasında iken, bizi huylandıracak bu açıklamalar neden yapılmaktadır.Bu işin içinde bir bit yeniği olduğu aşikardır.

Dahası var…Ülkemizde % 20 olan kayıp oranı gelişmiş ülkelerde % 6-10 arasında, OECD ortalaması ise % 7’dir. Bunlara termik santralarımızın kapasite kullanım oranlarının gelişmiş ülkelerin % 15-20 gerisinde olduğu gerçeği de eklenirse bu macerayı anlamak biraz daha güçleşir.

Elektrik enerjisi depo edilemediği için, üretildiği an tüketilmelidir, yani hangi santralın ne zaman devreye gireceğinin merkezi olarak planlaması zorunludur. Bu şu demektir; siz bu günden arz güvenliğini, yani kaynak çeşitliliğini bir argüman olarak kullanıp geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmak durumundasınız.Bunu yaparken de mühendisliğin en temel prensibini unutmadan “yeterince ucuz son derece iyi” .

Elektrik enerjisi üretiminde tüm dünyanın kabul ettiği genel ilkelerden birincisi “olabildiğince ucuza üretilmesidir”.Bu açıdan bakıldığında ise nükleer enerji ilk kurulum ve işletme maliyeti sıralamasında en son sırada yer almaktadır.Yeni nükleer güç santralları “güvenlikle” orantılı olarak 3500 $/kW’lara ulaşan maliyetleriyle hidrolik ve termik santrallar ile rekabet edecek düzeyde değildir.

ABD gibi yüksek teknolojiye sahip bir ülkede kWh başına ortalama elektrik enerjisi maliyeti 2,5 cent iken ABD nükleer santrallarında bu maliyet 7,5 centtir. Avrupa da ise 8-12 cent.

Kurulum kadar söküm maliyetlerinin de bir o kadar yüksek olması (yaklaşık 3 milyar $), bütün bunların kimin tarafından, nasıl bir finansmanla, ne tür bir modelle gerçekleştirileceğini de bir muamma haline getirmektedir.

Bunlara bir de dışa bağımlılık parametresini eklemek yerinde olacaktır (Bugün % 70’lere varan bir dışa bağımlı durumumuz varken, nasıl arz güvenliğinden bahsediyorsak..!).

Nükleer güç reaktörlerinde U-235 kullanılmaktadır, ülkemizde ise 10000 ton olan uranyum rezervinin içinde yalnızca 100 ton U-235 bulunmakta, gerisi ise yakıt olmayan U-238 den oluşmaktadır.Toryum ise tıpkı U-238 gibi yakıt olarak kullanılamaz. Ayrıca ülkemizde uranyumu nükleer santralde kullanıma yönelik yakıt hazırlama (zenginleştirme) teknolojisi yoktur. Bu yüzden hem yakıt hem de teknoloji açısından birkaç ülkeye bağlı kalınması kaçınılmazdır.

Atıkların (radyoaktif) bertaraf edilmesi konusunda ise bugüne kadar kesin ve kalıcı bir çözüm bulunamamıştır.Acaba Türkiye bir santralın yılda üreteceği yaklaşık 10 m3 atığı ne yapmayı planlıyor (Çocukluğumda Karadeniz’de yüzerken yanımızda nereden geldiği belli olmayan kocaman kocaman variller de yüzerdi. Herhalde böyle bir çözüm düşünülmüyor).

Bu noktada dünyada nükleer enerjinin durumuna göz atmakta da fayda var. Bugün nükleer enerjinin küresel düzeyde enerji üretimindeki payı %17 dır (443 adet). Bunun 125’i Kuzey Amerika, 92’si Asya’da ve 67’si Doğu Avrupa ülkelerinde.Kuzey Amerika ve AB ülkelerinde kurulu kapasitenin bir bölümü devre dışı bırakılmasına karşın daha önce kurulması planlanan önemli ölçüde nükleer güç kapasitesine ilişkin projeler iptal edilmiş olup, sipariş edilen veya kurulma aşamasında olan tek bir nükleer santral dahi bulunmamaktadır.

Nükleer güç üretimi, içinde bulunduğumuz on yılın sonuna doğru en yüksek değerine ulaşarak daha sonra kademeli olarak azalacaktır.Dünyanın birincil enerji talebinde halen % 7 olan payı 2010’a kadar aşağı yukarı korunmakla birlikte 2030’da bu oran % 5’e azalmış olacaktır. Nükleer enerjinin toplam elektrik üretimindeki payı ise daha hızlı azalarak 2000’de % 17 iken 2030’da % 9’a düşecektir. Günümüzde mevcut reaktörlerden % 40’ının 2030’a kadar emekliye ayrılacağı öngörülmektedir. Nükleer güç kullanımı, çoğu Asya’da yer alan yalnızca birkaç ülkede artacaktır (Japonya, Kore). Çin ve Hindistan’da da artacağı öngörülmekle birlikte, her iki ülkede de 2030 yılına kadar enerji karışımında marjinal bir kaynak olarak kalacağı öngörülmektedir.(Prof Dr. Hasan SAYGIN – TAEK Atom Enerjisi Kom. Üyesi)

Bütün bunlardan bizce çıkarılabilecek tek bir sonuç vardır.O da bu teknolojinin seçilmesinin ardında teknik gerekçelerin bulunmadığı, bunun politik bir tercih olduğudur.Demokrasinin hakim olduğu ülkelerde, hükümetler bu tip alternatif teknolojilerin kullanılmasında kamuoyunun onayını alarak karar verirler.Herhalde bizde de böyle bir yöntem düşünülecektir.

Nükleer teknolojiden elektrik üretilmesine neden karşı olduğumuzu yukarıda çeşitli argümanlarla anlatmaya çalıştık.Burada karşı olunan nükleer teknoloji değildir.Bu teknolojinin tıpta, endüstride ve araştırmada barışçıl amaçlar için kullanılması ve geliştirilmesi bizim için vazgeçilmezdir ve desteklenmelidir.

Ama bizden sonrası tufan değildir.