20 Kasım Mitinginden SSK Mücadelesine Bakış- Selim Demir

SSK sağlık kurumlarının tasfiyesi operasyonuna karşı işçi sendikaları, sürecin emek hareketine sunduğu pek çok olanağın üzerinden atlayarak, başarısızlıklarıyla malum geleneksel yöntemlerle muhalefet etmeyi tercih etti. Toplumsal muhalefet açısından ilerletici bir mücadele hattının açığa çıkarılamayışı bir yana, IMF ve büyük sermayenin baskısı altında bu zorlu işe girişen AKP hükümetinin işçi sendikalarının muhalefeti karşısında zaafa düşürülemediği de görülüyor.

AKP hükümeti, tamamen işçilerin birikimleriyle var edilmiş ve ülke nüfusunun yarısına iyi kötü sağlık güvencesi sağlayan bir kuruma; sosyal harcamaları kısma, sağlık alanını sermayeye teslim etme ve işçi sınıfını bütünüyle güvencesizleştirme stratejisinin olmazsa olmaz bir aşamasını gerçekleştirmek için zorla el koymak istiyor. Bu durumda SSK’ya sahip çıkma mücadelesi, sendikalı-sendikasız, sigortalı-sigortasız tüm emekçilerin sosyal güvence ve sağlık hakkı mücadelesini birbiriyle bütünleştiren bir hatta örgütlenebilirdi. Sendikaların örgütlü gücü ve hükümet programının zayıf yanları da böylesi bir mücadeleyi yükseltmek için değerlendirilebilirdi.

Fakat muhalefet işçi sınıfının örgütlü azınlığına ve SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilip devredilmemesi tartışmalarına daralmış bir biçimde sürdürülüyor. Geçtiğimiz yıl “herkese eşit parasız sağlık hakkı” sloganıyla üç kez iş bırakma eylemi yaparak, kendi mücadelelerini halkın sağlık hakkı mücadelesiyle bütünleştirme becerisini gösteren, hükümetin emekçi-yoksul çoğunluğu hedef alan demagojilerini boşa çıkaran hekimlerin mücadelesinden de neredeyse hiç faydalanılmadığı görülüyor. Bu durumsa, işçi sınıfının örgütsüz parçalı yapısının ve yeni-liberal demagojinin yarattığı tüm dezavantajları muhalefetin önüne çıkarıyor.

Sinan Aygün’ün bildiğini sendikalar bilmiyor mu?

SSK tartışmaları sürerken işçilerin % 54’ünün sigortasız çalıştırıldığını ve bu durumun da SSK’nın mevcut sorunlarının temelinde yattığını rapor etmek maalesef Ankara Ticaret Odası başkanı Sinan Aygün’e düştü. “Sigortasız işçi çalıştırıyorum ama bir sor niye?” diyen Aygün asıl derdini de “Güvencesiz çalıştırma Türkiye’deki ana biçimdir, bu durumu yasallaştırarak kayıt altına alın” diye özetleyebileceğimiz bir açıklamayla duyurdu. Hükümetin demagojilerinin yanında, Sinan Aygün’ün bu açık sözlülüğü takdire değerdi.

Gel gelelim SSK’ların gaspının yeni bir durum olmadığı, güvencesiz çalışma koşullarıyla sağlık ve sosyal güvence hakkı gasp edilmiş işçilerin çoğunluğu teşkil ettiği ortadayken, işçi sendikalarının bu durumu mücadelenin odağına koymak yerine laf arasında geçiştirmesi de içler acısıdır. Sigortalı sendikasız işçileri mücadeleye katmak için de herhangi bir somut adım atılmış değil.

Tayyip Erdoğan haklı (!): “Sizin dışınızda 70 milyon var!”

Tayyip Erdoğan’ın sendikalara yönelik bu veciz sözünü savunmak durumundayız. Her ne kadar Erdoğan işçi sınıfının örgütlü kesimlerine bildik edepsizliğiyle çıkışırken IMF’nin ve büyük sermayenin halk düşmanı programını savunsa da, emekçi-yoksul halkın önemli bir bölümünün tepkisini bu demagojiyle arkasına alabiliyor. Sendikaların, o 70 milyonun önemli bir kesimini oluşturan işçilerin örgütsüz çoğunluğunu, kendi özgün talepleriyle mücadeleye katacak bir programlarının olmayışı burada etkili oluyor.

Sosyal güvenlik sisteminin ve SSK hastanelerinin varolan sorunlarının emekçilerde yarattığı tepkiyi yönlendirme noktasında sendikaların AKP’nin gösterdiği performansı gösteremediği de ortada. SSK’nın da diğer kamu kurumları gibi yeni-liberal saldırıyı meşrulaştırmak adına siyasi iktidar tarafından bilinçli bir şekilde yıpratıldığı gerçeğine karşın, siyasi iktidar yerine SSK’ya sahip çıkan sendikalar suçlanabiliyor.

Oysa iktidarın yeni-liberal demagojisinin boşa çıkarılabileceğini geçtiğimiz yıl hekimlerin iş bırakma eylemlerinde görmüştük. Bir emek örgütünün kendi taleplerini halkın genel çıkarlarının bir parçası olarak gündeme getirmesi, ideolojik mücadelenin ön plana çıkarılması işin rengini değiştirmiş, AKP’nin saldırgan/kışkırtıcı söylemine karşı eylemler toplumsal onay alabilmişti. Oysa bugün SSK’lar konusunda yine ideolojik mücadelenin de geri plana itildiği, mücadeleyi toplumsallaştıracak bir söylem/program geliştirilmediği görülüyor.

Sen, ben, bizim oğlanın soluğu nereye kadar?

Sendikalar bu büyük saldırı karşısında bugünün ihtiyaçlarını karşılayamayan geleneksel yöntemlerle muhalefet etmeyi tercih etti. Emek Platformu nedense bu sürecin örgütçüsü olarak hortlatıldı. Oysa EP bileşenlerinin sermaye saldırılarına karşı emekçilerin genel çıkarlarını savunan ortak bir mücadele programı oluşturamayacağı geçtiğimiz yıl 6 Mart ve 1 Mayıs eylemlerinde su yüzüne çıkmıştı. DİSK ve KESK’in; devletinin sendikası Türk-İş’le, hükümetinin sendikası Hak-İş’le, KESK’e karşı devletin kurdurduğu/desteklediği gerici-faşist Kamu-Sen ve Memur-Sen’le bir araya gelmesinin emek hareketini ilerletmediği defalarca kez ispatlanmışken EP’nin tekrar devreye sokulması gerçek bir mücadele örgütleme değil yasak savma niyetinin ifadesidir.

Bu bileşenin örgütlediği 20 Kasım mitinginde 80 bin emekçiyi alana çıkarabilmesini umut veren bir gelişme olarak sayabilir miyiz? Basit bir çözümlemeyle bu sorunun cevabını bulabiliriz. Eylemin 1 Mart’tan sonraki en büyük Ankara mitingi olması, mitinge gelenlerin topun ağzındakilerin bile bir kısmından ibaret olması gerçeğinden önemli değildir. Katılımcılara bir göz atalım: Sendika temsilcilerinin Ankara’ya iner inmez ses aracından “Yol-İşçiler iki saat bu yürüyüşe, bize katlanmak zorundasınız, dağılanları görüyoruz lütfen dağılmayın” diye yalvardığı ve nedense işçilerin sendika temsilcileri için yürüdüğünü ima ettiği o görkemli(!) Yol-İş korteji , ciddi bir çalışmanın emarelerine rastlanmayan DİSK korteji, 100 kişiyi bile bulmayan Tabipler Birliği korteji, hakkındaki kapatma davasına karşın kendinden bekleneni gösteremeyen Eğitim-Sen, oldukça zayıf bir katılımla alana gelen hatta gelmeyen sol gruplar… Kürsüden esip gürleyen Emek Platformu temsilcileri üç gün sonra Meclise yürüme kararlarını, genel grev kararlarını hükümetin ciddiye alabilmesi için kendilerinin de biraz ciddiye alması gerekmez miydi? 23 Kasım salı günü meclise 80 bin kişilik bir eylemci topluluğunun temsilcisi olmaktan çok, vekillere dert yanacak vatandaşlar gibi yürüyen Emek Platformu temsilcilerinin genel grev kararının nasıl uygulanacağı da aşağı yukarı belli oldu. Hükümetin dediği gibi, “demokratik haklarıdır, yapsınlar”; hükümet de işine bakar.

Bu şekilde giderse, SSK’ya sahip çıkma mücadelesi de geleneksel sendikal hareketin yenilgisinin bir kez daha açığa çıktığı bir süreç olarak yaşanacak. Toplumsal muhalfefet açısından asıl sorun, bu yenilginin, moral bozukluğuyla birlikte bir geri çekilmeye mi, yoksa geçtiğimiz yıl emek hareketinde yaşanan ilerici saflaşmanın, hekim eylemlerinde yakalanan olanakların ön plana çıktığı bir kopuş ve yenilenmeye mi yol açacağı.

SSK’ların devri vesilesiyle açığa çıkan muhalefetin tüm olumsuzluklarına rağmen, toplumsal muhalefeti gerçek kazanımlara doğru ilerletecek bir hattın olanakları kaybolmuş değildir.
Emek Platformunun yeniden bir araya getirilmesinin yanlışlığı daha 20 Kasım mitinginde Hak-İş ve Memur-Sen’in hükümet yanlısı tavırlarıyla açığa çıkmıştır. Buna karşı ilerici emek örgütleriyle toplumsal muhalefetin diğer ilerici merkezlerinin bir araya gelmesinin yarattığı etki unutulmuş değildir.

Mücadeleyi toplumsallaştırmanın daha geniş kitlelerle yürütmenin yolu da çürümüş-gerici sendikal yapılarla bir araya gelmek, mücadelenin merkezine geleneksel sendikaları oturtmak değil, işçi sınıfının ana kitlesini oluşturan örgütsüz-güvencesiz işçileri kapsayacak bir mücadele programı oluşturmaktır. Bu da SSK’ya sahip çıkma mücadelesini emekçi yoksul halkın sağlık ve sosyal güvence hakkı mücadelesiyle bütünleştiren bir mücadele programını savunmakla mümkün olacaktır.

Selim Demir