“ABD Başkanlık Seçimleri Üzerine Bir Okuma” – Immanuel Wallerstein

ABD başkanlık seçimleri en azından yaklaşık bir 100 yıldır hep önemli oldu. Ve dünyanın etrafında herkesi etkiledi. 2004 seçimleri çeşitli nedenlerden dolayı görülmemiş derecede gerilimli. ABD ve dünya nüfusunun büyük bir kesimi bu seçimlerin önemli olacağına inanıyor. Tahminler son derece yakın bir seçim olacağı yönünde. Her iki tarafta da kaybetmenin kabul edilemeyeceği kanısı oldukça hakim.

Neyin önemli olduğunu anlayabilmek için ABD seçimlerini dünyada geçerli genel seçimlere sahip her ülkeden farklı yapan bazı yapısal özellikleri gözleyerek başlamak gerekiyor. İlki ABD’nin doğal bir başkanlık sistemine sahip olduğudur. Yani, ABD başbakanı atayan bir parlamentoyu seçmez. Bu Fransa’da olduğu gibi başkanın yönetme yeterliliğinin parlamentoyu kontrol altına almadığı sürece önemli biçimde sınırlandığı bir yarı başkanlık sistemi de değildir. Ve seçimler (yine Fransa’dakinin tersine) tek aşama oylama biçimindedir. Küçük partiler kendi oylarını ikinci aşamaya aktaramazlar. Bu tek özellik neden ABD’nin iki parti sistemine sahip olduğunu ve olması gerektiğini açıklar. Başkanın dört yıllık sabit bir süre için seçimi ya hep ya hiç bir uzlaşmadır. Böylece eğer biri kazanmak için geniş bir koalisyon kurmazsa, seçimi kaybeder. Gerçekte azınlık bir oy oranına sahip üçüncü partiler seçimi bir diğer partiye hediye edebilirler.

Ve (eğer bu sistemin bir iki-parti sistemi olduğunu göstermiyorsa) ABD onsekizinci yüzyıl kalıntısı ucube bir, elli eyaletin her birinin başkanı seçen delegeler seçmek için oy kullandıkları bir seçim sistemine sahiptir. Her eyaletin delegelerinin sayısı Temsilciler Meclisi’nin üyelerinin sayısının iki fazlasına (aşağı yukarı nüfus ile orantılı bir şekilde) eşittir. “Artı iki” kuralı küçük eyaletlerin daha büyük eyaletlere göre biraz daha fazla ağırlığa sahip olmalarını sağlar. Ve eyalet nüfusu şehir ve banliyölerde yaşayan insanların yoğunluğu ile bağlantılı olduğu için, sistem taşra ve küçük kasabalardaki seçmenlere daha büyük ağırlık veriyor. Bunun bir sonucu rakibine göre daha az oy alan birisinin başkan seçilebilmesidir. Bu çeşitli defalar, en son da 2000’de gerçekleşti.

Ve üçüncü bir yapısal özellik var. Her eyaletin yasasına göre o eyaletteki çoğunluk oylar eyaletin tüm delegelerini seçmeyi sağlar. Bu da seçimlerin yalnızca oyların yakın olduğu eyaletlerde gerçekten önemli olmasına neden olur. Gelecek seçimlerde yarışmanın yalnızca 50 eyaletin en çok 19’unda yakın, yaklaşık yedisinde ise çok yakın olacağı düşünülüyor. Bu yedi eyalette seçmenlerde herhangi bir kayış ABD’nin gelecek başkanını belirleyebilir.

Tüm bunlar ABD’nin neden her birisi kısaca farklı toplulukların koalisyonundan oluşan iki büyük partiye sahip olduğunu açıklar. Tarihsel olarak, Demokratik Parti ortanın solunun, Cumhuriyetçi Parti ise ortanın sağının partisidir. Bölünme temel olarak ekonomik konular üzerinedir: İşçi hakları, refah devleti, vergilendirme politikaları. 1936’da başkan Franklin Roosevelt pek çok Cumhuriyetçi tarafından “sınıfına ihanet eden biri” olarak adlandırıldı çünkü kişisel olarak zengin ve üst sınıf bir aileden geliyor olmasına rağmen Yeni Düzen’i yaşama geçirdi ve sendikalara örgütlenme hakkı tanıdı. Ekonomik sorular üzerine bu bölünme hala geçerli ama her iki partinin geçen yirmi yıldaki ayrılıkları içinde biraz ikinci sırada yer almaya başladı.

Demokrat parti geçenlerde John Kerry’i aday gösterdiği kurultayını düzenledi. Tüm yorumcular bunun sıra dışı birleştirici bir kurultay olduğu yorumunu yaptılar. Aykırı bir ses neredeyse hiç yoktu. Kerry hakkında kuşkusu olan delegeler George W. Bush’u başkanlıktan uzaklaştırma uğruna kendilerini tuttular. Kurultayın tonu seçimin sonucuna karar verecek anahtar eyaletlerdeki “kararsız” seçmenleri çekebilecek temaları kullanışlı kılacak şekilde dikkatle ayarlandı.

Kendimize Demokratlar’ı böyle bir birlikteliğe itenin ne olduğunu sormak zorundayız. Onları bir arada tutan nedir? Dış politika değil. Delegelerin ve Demokrat seçmenlerin çoğu Irak’ta savaşın ahlaki ve politik olarak yanlış olduğunu düşünüyorken, bu ne Kerry ve yakın danışmanlarının ne de Demokratik Parti’nin resmi konumu. Kerry daha çok savaşın etkisizce düzenlendiğini iddia ediyor. ABD denetlemelerin sürmesine izin vermeliydi. ABD geleneksel müttefikleri ile daha yakın çalışmalıydı. Ve Kerry bunu yapacağına söz veriyor. ABD’nin askeri gücünü arttırmasını öneriyor, yoksa Irak’tan çekilmeyi değil.

Öyleyse Demokratlar’ı birleştiren ne? Neden tüm savaş karşıtları, Irak üzerine konumuna rağmen (buna Washington Post gibi merkezci bir gazete bile “kaçırılmış bir fırsat” diyor) Kerry için oy kullanacaklar? Nedeni ekonomik mi? Bu alanda kuşkusuz farklılıklar var. Ama Cumhuriyetçiler bu farklılıkları en aza indirmenin yolunu arıyorlar. Ve 1936’nın aksine çizgiler kalınca çizilmiş de değil. Clinton yıllarında, refah devletinde önemli bir ilerleme olmadı. Hatta, Clinton uzun zamandır bir Cumhuriyetçi programı olan “refah reformu”nu yasallaştırdı.

Eğer çizgiler dış politikada ve ekonomik politikalarda bu kadar belirsiz ise, Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasında çizginin bugün gerçekten oldukça açık olduğu tek bir alan var. O da toplumsal alan. Toplumsal alanın üç tane bileşeni var: çok-kültürlülük, toplumsal liberalizm ve çevre. Bu alanda, Demokratlar’ın %95’i bir yanda Cumhuriyetçiler’in büyük çoğunluğu diğer yanda yer alıyorlar.

Siyahların % 90’ının ve latinlerin % 70-80’inin Demokratlar’a oy vermelerinin iyi bir nedeni var. Demokratlar’ın kendi haklarını daha ileriye götürmek için yeteni yapmayacaklarına dair olan tüm endişelerine karşı, Cumhuriyetçiler’in, sahip oldukları hakları tersine çevirmek için çalıştığını biliyorlar: Oy haklarını ellerinden alan yasaları desteklemek, olumlu ayrımcılığa muhalefet, “sadece ingilizce” yasalarını yasallaştırma yolları arama, beyaz olmayan dünyadan gelen göçmen akışını daraltma (hatta durdurma).

Toplumsal liberalizmde ise geçen yaklaşık yirmi yılda Amerikalı’ları bölen iki önemli konu var: Kürtaj (kadınların erkeklere göre daha çok Demokratik Parti’ye oy vermelerine neden olan tek konu) ve bir kere daha Demokratlar’ın çoğunluğunu bir yana Cumhuriyetçiler’in çoğunluğunu diğer yana koyan eşcinsellerin hakları. Üçüncü bir konu ise şimdilerde ortaya çıkan hücre nakli araştırmaları. Bu konu Demokratlar’ın kurultayında dramatik bir şekilde oğul Ronald Reagan’ın konuşmasıyla ortaya atıldı. Reagan ülkeyi Bush ve Cumhuriyetçi Parti tarafından şiddettle karşı çıkılan hücre nakli araştırmaları için oy kullanmaya çağırdı. Toplumsal liberalizmin bu konuları “insan özgürlükleri”ne olan isteğe bağlı ve bu da bu gün Adalet Bakanı Ashcroft ve Yurtseverlik Yasası tarafından ciddi şekilde tehdit altında.

Ve son olarak çevre. Bu yirminci yüzyıla girildiğinde Cumhuriyetçiler tarafından icat edilen bir politik konu. Ama Cumhuriyetçiler bu konuyu uzun zamandır bir kenara atmış bulunuyorlar ve Bush yönetimi Clinton yönetiminin bu alanda yaptığı her ilerlemeyi bozmak için tüm enerjisini harcıyor.

İşte bu toplumsal konular, dış politika ve ekonomik üzerine olanlar değil, yargıdaki atamışların oylarının önemini açıklıyor, özellikle de Yüksek Mahkeme ve dokuz Temyiz Mahkemesi’nde olanların. Cumhuriyetçi Parti bu toplumsal alanlarda hakların herhangi bir genişletimine düşman olacak yargıçları atamaya ısrarlı.

Eğer 2004’de seçimleri Demokratik Parti kazanırsa, bu büyük oranda hevesli, hatta çaresiz, ve sosyal alandaki bu konular için mücadele edenlerin desteğiyle kazanacak. Demokratik Parti kuşkusuz ekonomik konulardaki konumu ile bazı kararsız seçmenlerin, ve Bush’un dış politikalarından korkuya kapılmış başka bir bölümün oylarını toplamayı umuyor. Ama Demokratik Parti’nin birliği burada yatmıyor. Ve olası bir Kerry yönetiminin getireceği değişiklikler ekonomik ve dış politika konularında toplumsal alana göre daha az dikkate değer olacak.