Türkiye Tarımında Yapısal Uyum ve Yıkım Süreci-Dr. Necdet ORAL

1980’li yılların başında Türkiye’de 1950’lerden başlayarak süren kırsal alanın pazara açılma süreci önemli ölçüde tamamlanmış; emperyalist metropollerin Türkiye’ye biçtiği “tahıl ambarı” rolü önem ve gerekliliğini yitirmiştir. Çünkü metropol ülkeler de tarımda artık ihracatçı konuma gelmişlerdir ve üretim fazlaları için yeni pazarlar gerekmektedir.

Uluslararası sermaye tarımı kendi çıkarlarına göre biçimlendirmede yapısal uyum programlarını kullanıyor
IMF ve Dünya Bankası Türkiye tarımını 1980 sonrasında metropol ülkelerin ve çokuluslu tarım/gıda tekellerinin çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeye başlamış ve araç olarak “yapısal uyum programları”nı kullanmıştır.

Bu programların gereği olarak tarımsal destekleme fiyatları baskı altında tutulmuş, destekleme kapsamındaki ürün sayısı azaltılmış, tarımsal kredi hacmi daraltılmış ve faizleri yükseltilmiş, tarımsal girdilere verilen sübvansiyonlar kaldırılmış, tarımsal girdilerin dağıtım ve satışı serbest bırakılmış, dış ticaret serbestleştirilmiştir. Bu kapsamda tohumluk, damızlık hayvan ve kimyasal gübre ithalatı serbest bırakılmıştır. Öte yandan sigara ve çay üretimi yerli ve yabancı özel sermayeye açılmış, tarımsal KİT’leri özelleştirmenin temelleri atılmıştır.

Kısaca sıralanan bu politikaların tarım ve köylülük üzerinde yarattığı yıkım nicel göstergelerle şöyle somutlaştırılabilir:

Tarımın ticaret hadleri yüzde 45 oranında düştü
1977-88 yılları arasında köylü gelirlerinin ana belirleyicisi olan tarımın ticaret hadlerinde (TTH) yüzde 45 dolayında dramatik bir düşme yaşandı (6). Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye tarımının (ve çiftçilerin) böylesine ağır bir “fiyat şoku” yaşadığı başka bir dönem yoktur. Bu dönemin tarım (ve çiftçi) üzerindeki faturası büyük buhran yıllarının (1929-36) bile çok üstündedir. (4)

Destekleme alımlarının tarım katma değerine oranı düştü
Destekleme politikaları da aynı yıllar boyunca gerilemiş, destekleme alımlarının tarımsal katma değere oranı 1976’da yüzde 14.7 iken 1988’de yüzde 5.5’e düşmüştür. (3)

Tefecilerin gücü arttı
Bu süreçte devlet tarımdan elini büyük ölçüde çekmiş, küçük ve orta üreticiyi tefeci ve tüccarla yüzyüze bırakmıştır. Yapılan bir araştırma bu dönemde küçük ve orta üreticilerin elde ettiği safi hasılanın yüzde 7.7’sine tefeci faizi biçiminde el konulduğunu ortaya koymaktadır.(2)

Ticaret sermayesinin sömürüsü arttı
Öte yandan bu dönemde tarım ürünleri ticaretinde, ticaret sermayesinin göreli durumu çiftçi aleyhine düzelmiştir. Çiftçinin eline geçen fiyatlarla tüketicinin ödediği fiyatlar arasındaki makasın açılması “ticari marjlar”da genişleme anlamına gelir. 1976-79 ile 1988 yıllarının fiyatlarını karşılaştıracak olursak ekmek fiyatı ile çiftçinin eline geçen buğday fiyatı arasındaki makasın yüzde 52, margarin fiyatı ile ayçiçeği arasındaki makasın ise yüzde 79 birinciler (yani ekmek ve margarin) lehine genişlediği görülmektedir. (3)

İhracatçı da sömürüden payını aldı
Yalnızca bölüşüm sorunları açısından değil, dış ticaret politikaları bakımından daha da ilginç olan sonuç, pamuk ve tütünün (TL cinsinden hesaplanan) ihraç fiyatları ile çiftçinin eline geçen fiyatlar arasındaki makasın da açılmış olmasıdır. Nitekim pamuk ve tütün için 1976-89 arasında birim ihraç fiyatları ile çiftçinin eline geçen fiyatlar arasındaki makas yüzde 175-180 dolaylarında açılmıştır. Başka bir ifadeyle, bu iki üründe 1980’li yıllara damgasını vuran dış ticaret ve döviz kuru politikaları köylü aleyhine, ihracata dönük ticaret sermayesi lehine işlemiştir. (2)

Toprak dağılımındaki eşitsizlik derinleşti
1980-90 yılları kapsayan dönemde izlenen emek karşıtı politikalar, orta köylü grubunu önemli ölçüde eritmiş, bu gruptan geçimlik ve geçimlik düzeyin altındaki aileleri içeren gruba kaymalar olmuştur. Topraklarını genişleten bir kısım zengin köylü işletmeleri ise büyük toprak sahibi haline gelmişlerdir. Böylelikle tarım topraklarının dağılımında varolan eşitsizlik daha da derinleşmiştir. 1980’de 0.57 olan Gini oranının 1991’de 0.61’e yükselmesi (1) bu gelişimi açıkça ortaya koymaktadır.

Gelir dağılımı emek aleyhine bozuldu
Tarım kesiminin 1980’li yıllardaki kaybı, milli gelirin fonksiyonel dağılımını gösteren çalışmalarda da görülmektedir. Tarım kesimi 1976’da milli gelirin yüzde 31.3’ünü alırken, bu oran 1980’de yüzde 23.9’a, 1988’de ise yüzde 16.6’ya düşmüştür. Buna karşılık kâr-faiz-ranttan oluşan gelirlerde ise 1980 sonrası büyük artışlar olmuştur. 1980’de payı yüzde 50’yi bile bulmayan bu gelirler, 1988’de yüzde 70’e yaklaşmışlardır. (15)

12 Eylül’de sermaye kazandı, emekçiler kaybetti
Sonuç olarak belirtmek gerekirse 1980 askeri darbesini izleyen yıllarda sermaye yanlısı politikalar uygulanmıştır. Tarımdaki bölüşüm ilişkileri ürün ticaretinin yanı sıra kredi piyasalarında da etkili olan ticaret ve tefeci sermayesi ile kapitalist çiftçiler lehine bozulmuştur.

Emek karşıtı politikaların iflası
1980’li yılların başında iç talebe dayalı birikim modelinin ömrünü tüketmesiyle, yerine inşa edilmeye başlanan “ihracata dönük sanayileşme” modelinin en önemli eksikliği sürdürülebilir bir sabit sermaye birikimini yaratamaması olmuştur. Kendi içinde gerekli yatırımlarını sağlayamayan ve emek gelirlerinin baskı altında tutulmasına dayalı yapay nitelikli bu yapı, 1988’den itibaren siyasi-sosyal gerçeklerle çatışmaya başlamıştır. Bu nedenle 1989, 12 Eylül’ün emek karşıtı bölüşüm politikalarının iflas ettiği yıl olarak nitelenmektedir. (17)

İşçi tabanından başlayan güçlü bir direnme hareketi ve seçim korkusu iktidarı popülist politikalara yöneltmiş, bir yandan ücretlerin baskı altında tutulması politikalarına son verilirken, öte yandan destekleme alımları ve taban fiyatları yükseltilmiştir. Böylelikle tarımın ticaret hadleri 1988-93 arasında yüzde 31 oranında tarım lehine düzelmiştir. (5)

1989-94 döneminde izlenen ekonomi politikaları ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir: İç talebi (özellikle tüketimi) artırarak ekonomik büyümeyi hızlandırma politikasının büyüttüğü cari işlemler açığı kısa dönemli sermaye hareketleri (sıcak para) ile kapatılmış, sermaye hareketleri serbestleştirilmiş, reel sektörden çok mali piyasalardaki gelişmelere önem verilmiştir. Yani tüketime ve sürekli borçlanmaya dayanan yapay bir büyümedir söz konusu olan.

Sürekli borçlanmaya dayanan bu tür model ancak belirli bir süre işleyebilir; ekonominin rekabet gücü de, borç ödeme kapasitesi de son tahlilde reel ekonomiye (yani mal ve hizmet üretimine) dayandığı için, reel ekonomiyi engelleyen bir parasal modelin sınırı vardır. 1994 başında Türkiye ekonomisi işte bu sınıra çarpmıştır. (13)

1994 krizi ve 5 Nisan Kararları
Kriz karşısında burjuvazinin çözümü resmi adı “Ekonomik Önlemler Uygulama Planı” olan 5 Nisan Kararları’nı almak oldu. 5 Nisan Kararları, sermayenin Türkiye tarihinde emekçi sınıflara yönelttiği en önemli saldırılardan biriydi. Standart istikrar programlarının temel öğelerinin çoğunu kapsayan bu kararlar Temmuz 1994 başında bir stand-by anlaşmasıyla onaylanmıştır.

# Program, tüm üretken sektörler gibi, tarımı da derinden etkileyen kararları içeriyordu;
# Destekleme al