Kılavuzu Din Olanın… -Vedii Bilget

Ancak Camp David bir fiyasko zirvesi halini alınca, Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcısı Zbignew Brzezinski’nin «Konsantrik Dış Çizgiler İlkesine Göre Ortadoğu Anlaşmazlıklarını Giderme» tasarısı bölgesel Amerikan stratejisinin gündemine oturtulmuştu. 1975’de önde gelen Batılı kapitalist ülkelerin Rambouillet zirvesi ertesinde kotarılan «Lokomotif Tasarısı» ile bu yeni strateji giderek birbirlerini tamamlayacaktı. Buna, 16-17 Temmuz 1978 tarihleri arasında ABD, Federal Almanya, Japonya, İngiltere, Kanada, Fransa ve İtalya liderlerini bir araya getiren Bonn zirvesinde çoktan yeşil ışık yakılmıştı.

Bir yandan, «Camp David üçgeni bir çerçevredir ve eninde sonunda bunun sınırları arasına Arap ve İslam devletlerinin bir çoğunu katmak gerekecektir» denilirken öte yandan da bu çerçeveye katılacak ülkelerin lokomotiflik rolü Batı Almanya’ya verilecekti. Bu tarihten başlayarak Batı Almanya yalnızca bölgede etkinleşmeyecek, Türkiye’nin sorunlarına bir vasi edasıyla yaklaşmaya başlayacaktı. O süreçte büyük ekonomik ve siyasal darboğazlar içine girmiş Ankara’nın tüm uluslararası platformlarda sözcülüğünü ve hamiliğini Batı Almanya üstlenmişti.

Türkiye bir yandan anarşi ve terörle boğuşurken öte yandan da dinsel kalkışımların ve ayrılıkçı çatışmaların alevlendiği bir bölgesel alan durumuna gelmişti. Yetmemiş, ırkçı ve faşist saldırılar doruğa tırmanmış, bunların arka planındaki Murat Bayrak’ın bir Alman ortak ile İstanbul’da fabrika sahibi ve eski bir Müslüman-SS üyesi olduğu, ikinci dünya savaşı sonrası aralarında pek çok Müslümanın da bulunduğu masum insanları kurşunlatarak öldürdüğü için hakkında idam kararı verilmesinden sonra Nazi Gestaposusunun Odessa örgütü aracılığıyla Türkiye’ye kaçtığı ortaya çıkmıştı.

1979’da Japonya’nın Başkenti Tokyo’da toplanan 7’ler Doruğu enerji sorununu görüşürlerken yalnızca ortadoğudaki petrol çerçevesi ülkeleri değil Türkiye’yi de ele almışlar, ülkemizdeki su kaynaklarının gelecekteki enerji krizindekini yerini irdelemişlerdi. Derken, Türkiye’nin su alanlarındaki ayrılıkçı Kürt eylemleri ansızın yoğunlaşmış, parlamentoda bile ayrılıkçı söylemler artmıştı. «Filistin Devriminin Kartalları» örgütü Türkiye’de eylemlere girişmiş, ülke ortadoğu sorunun içine çekilmiş, Alman ve İsrail hükümetleri, Filistinli gerillaların ellerinde bulunan rehineleri kurtarmak için Türkiye’ye girmeye yeltenmişlerdi. Almanya’nın öncülük ettiği Hollanda, İsveç ve Belçika Kiliseler Birlikleri birleşerek «Türkiye’de azınlıklara baskı var» demeye başlamışlar, Süryanilerden başlayarak tüm dinsel azınlıkların dilediklerince örgütlenmelerini istemeye girişmişlerdi. Almanya’da örgütlenmiş İslam şeriatçıları Türkiye’ye girmişler, «Kudüs’ü Kurtarma Günü» gösterisi düzenlemişler ve I. Ve II. MC hükümetleri döneminde Demirel’den, son muhalefet sürecinde Ecevit’ten güç alan MSP çevresi ve Erbakan gösteriye fiilen katılmış, yeşil zemin üzerinde siyahla çizilmiş iki çapraz tüfek ve ortasında Kur’an bulunan pankartlar ve «Şeriat gelecek vahşet bitecek», «Lâiklik dinsizliktir», «İslam Ümmeti Şeriat Devleti», «Anayasamız Kuran» sloganları eşliğinde konuşmuştu. Türkiye’nin ekonomik darboğazını aşmada önemli adımlardan biri olan Libya için denizaltı yapma projesinden Federal Almanya’nın engeller çıkarması üzerine vazgeçilmişti. Ardından 12 Eylül darbesi gelmiş, sol muhalefeti tamamen ezerken dinci kesimlerin desteğine sığınmıştı. Darbeden daha birkaç ay sonra MGK üyeleri Konya Yüksek İslam Enstitüsü’ne gitmişler, Kenan Evren öpüp başına koyduğu Kuran’la konuşmuştu. Batı Almanya Başbakanı Schmidt ise, ordunun yönetime el koymasına karşın ülkesinin Türkiye’ye yardımın başını çekeceğini söylemişti. [*]

Derken Özal süreci başlamış, ardından DYP ve RP yönetime gelmişler, Türkiye’nin dinsel bir örtü altına sokulması hız kazanmıştı. Tüm dinsel kökenli siyasal ve ekonomik kalkışımların temelinde Almanya’da üslenmiş odaklar vardı. 11 Eylül saldırılarının ardında olduğu öngörülen El Kaide’nin neyin kaidesi olduğu tartışıladursun, Ortadoğu’da etkinleşen dinsel odaklı oluşumlarda çoktan yok oldukları varsayılan Kazeruniye ve Zeyniye gibi tarikatların artıklarını bile içeren kümelenmelerin güçbirliği yansıyordu. Türkiye’deki izdüşümlerinde ise, Osmanlı dönemini andırır ivmeler öne çıkmaktaydı.

Sözde din adına hareket eden bu tarikatlar görünürde kendilerini dünya nimetlerinden soyutlayan ve Allah’a adayan söylemlerine karşın, Osmanlı devletinde bu söylemin aksine, halk üzerindeki baskının, sömürünün araçları konumundaydırlar. Örneğin nasıl ki Rıfailik Osmanlı’nın halka karşı zulüm politikalarının destekçisi olmuş, Kadirilik İngiliz emperyalizmiyle işbirliği yapmış, Nakşibendilik Ulusal Kurtuluş savaşı döneminde yaşanan birçok gerici ayaklanmada başı çekmişse, bugünkü konumları da fazlaca bir değişikliğe uğramamış gibiydi. Osmanlı döneminde ilericiliğe karşı 31 Mart olayını yaratanlar, nasıl ki önceleri Hürriyet ve İtilaf Fırkası saflarında yer almışlar, daha sonra İttihat ve Terakki’nin devlet politikasıyla Teşkilat-ı Mahsusa içine alınmışlar, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ilk yıllarında kurulan Mücahidin-i Mevleviye taburunu Veled Çelebi yönetmiş, giderek Alman planlarının uygulayıcısı olmuşlardı; sonraki süreçte bu işbirliğinin boyutları Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı boğmak için emperyalizmin planladığı ve organize ettiği gerici ayaklanmalarda başı çekmeye kadar ulaşacaktı, 1950’lerden sonra da tarikatların ülkedeki gelişim ve ağırlığı artacaktır. Artık tarikatlar üzerinde hesapları olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun siyasal alandaki temsilcisi olan DP’dir.

Zamanla DP çizgisini sürdüren tüm partiler ve hatta sosyal demokrat söylemli Ecevit bile din istismarından pay kapma yarışına girmişlerdir. Okullara yeniden din dersinin konması, tekke ve türbelerin yeniden açılması, yeni ilahiyat Fakültelerinin kurulması, Kur’an kursları ve İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması için yasal düzenlemeler yapılmış, sosyalistlerin örgütlenmesine olanak tanınmazken, İslamcıların örgütlenmesinin önü açılmıştır. MNP ile başlayan İslamcılığı siyasete odaklayan partiler zinciri kurulmuş, hatta bunlar iktidar ortağı kılınmıştır. Yoğun anti-komünist propaganda altında yoğrulan «milliyetçi» ve İslamcı hareketlerin ortak yanı işbirlikçilik olmuştur. Her iki akımın yoğun dış örgütlenmeleri hep Almanya’da bulunmuştur. Ve devlet -sözde dış politikası adına- bu örgütlenmelerin, bir yandan anti-sovyetik kalkışımlar için Afganistan’da, öte yandan Türk milliyetçisi ve İslam şeriatçısı kalkışımlar yolunda Kafkaslar’da etkinleşmelerine göz yummuştur. Susurluk’ta ortaya çıkan kokuları bile doğrudan bunların eli ve ağzıyla örtmüştür. Süreç içinde bu örgütlenmeler, yine yurt dışında ve özellikle Almanya’da yoğunlaşmış Kürt milliyetçiliği ile buluşmuştur. Tarikatların ve dinin etkinleştirildiği politik arena, giderek emperyalizmin iç çelişkisinin hesaplaşma arenasında bir kullanım kılavuzu haline gelmiştir.

Evet dinsellik ve tarikatlar emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin elinde her zaman kullanılmaya hazır bir araçtır. «Rutin» misyonlarının dışında da yeri ve zamanı geldikçe devlet onları devreye sokmaktadır. Onlar da devleti kullanmak adına devletler tarafından kullanılmaya devam etmektedirler. Bu durum dinsel örgütlenmelerde içselleşmiş; bir kültür haline gelmiştir. Şimdi İs
tanbul’daki sinagog, konsolosluk vb. saldırıların ardındaki oluşumu görmeye çalışanların, işe sermaye-din-silahlı güç kullanımı sacayağı çerçevesinde bakmalarının, emperyalizmin din ile işbirliği açısından yaklaşmalarının, yalnız ABD’nin değil onun Almanya’yı bölgede lokomotif güc tayininin temelindeki olguları ışığa çıkarmalarının, devlet ve din arasında ciddi bir hesaplaşma yapılmadığı sürece olan bitenin hep böyle gitmeye devam edeceğini görmelerinin zamanıdır. UEFA kararları ve turist gelişinin önlenmesi ile adım adım terörist ülke ilan edilmekte olan Türkiye’ye, terörü önlemek adına kimlerin nasıl egemenleşmeye hazırlandıklarını bilmek de gereklidir. Yoksa devran dönecek, Türkiye bölgede Osmanlılaşacaktır. Gerisi ise görünen köy. Artık kılavuz gereksinmeyelim, kılavuzu da kargadan edinmeyelim.

[*] Bkz. Vedii Bilget, Girdap II, Kastaş Yayınları, Aralık 2003.