Emperyalizmin Kokusu – J. Petras

İmparatorluk, aynı türden pek çokları gibi, okuyucuyu (bir kere daha), ‘yeni’ zamanlarda yaşadığımıza ikna etmeye çalışıyor. Ancak post modern teorik ‘analiz’in encelektüel sentezi ve siyasi dip noktası olarak adlandırılabilecek şeyi temsil etmekten öteye gidemiyor.(1) Bu açıdan, daha önceki post modern metinler ulusal, yerel, bölgesel ya da köysel ilişki ve çatışmalara nasıl yaklaşmışsa, yazarlar da aynı şeyi uluslararası ilişkiler ve küresel kapitalizme uyarlıyor: Tıpkı, post modern analizlerin kırsal kitle dinamiklerine ilişkin kavrayışımızdan sınıf ve sınıf mücadelesini çıkarıp attıkları gibi, Hardt ve Negri de, emperyalizmi, dünya ekonomisinin yeniden üretilme biçiminden çıkarmaya ve bu önemli kavramı ‘tarih sonrası’nın epistemolojik karadeliğine sürgüne göndermeye kalkışıyor.(2) Kitap, bu şekliyle, köylü ve işçilerin incelenmesi, kırsal hareketliliklerin nedenleri ve bu hareketlilikteki rolleri ve Üçüncü Dünya’daki kapitalist geçiş (ve bunun içinde tarım sorunu) konusu açısından derin imalar taşıyor.

Bu imalar basitçe gösterilebilir. Eğer dedikleri gibi emperyalizm hakikaten artık yoksa, ne kapitalizmin, emperyal rekabette kendisini açığa vuran çelişkiler doğurduğundan, ne kendi çöküşünün tohumlarını içinde barındırdığından ve ne de; tam da bu nedenle, kapitalizmin özel mülkiyet, üretim ve değişim gibi tarihsel özel biçimlerine bir alternatiften söz edilebilir.

Böylece sistemsel geçiş kavramı ve onunla birlikte ölüm kalım mücadelesi veren köylü ve işçilerinki de dahil olmak üzere çeşiti türden özgürleşme pratikleri, politik gündemden süpürülüp atılır. Emperyalizm konusu ve bu kavramın küresel kapitalist sisteme uygulanabilir olmaya devam edip etmediği meselesi, bir Üçüncü Dünya köyündeki köylünün gündelik gerçekliğindem çoktan çıkmış gibi görünüyor, oysa durum tam tersidir: Sadece: emperyalizmin varlığına/yokluğuna ilişkin bir tartışma, kırlardaki kitle dinamiklerinin incelenmesinde hala güncelliğni korumaktadır. Ayrıca köylülüğe ilişkin son dönem ister Marksist, ister Marksist olmayan tartışmalarda en çok eksik olan epistemolojik boyutun emperyalizmin kırdaki kitle dinamikleri üzerindeki etkileri olduğu söylenebilir. Ama durum her zaman böyle olmamıştır: Emperyalizm/tarımı/köylülük bağının solun siyasi tartışmalarında uzun bir tarihi geçmişi vardır ve bu durumun açıklığa kavuşturulması için sadece Rosa Luxemburg, Nicolai Bukharin ve Leninin çalışmalarının anılması yecerlidir(3), Bütün bu nedenlerden ve aynı zamanda kitabın hiç kuşkusuz bir küreselleşme ‘analizi’ olarak revaçta olacağından, Hardt ve Negri tarafından ileri sürülen tezler yakından incelenmeyi hak ediyor.(4) Dolayısıyla, bu eleştiri yazısı dört bölüme ayrılıyor, ilk üçü kitabın makro düzeydeki imalarını ele alırken, son kısım mikro düzeyin teorileştirilme tarzını inceliyor.

Birinci bölümün tezi, sermayenin denizaşırı yayılmasıyla emperyal devletlerin aşılması şöyle dursun, büyüdükleri ve dünya ekonomi politiğinin temel bileşenleri haline geldikleridir. Hardt ve Negri’nin kullandığı imparatorluk kavramı, emperyal devletin çokuluslu şirketlerin imtiyazları ve iktidarının savunulması için ön saflarındaki rolünü mistifize etmekte, dolayısıylada asli bir düşmanın gözden kaçmasına yol açmaktadır. İkinci bölüm, Hardt ve Negri’nin, sözde bir enformasyon devrimi temelinde ‘yeni bir kapitalist çağ’ın varolduğuna ilişkin ileri sürdüğü iddiayı inceler ve buna karşı çıkar. Hardt ve Negri’nin hakkını yemeyelim, 20.yy’ın başları ve ortalarındaki yeniliklerin ekonomide üretkenliğin artırılması açısından 20.yy’ın sonlarındaki elektronik, bilgisayar iletişim sistemlerinden çok daha önemli kaynaklar olduğu açıktır. Üçüncü bölüm ise, ‘imparatorluk’ yerine bugünkü durumun yeni bir emperyalizme daha uygun düştüğünü ileri sürerken, son bölüm mikro-düzey yapıya ilişkin soruları ve ‘İmparatorluk’un belirtik kıldığı faillik türünü ele alıyor. İmparatorluk’u biçimlendiren analizin, post modern teorinin artık iyice eskimiş yolunu takip ettiği ileri sürülüyor. Hardt ve Negri, yalnızca sınıfın yerine’madun’ grupları koymakla kalmıyor, ardından da. yazarların ‘yeni proletarya’ dedikleriyle kaynaştırıyor, ama sonuç olarak ortaya çıkan sınıflandırma, Negri’nin daha önce otonomcu döneminin alt-proletaryasını oluşturan marjinal faile atfettiği bütün nitelikleri bağrında taşımaktan kurtulamıyor,

-I-
İmparatorluk, tuhaf bir kitap, Tamda ABD’nin tek süper güç, en büyük beş yüz çokuluslu şirketin neredeyse yarısının Birleşik Devletler şirketi olduğu, merkezlerinin ABD’de bulunduğu ve Washington’un Balkanlarda, Orta Amerika’da (Panama), Karayiplerde (Grenada) köylü ve işçilere karşı önceki yıllardaki müdahaleleri ile şimdi Kolombiya (Plan Colombia) ve daha önceleri de Angola, Mozambik ve Nikaragua’daki örtülü savaşlarının ardından bugün Afganisran köylü ve işçilerine karşı bir müdahale savaşı yürüttüğü bir sırada, yaygın bir övgü kazanan bu kitabın yazarları, bize, emperyalizmin geçmişe ait bir şey olduğunu anlatıp duruyorlar. Yazarlar, ‘İmparatotluk’un, iktidarın dağıldığı ve tek başına hiç bir ulusun ‘imparatorluk’un denetimini elinde tutamadığı post-emperyalisr bir fenomen olduğunu ileri sürüyorlar. Dahası, ‘imparatotluk’un dünya tarihinde olumlu bir ilerleme olduğunu düşünüyorlar… (‘İmparatotluk dediğimiz şey aslında, uluslararası sistem ve emperyalizmin üzerinde muazzam bir tarihsel gelişmedir’) 412 sayfa metin ile onlarca sayfa nottan sonra yazarların ‘imparatorluk’ tartışmasında yapabildikleri en iyi şey, bize şunları söylemeleridir: ‘İmparatorluğun bu pürüzsüz uzamında hiçbir iktidar mekanı yoktur; iktidar her yerde ve hiçbir yerdedir. İmparatotluk bir ou-topia, daha doğrusu bir yok-yerdir (s.205). ‘İmparatotluk’un reel emperyal devletler ve onların şirketlerindeki uzantıları ya da dinamiklerine ilişkin berrak bir kavrayış sağlamaksızın, imparatotluğun emperyal ama emperyalist olmadığı, ABD Anayasası’nın da keza emperyal ama emperyalist olmadığı söyleniyor bize. Buradan, ABD Anayasası’nın (her zaman gücünü çizgisel olarak kapalı uzamlara yayma ve egemenliği altındaki bağlı ülkeleri işgal etme, yıkma ve boyun eğdirmeyi amaçlayan emperyalist projenin aksine) emperyal olduğunu çıkarsıyorlar. ABD kuruluş projesi yeniden bir açık uzamı eklemleme ve sınırsız bir alanda uzanan ağlar içinde yeniden sonsuz çeşitli ve tekil ilişkiler kurma modeline göre tasarlanmıştır. Çağdaş İmpararorluk fikri ABD’nin içerideki kuruluş projesinin küresel çapta yayılmasıyla doğmuştur'(s.197). Diğer bir deyişle, bu İmpararorluk övgüsü, İmpararorluğun bir ‘demokrarikleştirilme’ modeli olan ABD anayasalcılığının da (daha kesin olmak gerekirse, fikrinin) övülmesidir. İnceleme, sınıfları ve sınıf çatışmasını (ve onlarla birlikte köylüler ve emekçileri) modası geçmiş ve belirsiz kavramlar diye bir tarafa atıyor ve yerlerine hiçbir zaman açık biçimde betimlenmeyen ve tarihsel ya da ampirik hiçbir özgüllü��ü olmayan ‘biopolitik üretim çoklukları’ kavrayışını ikame ediyor. İlan edilmiş ama açık bir şekilde tarif edilmemiş ‘devrim’ için ise ‘çokluklar’dan başka bir faillik tayin edilmiştir. Bu yeni devrimin programı refah devleti sosyal demokratları tarafından benimsenenden çok da farklı değildir.

Kitabın ‘kapsayıcılığı’na, teorik ihtişamına ilişkin çok şey yazıldı çizildi. Post modern teorisyen (Hardt’ın Duke Üniversitesi’nden meslektaşı) Frederic Jameson kitabı, ‘Yeni Binyıl’ın ilk büyük ve yeni teorik sentezi’ olarak niteledi (5)

Abartma bir tarafa, çok az sayıda eleştirmen, kitabın, yazarların sayısız ve temelsiz iddialarının, tarihi ve ampirik kanıttan yoksun olduğuna ilişkin yorumda bulundu. Yazarlar, kitabın başlarında, ABD devriminin entellektüel köklerinin Spinoza ve Machiavelliye kadar uzanabileceğini ileri sürer; ilgileri çok daha doğrudan olmasına rağmen Rousseau ve Locke’a çok az dikkat gösrerirler. Aralara, taraflı ve uzatılan egemenlik tartışmaları, ya çöken ya da çok sayıda varyasyonu atlayan indirgemeci iddialar serpiştirilir. Örneğin, totalitarizm ve ulus-devlet tartışmalarında, Negri ve Hardr, şunları ileri sürer: ‘Nazi Almanyası, modern egemenliğin ulusal egemenliğe dönüşümünün ve kapitalist biçimle eklemlenmesinin ideal tipi ise, Stalinist Rusya da halkçılığın ve ondan türeyen acımasız manntğın, kapitalizmden kurtuluş özlemiyle tutuşan ücetici güçleri kendi maksatları için seferber ederek, bir ulusal modernleşme projesine dönüşmesinin ideal tipidir’ (s.130). Yazarların geniş ve içerikten yoksun genellemelerinin karışık, mantıksız ve tarihdışı niteliğini göstermek için geniş alıntılar yaptım. Nazi Almanya’sının ‘ideal tip’ olduğunu ileri sürmek için hangi ampirik ya da tarihsel temel vardır? Ulusal egemenlik Nazilerden önce mevcuttu ve yıkılışlarından sonra totaliter olmayan ortamlarda da devam ediyor. Stalin’in Rusya’sı ‘halkçılığın’ vücut bulmasıysa, neden ondan kurtulmaya çalışılsın ki? ‘Halkçılığın’, ‘acımasız mantığı’ Fransız Devrimi’nden kalma süprüntülerdir. Yazarların ‘dünyayı demokratikleştirmenin yeni özneleri olarak betimlediği ‘çokluklar’ı yönlendirmenin temeli olmaktan uzaktır. Bütün bunların içinde (sosyo-ekonomik olarak amorf ‘çokluklar’ın bir parçası olmalarının haricinde) işçi ve köylülerin tam olarak nerede önemli bir rol oynadıkları, ne tür bir öznelik üstlendikleri ve bunu hangi amaçlarla yaptıkları belirsizdir.

Yazarlar, George Saboul’un bir keresinde tarihe ‘elektrikli süpürge’ yaklaşımı diye söz ettiği şeyi sergiliyorlar: Bir parça antik tarih, basit siyaset teorisi yüzeysel yorumu, post modernizmin artı eksi bir değerlendirilmesi, ABD anayasalcılığının övülmesi, kısa bir sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası özeti. Bu bir daldan diğerine atlayışlar, çağdaş dünya ile ilgili özdeki argümana entelektüel bir cila sağlar: Emperyalizmin gözden kaybolması; emperyal devletlerin, ulusal devletlerin (ve sınırların) modasının geçmesi ve kötü tanımlanmış bir İmparatorluk, küreselleşme ve görünüşte Birleşmiş Milletler’e benzeyen ulus üstü yönetim yapılarının yükselmesi, böylece emperyalizm ve sınıfın yanı sıra tarihsel dönüşümün özneleri olarak köylü ve işçilerin rolü de bu kavramsal kara deliğin içine çekilir.

Emperyalizm ABD’dir

Negri ve Hardt’ın ulusal ve emperyal devletin gerilemesine ilişkin iddialarından başlayalım. Devletsiz bir imparatorluk tezleri, sermayenin devlet karşısındaki özerkliğini abartıyor ve tam da herhangi bir özel ulusal çıkardan bağımsız işlemesi nedeniyle “dünya pazarı”nın her şeyin üstünde ve politik olarak kabul edilebilir olduğunu ileri süren serbest piyasa ideologlarının yanlış önermelerini tekrarlayıp duruyorlar. Ne var ki, Negri ve Hardt’ın görüşünün tersine, çağdaş dünyada ulusal devlet, hem emperyal hem de yeni sömürgeci faaliyetlerini genişletmiştir. Bir anakronizm olmak şöyle dursun, devlet, dünya ekonomisinde ve ulus-devletler içerisinde merkezi bir unsur haline gelmiştir. Bununla birlikte, devletin faaliyetleri, sınıf karakterlerine ve emperyal mi yoksa yeni-sömürge bir devlet mi olduğuna göre çeşitlilik arz eder.(6) Son yıllarda emperyal devletin merkeziyeti, emperyal güçlerin, bilhassa ABD’nin konumunu destekleyen tüm temel ekonomi-politik, kültürel ve ekonomik faaliyet alanlarında apaçık bir hal almıştır.
Son yıllarda dünyanın değişik bölgelerinde birkaç büyük finansal ve ekonomik kriz patlak verdi. Her birinde, emperyal devletler, bilhassa ABD, çokuluslu şirketleri kurtarmak ve finansal sistemin çöküşünü engellemek için müdahale etti. Örneğin, 1994’de Meksika iflasın eşiğine geldiğinde, o zamanki ABD başkanı Clinton, ABD’li yatırımcıları kurtarmak ve Peso’ya istikrar kazandırmak amacıyla Meksika devletine 20 milyar dolar verilmesi için müdahale etti. Benzer şekilde 1998 Asya krizi sırasında, ABD ve Avrupalı hükümetler, bölge ülkelerinin -özellikle de Güney Kore’nin- temel sanayilerini yabancı devralmalarına ekonomilerini açmaları karşılığında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın (DB) milyarlarca dolarlık kurtarma planına onay verdiler. 1999 Brezilya krizinde ve bugünkü Arjantin krizinde, Washington, rejimleri kurtarması için IMF’ye baskı yaptı. Bizzat ABD’de büyük bir uluslararası yatırım bankası iflas tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında ABD Merkez Bankası, (FED) bankayı kurtarmak için müdahale etti. Bu nedenle, emperyal devlet, daha fazla sıklıkla ve daha büyük kaynaklarla, büyük yatırımcıları iflastan kurtararak, borçlarını ödeyemez duruma düşen çokuluslu şirketleri destekleyerek ve para birimlerinin çöküşünü engelleyerek kriz yönetiminde hakim bir rol oynadı. Çokuluslu şirketler ve sözüm ona ‘küresel ekonomi’, emperyal devletlerin krizi yönetmek ve çıkarları sağlama bağlamak (yerel işletmelerin satın alınması) üzere yaptıkları sürekli ve büyük çapta müdahalelerine her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır.

Hemen hemen aynı şey, genel olarak ulusal borç ve bilhassa ABD çiftçilik ve tarım sektörünün borçları için de geçerlidir. 1970 ve 1980’lerde, o zamanki SSCB’nin büyük tahıl alımları nedeniyle ABD’li çiftçiler için refah yıllarıydı. Bu, piyasaların nispeten güvenilir olduğu ve ihracatı güvencelenmiş ABD çiftçilerinin üretimi genişlettikleri, daha çok toprak ve makine-teçhizat satın aldıkları ve büyük ölçeklerde borçlandıkları bir dönemdi. ABD bankaları, piyasalar canlı ve toprak fiyatları yüksek olduğu için kredi açmaktan mutluydu. Ne var ki, 1980’lerde SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesinin ardından bu ülkeye tahıl satışlarına Başkan Carter’ın ambargo koyması üzerine, tarımsal ürün fiyatları düştü. Banka karşılık teminatlarının değeri düştü ve çiftçiler onlara kredi açmış olan bankalarla birlikte teknik olarak iflas etti. Bu içborç krizini savuşturmak ve etkilenen ABD sınai-tarım girişimlerini kurtarmak için ABD, ihracat sübvansiyonlarına giderek artan biçimde başvurdu.

Tarihsel ve güncel olarak, rakip emperyal güç, ekonomik işletme ve çokuluslu şirketler arasındaki rekabete esas olarak emperyal devletler öncülük eder. Bu, tarım söz konusu olduğunda bilhassa böyledir. Örneğin, 1989’da Avrupalı devletler, çiftlik hayvanlarına büyümeyi teşvik eden hormonların uygulanmasının sağlık açısından risk oluşturduğu gerekçesiyle ABD’den et ithalatını yasaklama tehdidinde bulundu. Bu durum, ABD’nin 140 milyar dolarlık ihracatını engelleyecekti. Bunun üzerine ABD hükümeti, Avrupa’dan 100 milyar dolar değerinde et ithalatını engelleyerek misilleme yapma tehdidinde bulundu. Emperyal rakipler arasındaki bu rekabetin genel bir özelliği, neyin ticareti bozan fiyat desteklemeleri olarak görüleceğine ilişkin anlaşmazlıklar biçiminde su yüzüne çıkar. Örneğin, 1980’lerin sonlarında ABD, tahıl fazlasından kurtulmak ve eşzamanlı olarak yeni pazarlar kazanmak ya da eskileri yeniden elee geçirme teşebbüsüyle bir İhracat Gelişrirme Programı(EEP) uygulamaya koydu.(7) hem de Avrupalı devletler tahıl üretimini, düşürerek değil, ama ABD sübvansiyonuna denk sübvansiyon yaparak karşılık verdi. Güncel olarak, ABD emperyal devleti, Avrupa pazarlarını, ABD sığır etine ve Güney ve Orta Amerika kökenli muz ihracatına açma mücadelesi verirken, Japonya ve Avrupa devletleri (çelik, tekstil vb. dahil olmak üzere) bir dizi ihracata konulan ‘kota’ların artırılması için ABD ile pazarlık yapıyor. Ticaret ve piyasalar ekseriyetle devletler arası anlaşmalarla belirlenir ve sözde özerk ve spontane “küreselleşme” süreci, sadece “çokuluslu şirketlerin büyümesi”nin bir ürünü değil, ama çoğunlukla bu devletler arası anlaşmaların bir ürünüdür. Dolayısıyla, devletin sermayeler arası rekabete aracılık ettiği, onu etkilediği ve yönettiği bir durum söz konusudur; piyasalar devletin üstüne çıkmaz ama devletin belirlediği sınırlar içinde işler.

Devlet, denizaşırı pazarların ele geçirilmesinde ve ülke pazarlarının korunmasında yaygın ve derin bir rol oynar(8). ABD’de tarım ürünleri ihracatı hem sübvanse edilen su ve elektrik enerjisi biçiminde dolaylı, hem de vergi indirimi biçiminde dolaysız sübvansiyondan yararlanır. İkinci olarak, emperyal devlet, uluslararası finans kuruluşları (IFI’ler) üzerinden Üçüncü Dünya’da kredi alan devletlere koşulluluk anlaşmaları yoluyla ticarecin önündeki engelleri azaltmaları ya da ortadan kaldırmaları, işletmeleri özelleştirmeleri ve ulusalsızlaştırmaları (de-nationalize) ve böylece ABD’li, Avrupalı ve Japon çokuluslu şirketlerinin piyasalara girmelerine ve yerel işletmelere Ortak olma ya da satın almalarına imkan sağlamak için baskı yapar. Kısacası devletin müdahalesi olmasaydı ne sözüm ona ne ‘küreselleşme’ olurdu ne de piyasalar. Emperyal devletin askeri müdahaleleri ve seçimlere karışmaları politik ekonomik tehditleri ve yerel yandaşlara baskısı ya da bunların kiralanması olmadan hiçbiri olmazdı. Emperyalizm pek çok biçim alır, ama benzer amaçlar güder: Piyasaların ele geçirilmesi, rakip lerin piyasalara girişi ve ülke piyasalarının korunması. ABD’de stratejik önemdeki ürün alanlarının geniş bir yelpazesinde ayrıntılı hazırlanmış bir dizi ticari engel vardır: Otomobil ithalatı, şeker, çelik ve tekstil gibi sektörler kotalarla sınırlıdır (9). Bir sürü geleneksel olmayan mecburiyet ve resmi olmayan anlaşmalar, ihracat ülkelerinin ABD piyasalarına girmesini sınırlar -hepsi de devletler arası temelde pazarlık edilmiştir. Pek çok halde, ABD devleti, Cardoso yönetimindeki Brezilya gibi yeni sömürge rejimlerle işlerinde ‘anti-damping’ vergisi uydurma bahanesiyle karşılıklılık ilkesini reddederek, Brezilya çeliğinin ithalatını kısıtlarken, enformasyon sektörünün serbestleştirilmesini talep eder ve güvence altına alır.

Ticareti serbestleştiren ve yeni ticaret kuralları koyan uluslararası bağlayıcı tüm büyük” anlaşmaları devlerler müzakere eder, devletler uygular ve devletler değişiklikler yapar. Bu nedenle örneğin, ticarec kuralları ve küresel ticarec ağlarının çerçevesini oluşturan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Lome Konvansiyonu devletler tarafından formüle edildi. Ayrıca, iki taraflıların yanı sıra Avrupa Birliği, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) ve Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (LAFTA) gibi bölgesel çok taraflı ticaret paktları, çokuluslu şirketlere yeni pazarlar açmak için devletlerin yaptığı girişimlerdir. Emperyal devlet, çokuluslu şirketiyle sinerji içinde faaliyet gösterir. Negri ve Hardt’ın spontane ve güdümsüz olarak gördüğü “piyasalardaki yayılma”nın anakronistik devletlerin yerine geçen çokuluslu şirketletle bir ilgisi yoktur: Tersine, yeni piyasalara yönelik sermaye hareketlerinin çoğu, engelleri ortadan kaldıran ve bazı durumlarda ulusal rejimleri istikrarsızlaştıran devlete bel bağlar.

Aynı şey, yatırım anlaşmaları, koruma, sübvansiyon ve yasal düzenlemeler için de geçerlidir. Yeni çok taraflı ve iki taraflı yatırım anlaşmaları, çokuluslu şirketlerin onayı ve aktif katılımıyla devlet düzeyinde formüle edilir. Bunun nedeni açıktır: Çokuluslu şirketler, sermayelerine el konulmamasının, “ayrımcı” vergilere maruz bırakılmamasının ya da kar transferlerinin sınırlandırılmamasının garanti edilmesi için devletin katılımını ister. Devlet, açıkça söylemek gerekirse, şirketlerin yatırım genişlemesinde canalıcı bir unsur olan yatırım garantilerinin polis memurudur. Pek çok durumda, emperyal devletler, “istikrar” ya da kalkınma kredilerinin koşulu olarak yeni yatırım kurallarının konulması için IFI’deki temsilcilerinden yararlanırlar. Avrupa Birliği’ndeki emperyal devletler, kendi tarımsal ürünleri için güçlü koruma engelleri koyarlar. Hem ABD hem de Avrupa devletleri elektrik ve su kullanımını düşük fiyatlandırma yoluyla tarımı büyük ölçüde sübvanse ederler. Yeni teknoloji araştırma ve geliştirmesi büyük ölçüde devlet tarafından finanse edilir ve sonuçlar, pazarlanması için çokuluslu şirketlere teslim edilir. Çokuluslu şirketin yurtdışında uluslararası pazara yayılması öncesi, sırası ve sonrasındaki her bir evrede, devlet, derinlemesine işin içindedir. Dahası, ulusal işletmelerin rekabet edebilir durumda olmadığı yerlerde, emperyal devletler, onları daha etkin üreticilerden korumak için bahaneler icat eder. Bu şekilde, örneğin, Japon devleti, pirinç tükecicileri için on kat daha .pahalıya mal olsa da kendi pirinç üreticilerini korur. ABD, araştırma, ucuz su bedeli ve ABD tahıl ihracatının satın alınması koşuluna bağlanan krediler biçiminde tarım ürünü ihracatçılarına muazzam sübvansiyonlar sağlarken, Avrupa Birliği, yüksek teknoloji sektörlerinin oluşumunu sübvanse eder.

‘Devletçilik’ ya da; ‘neo-devletçilik’ olarak isimlendirilebilecek olan, emperyal devlet içinde yerleşik çokuluslu şirketlerin ‘küresel genişleme’sinin merkezindedir; Devlet büyüdü, erişimi genişledi ve faaliyetleri yayıldı: Kısaca, uluslararası ekonomideki rolü, kapitalist sistemin yeniden üretimi içint esastır. Durumun böyle olmasına rağmen, maalesef, muhafazakar ideologlar tarafından savunulan ‘serbesc piyasalar’ içi boş retoriği, onu daha iyi bilmesi gereken ‘küreselci sol’ tarafından kullanıldı ve Papağan gibi tekrarlandı. Hardt ve Negri devletin gerileyen rolü üzerine yazarken, dünya çapında siyasal sağ, çokuluslu şirketlerin çıkarlarını ilerletmek için devletin faaliyetinin arttırılmasında faal durumda. Benzer şekilde, Hardt ve Negri, piyasaların ‘küreselleşmesi’ üzerine ‘yazarken, emperyal ülkelerin çokuluslu şirketleri ve onların devletleri, piyasalardan pay kapıyor, nüfuz, hakimiyet ve kontrol alanlarını genişletiyor. Her şeyden önce, emperyal devlet, sadece ekonomik bir kurum değildir; çokuluslu şirketlerin yurtdışına yayılması, ağırlıklı olarak emperyal devletin askeri ve politik rolüne bağımlıdır. Çokuluslu şirketlerin yurtdışına yayılması, Avro-Amerikan emperyalizminin NATO ve Güney Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki taşeron orduları aracılığıyla askeri-politik yayılmasıyla olanaklı kılındı. Rusya’da ve (eski SSCB’de) ve Doğu Avrupa’da, uydu rejimler, finanse edildi ve desteklendi ve böylece, stratejik sektörler, enerji kaynakları vb.’den oluşan geniş bir dizide şirket satın alımlarının temeli atıldı. ABD emperyal devletinin SSCB karşısındaki zaferi, Avrupa’daki refah devletlerinin ve ABD’de bir refah devleti olarak görünenin ortadan kaldırılmasına ivme kazandırdı. Körfez ve Balkanlar’daki Avro-Amerikan savaşları, emperyal devletlerin hakimiyetini pekiştirdi ve muhalif devletler üzerindeki nüfuzlarını genişletti. Eski komünist rejimlerin istikrarsızlaştırılması, Güney Afrika, Latin Amerika ve başka yerlerdeki ulusalcı ve sosyalist rejimlere karşı yıkıcı savaşlar, bu rejimleri neo-liberal politika reçetelerine açtı. Askeri yayılma, çokuluslu şirketlerin yurtdışına yayılmasına eşlik eden ve destekleyen devlet aygıtlarınca organize edildi.

Küreselleşme denen olgu, emperyal devletin kabzasından tuttuğu, nişan aldığı ve ateş ettiği bir silahın namlusundan tetiklendi. Yurtdışındaki sermayenin daha fazla korunması için ABD ve Avrupa Birliği, Avrupa dışında yaşamsal ekonomik çıkarları (onların çokuluslu şirketleri) tehdit eden herhangi bir ülkeye karşı saldırı savaşlarını meşrulaştıran yeni bir NATO doktrini oluşturdular (10). NATO, Doğu Avrupa’daki yeni yandaş devletleri ve Baltık devletleri ile eski SSCB cumhuriyetlerinde (Gürcistan, Kazakistan vs.) yeni “barış ortakları”nı içine alacak şekilde genişletildi. Diğer bir ifadeyle, emperyal devlet askeri ittifakları, öncekinden daha fazla sayıda devleti bünyesine katarak, öncekinden daha fazla devlet aygıtını, Avro-Amerikan çokuluslu şirketlerinin bu ülkelere güvenli girişini ve karların ABD ve Batı Avrupa’daki merkezlerine rahatça transferini garantilemek için kapsıyor (11). Hardt ve Negri tarafından emperyalizmsiz, devletsiz, sınıfsız imparatotluk hakkında ileri sürülen argüman, kısaca, neticede emperyalizmi aşmak ve içerisi ile dışarısı arasındaki engelleri parçalamak zorunda olan diye ileri sürdükleri çokuluslu şirketlerin hakim olduğu bir dünya pazarı nosyonuna dayanır. (s.248). Bu ‘küresel’ çokuluslu şirketler, ulusları ve emperyal devletleri anakronistik kılmıştır.

-II-
Hardt ve Negri, çokuluslu şirketlerin iç örgütlenmelerine ilişkin hiçbir veri sunmuyor, karar alma yapıları hakkında analiz yapmıyor ve devletler ile ilişkileri üzerine hiçbir tartışmaya girmiyor. Ismarlama teorileştirme, zahmetli ampirik incelemelerden kaçınmanın uygun bir yoludur. Özünde, Hardt ve Negri tarafından ileri sürülen argümanlardan ilki, çokuluslu şirketlerin herhangi bir ulus-devlette belli bir yeri olmayan küresel işletmeler olduğu yönündeki temelsiz varsayımadayanıyor. Hardt ve Negri’ye göre, bu işletmeler, ulusal kontrollerden kurtulmuş yeni bir dünya ekonomisinin çekirdeğini oluşturur ve yeni bir dünya yönetici sınıfının parçasıdırlar. Bu varsayım, geniş ölçekli şirketlerin, birkaç ülkede faaliyet göstermeleri, mobil olmaları ve pek çok ulusal hukuktaki hem vergilerden hem de düzenlemelerden (özellikle istihdam ettikleri işçi ya da köylüleri koruyanlardan) kaçma güçlerinin olmasına dayanır. Bu varsayımla ilgili birkaç kavramsal ve ampirik sorun vardır.

Birincisi, çokuluslu şirketlerin çok sayıda ülkede faaliyet göstermesi, strarejik kararların, yöneticilerin ve karların büyük kesiminin yoğunlaştığı şirket merkezlerinin ABD, Avrupa Birliği ve Japonya’da bulunması gerçeğini daha az değerli kılmaz. (12) İkincisi, mobilite, emperyal merkezlerdeki şirket merkezlerinde yöneticiler tarafından alınan stracejik kararlara dayanır. Bu kararlar, emperyal devlet ve onun IFl’lerdeki temsilcileri tarafından yaratılan siyasi ve ekonomik koşullara bağlıdır. Mobilite, devletler arası ilişkiiere bağlıdır. Üçüncü olarak, vergi ve düzenlemelerden kaçınma, emperyal devletler ve onların çokuluslu bankalarındaki dikkatlice hazırlanmış politikalar sayesinde olanaklıdır.(13) Yeni sömürge ülkelerden emperyal üikelere yasadışı kazanç transferine karşı yasaların uygulanmaması, dış hesapları güçlendiren büyük ölçekli zenginlik transferlerini kayıran bir devlet faaliyeti biçimidir. Yeni sömürge devletin düzenlemelerine çokuluslu şirketlerin uymaması, emperyal ve yeni sömürge devlet arasındaki” ilişkiierde kökleri olan daha geniş bir iktidar ilişkileri bütününün bir parçasıdır.

Hardt ve Negri’nin analizini biçimlendiren ikinci varsayım, eski ulus-devlet hükümetlerinin yerini IFI, Dünya Ticaret Örgütü ve çokuluslu şirketlerin yönetim kurulu başkanlarından oluşan yeni bir dünya hükümetinin aldığıdır (S.336). Bu, iktidar yapısının daha derin bir analitik incelemesinden çok; ikinci derece önem, taşıyan bir olayın yüzeysel bir tartışmasına dayanan bir argümandır. Dünya yüzünde çok sayıda yerde IFI’lerin, önemli ekonomik ve toplumsal sektörleri etkileyen çok sayıda önemli karar aldığı doğru olsa da bu kararlar ve karar alıcılar, onları etkileyen emperyal devletler ve çokuluslu şirketlerle yakından ilişkilidir. Bütün üst düzey IFI yetkilileri, onların ulusal/emperyal hükümetleri tarafından atanır ve kredi ve kredi açma koşullarını dikte eden çok önemli tüm politika rehber ilkeleri, emperyal devletlerin finans, hazine ve ekonomi bakanları tarafından belirlenir. Bizzat IFI’lerin fonlarının büyük kesimi, emperyal devletlerden sağlanır. IFI’nin yönetim kurulunda ki temsil, emperyal devletler tarafından sağlanan fonların oranındadır. IMF ve Dünya.Bankası’nı hep ABD ya da Avrupa Birliği’nden kişiler yönetti.(14) Hardt ve Negri’nin IFI iktidarına ilişkin vizyonu, onun emperyal devletlerdeki kaynağına değil, bir türev iktidar anlayışına dayanır. Bu nedenle ıskaladıkıarı, uluslararası iktidarın, ulus üstü varlıklara değil, emperyal devletlere dayanma derecesidir. İkinci kavram, IFI’lerin özerkliğini bir hayli fazla öne çıkartır ve dolayısıyla emperyal devletlere olan tabiyetini de azımsar. IFI’lerin gerçek önemi, emperyal devletlerin iktidarını büyütmeleri, yaymaları ve derinleştirmeleri ve bu yüzden rakip emperyal devletler arasındaki rekabetin alanı olmalarıdır. Bu nedenle, eski devletlerin yerini almak şöyle dursun IFI’ler onların konumlarını güçlendirdiler.

Hardt ve Negri gibi küreselleşme teorisyenleri, sanki biri olmadan diğeri de var olamayacakmış gibi, emperyalist devletlere karşıt olarak bir ’emperyal sistem’den söz edip duruyorlar (Bak.Önsöz). Bu “Sistem”in, devletlerin tümü, piyasalara egemen olan her şeye kadir çokuluslu şirketler karşısında özel önemlerini yitirdiğinden bir “merkez”i yoktur. Sistem yaklaşımları, ulusal olarak bir sahibi olan ve yönetilen banka ve sanayilerin sınıfsal ve kurumsal iktidarını kavramakta başarısızdır. Daha da endişe verici olan ise, sistem teorisyenleri, emperyal devletler, çokuluslu şirketler ve onların IFI’lerdeki uzantıları arasında var olan bağ, yapı, faaliyet ve yasal kuralları, onların emperyalist ülkelerdeki güçlerinin ve kar, faiz, rant ve imtiyaz gelirlerinin merkezileşmesinin geniş çerçevesiyle ilişkilendirmezler. “Sistem” aslında, emperyal devlet ve onun çokuluslu şirketlerinin birleşik güçlerinden türer ve onlar tarafından sürdürülür. Bir emperyal sistem betimlemek için mülkiyet ve devlet iktidarının özgüllüklerini soyutlamak/özgüllüklerinden hareket etmek, temel çelişki ve çatışmaları, devlet içi emperyal rekabetleri ve devlet iktidarı için sınıf mücadelelerini gözden kaçırmak anlamına gelecektir.

Bilimsel-teknolojik başarının hoş kokusu mu?

Hardt ve Negri gibi küreselleşme teorisyenleri tarafından savunulan daha yaygın argümanlardan biri de, üretici güçlerin gelişimine yeni bir canlılık vererek, devlet sınırlarını ortadan kaldıran ve kapitalizmi dönüştüren (= bir ‘yeni çağ’) bir süreç olan enformasyon devriminin gerçekleştiğidir.(s.223) (15) Enformasyon teknolojisinin ekonomileri tamamen değiştirdiği/devrimcileştirdiği ve böylece, içinde ulus-devletler ve ulusal ekonomilerin gereksiz hale geldiği yeni bir küresel ekonomi yarattığı iddiası son derece kuşkuludur. Dahası, ABD nüfus sayımı, daha yüksek üretkenlik rakamlarına bir başka açıklama sağlamaktadır- 1990’lı yıllarda ABD emek pazarını beş milyon yasadışı göçmen istila etmiştir. (16) Üretkenlik işçi başına düşen üretimle ölçüldüğünden, sayılmayan beş milyon işçi, üretkenlik rakamlarını şişirmiştir. Eğer beş milyon kişi dahil edilse, üretkenlik rakamları büyük ölçüde düşer.
Hardt ve Negri’ye göre, imalat, madencilik, tarım ve toplumsal hizmetlerden oluşan “eski ekonomi”yi bir kenara iten bir “yeni ekonomi”de yaşıyoruz (s.27-45). Bu nedenle, üçüncü bilimsel teknolojik devrim sayesinde, Hardt ve Negri, kapitalizmin tamamen yeni bir biçiminden daha az bir şey olmayan yepyeni bir çağda yaşadığımızı ileri sürüyor. Küreselleşme teorisyenlerine göre, ‘piyasa’, yeni teknolojiler tarafından üretilen yeni verimlilikler yaratıyor ve yüksek büyüme hızını garantiliyor. En azından, 2000 sonları ile 2002 yılı arasındaki durgunluk, kesin biçimde ‘yeni ekonomi’ ideologlarının iddialarını çürütür: Ekonomik çevrim çalışmaya devam eder ve üstelik, çevrim, ‘yeni ekonomi’nin çok spekülatif doğası tarafından bilhassa ön plana çıkarılır. Görüldüğü gibi, ‘yeni ekonomi’ aşırı kar taleplerinin sürüklediği değişken, spekülatif bir ekonominin tüm özelliklerini sergiler. Karların ya da hatta gelirlerin bile yokluğunda/bulunmadığına göre, ‘yeni ekonomi’ diye övülenin büyük bölümünün, ilk yatırımcıların elde ettiği yüksek getirilerin, daha sonraki yatırımcıları finansal yıkıma götüren muazzam bir finansal aldatmaca olduğu ortaya çıkar.

Bu kitabın yazarları için talihsizlik ama, 1990’ların ekonomisine ilişkin ayrıntılı ampirik incelemeler, enformasyon teknolojisinin, fiber optik ve biyo-teknolojinin üretici güçleri tümden değiştirerek ‘yeni kapitalizrn çağı’ açtığı iddiasını etkin biçimde çürüttü. (17) Erkenden fabrikalarını ‘robotize’ eden ve yeni enforrnasyon teknolojisi ürünlerinin pek çoğunu üretip uygulayan Japonya’da, ekonomi olduğu yerde saydı (son onbir yılda büyüme yaklaşık olarak yıllık ortalama yüzde 1 oldu) ve 2001’de derin bir durgunluğa girdi. ABD imalat sektörü, Ağustos 2000 sonundan itibaren negatif büyüme içinde ve bu durum ardarda gelen son oniki ayda da devam etti ki bu II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden beri en uzun negatif büyüme dönemidir. Ve bu durgunluğun belirsiz bir dönem boyunca da devam etmesi bekleniyor -tahminler bir yıldan üç yıla kadar değişiyor. Enformasyon teknolojisi büyüme oranları 2001 yılının tümünde negatifti. Negatif tasarruf faizleri, muazzam açıklar ve güçlü doların ülke içi ya da ihracat yönelimli büyümeye engel olması nedeniyle yakın zamanda toparlanma ihtimali de zayıftır. Yapısal ve devresel krizler çakıştığından, durgunluk ve daralmanın bir süre daha devam etmesi çok muhtemeldir.(8) Durgunluk, ‘Yeni Ekonomi’nin ekonomik çevrimleri geçmişte bıraktığını ilan eden enformasyon teknolojisi ideologlarının kolunu kanadını kırar. Aslında enformasyon teknolojisi şirketleri, mevcut gerilemede en ağır darbeyi yediler ve dot.com şirketlerinin yüzde sekseninden fazlası artık karlı durumda bile değil.(19)

Enformasyon ekonomisi ve onun hisse senedi değerlerinin gerilemesiyle bitlikte, ‘enformasyon devrimi’nin, yeni bir dünya düzeni şöyle dursun, başlıca emperyal devletlerin ekonomilerini belirleyen aşkın bir güç olmadığı açık bir hal alır. Çoğu insanın bilgisayarının ve tarayıcısının olması ve bazı firmaların envanterlerini daha iyi kontrol edebilmeleri, iktidarın ulus-devletin ötesine kaydığı anlamına gelmez. Dolayısıyla, ‘enformasyon devrimi’ne ilişkin iddialar, özellikle, dünya borsalarındaki yatırımcıların fonları kar etmeyen ve giderek artan zarar yazan yüksek teknoloji firmalarından çekip reel ekonomi şirketlerinin kağıtlarına yöneltmeleri nedeniyle de boş çıkıyor.

Enformasyon teknolojisi ideologlarının önde gelen eleştirmenlerinden Paul Strassman tarafından geçenlerde üç bin Avrupalı şirkete ilişkin bir araştırmaya dayanılarak yapılan bir değerlendirme, bilgisayarlara yatırım ile karlılık arasında hiçbir ilişkinin olmadığını gösteriyor.(20) Bu nedenle, enformasyon teknolojisi devriminin üç temel iddiası -ekonomik çevrimi mezara gömmesi, sürdürülebilen bir üretkenlik devrimi yaptığı ve yüksek karlar sağladığı- gerçeğe pek uygunluk arz etmez. Aslında, kapitalizmin sistematik akıldışılıkları, enformasyon teknolojisi balonuyla daha da şişirildi: Ekonomik çevrimler tam kapasite çalışıyor, üretkenlik durgunluğa meyilli ve kar oranlarında düşme eğilimi var. Robert Gordon tarafından kaleme alınan ve 1995-99 döneminde üretkenlikteki artışı analiz eden bir diğer makale de, Hardt ve Negri’nin ‘yeni çağ’ın varlığına ilişkin ileri sürdükleri iddiaları hakkında ciddi kuşkular yararıyor.(21) Gordon, üretkenlikteki iyileşmenin neredeyse yüzde yetmişinin iyileştirilmiş enflasyon ölçümleri (daha düşük enflasyon tahminleri zorunlu olarak daha yüksek reel üretim dolayısıyla üretkenlik anlamına gelir) ve üç buçuk yıllık dönemde üretimde istisnai hızlı büyüme oranına üretkenliğin yanıtından kaynaklandığını ileri sürüyor. Böylece, 1995-99 dönemindeki üretkenlikteki yüzde 1’lik artışın yalnızca binde 30’u (ya da yüzde 0.3), güya ‘enformasyon devrimi’nin -artık ne kadar devrim denebilirse- bilgisayarlaştırmasına atfedilebilir. Gordon’un 1950-96 yıllarını kapsayan teknik ilerlemeye ilişkin araştırmasına göre, yıllık çok faktörlü üretkenlik artışında kendini gösterdiği gibi maksimum teknik ilerleme dönemi, yaklaşık olarak yüzde 1.8’e ulaştığı 1950-64 dönemidir. Bu yüzyılda en düşük çok faktörlü üretkenlik artış dönemi yaklaşık olarak yüzde 1’in yarısı kadar bir oranla 1988-96 dönemindeydi.(22)

Vaadedilen ‘yeni verimlilikler’, kapitalist ekonomik çevrim mantığını aşamadı. İyimser biçimde, ‘tam zamanında üretim olarak kategorize edilen şey de, istikrarlı ve sürekli bir talep artışına dayanıyordu. 2000-2002 durgunluğu ve talepteki ani düşüş, hem üretici ve satıcılar için stokların birikmesine hem de bunun sonucu olarak işten çıkarmalara yol açtı. Nakit akışı sorunları, ‘eski ekonomi’nin karakteristikleri olan artan borçluluk ve iflaslar intikam almak için geri döndüler. Sözde ‘yeni ekonomi’nin kapitalist krizi aşamadığı açıktır, tam tersine, aslında daha kırılgandır ve nakit akışının büyük bölümü, sürekli spekülatif yüksek gelir beklentilerine bağlı olduğundan toparlanmak için daha az kaynağa sahiptir. Web sitelerinde ticari ilan gelirlerindeki keskin düşüş ve bilgisayar piyasasının doyması, hem donanım hem de yazılım üreticileri için yapısal bir krize ve ‘sanayi’de muazzam bir depreme yol açtı -hisselerin aşırı ‘kağıt değer’leri, değerlerinin kesirlerine düştü ve önde gelen internet şirketleri bir ‘yeni kapitalist çağ’ı belirlemek bir yana ayakta kalma mücadelesine girdiler.

-III-
Yeni emperyalizm: ‘İmparatorluk’a bir alternatif

ABD ve Avrupa’nın günümüzdeki ‘küresel üstünlüğü’, üç istikrarsız ve giderek sürdürülemez hale gelen bir destek üzerine kurulmuştur. Bunlardan birisi, büyük değişkenlik ve derin bir durgunluğa girmeye eğilimli, çok kırılgan ve spekülatif bir sektördür. İkincisi, kendi sömürgeleştirilmiş alanlarından kar, faiz ödemeleri ve imtiyaz transferlerinin yüksek düzeyidir. Yalnızca Latin Amerika’da, 700 milyar doların üzerinde bir meblağ, 1990-98 döneminde, Avrupalı ve ABD’li bankalar ile çokuluslu şirketlere ödemeler biçiminde transfer edildi.(23) ‘İmparatorluk’un üçüncü desteği, politik güç (bütçe açıklarını kapatmak üzere para basma gücü de dahil) ve Avrupa-ABD devletlerinin, ülkelerinden yasadışı biçimde elde ettikleri milyarlarca dolar da dahil olmak üzere fon transferi yapan yabancı şirketlere sağladığı güvenliktir.(22) Emperyal devletlerin politik gücü ve sağladığı güvenlik, rakip emperyal ya da emperyal olmayan ülkelerin serbest piyasa rekabetinden zedelenebilir olan stratejik ekonomik sektörlerin kabulü ya da rızasına bağlıdır.(25) Avrupa ve ABD’li yöneticiler için sorun, kısaca, derinleşen durgunluk, sönen bir enformasyon teknolojisi sektörü ve dünya pazarında rekabet edebilir durumda olmayan ekonomik sektörlerdeki artan işsizlik karşısında imparatorluklarının nasıl yönetileceğidir.
Pek çoklarının belirttiği gibi, neo-liberalizm hep bir mitti: Emperyal devletler hiçbir zaman piyasalarını tamamen açmadılar, sübvansiyonların tümünü kaldırmadılar ya da kah siyasal kah toplumsal nedenlerden ötürü stratejik ekonomik sektörlerin desteklenmesi ya da korunmasına müdahale etmediler. Neo-liberal emperyalizm, hep, seçmeli ürün alanlarında belirli bir zaman süreci içinde seçtikleri ülkelere açılmaları hedefledi. Piyasalar, ABD hükümeti tarafından ABD’li şirketler tarafından yabancı ülkelerde üretilen ürünlere açıldı. Emperyal ülkede ‘serbest ticaret’, ekonomik değil, politik kritere dayandırıldı. Diğer taraftan Avrupa-ABD’li politikacılar ve onların IMF-Dünya Bankası’ndaki memurları, Üçüncü Dünya’ya ‘piyasa fundamentalizmi’ni vaaz ettiler: Tüm sektörlerdeki tüm ürün ve hizmetlerin ticaretindeki engellerin, sübvansiyonların ve kuralların tamamen kaldırılması. Emperyal devletlerin seçmeli serbest piyasa uygulamaları, ülkede önemli siyasi seçim bölgelerini kapsayan ekonomik sektötleri korurken, çok uluslu şirketlerine piyasa fundamantalizmini uygulayan hedef ülkelerdeki piyasa fırsatlarından yararlanmasına imkan verdi. İki emperyal rakip, her ikisi de seçmeci serbest piyasacı olan ABD ve AB, kendi önemli siyasi seçim bölgelerini korurken diğerlerinin pazarlarını açmaya giriştiklerinde çatışmalar patlak verdi.

Durgunluk, spekülatif çöküş ve yoğunlaşmış rekabetten oluşan üçlü krizin ortaya çıkışıyla birlikte emperyal ülkeler, çok sayıda sektörde daha büyük devlet müdahalesine başvurdu: Tarımsal sübvansiyonlar ve diğer devlet desteklemeleri artırıldı -2001’de ABD’de 30 milyar dolar; ithalata ‘kotalar’ konularak (Bush’un ABD çelik sanayisine taahhüdüydü) ticarete müdahale arttırıldı ve karların, faizlerin ve ticaret avantajlarının (ABD’nin ‘Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması’ önerisi) artırılması ve -Afganistan’a saldırıda olduğu gibi- askeri keynesçilik olarak savaş yoluyla Üçüncü Dünya’nın sömürülmesi yoğunlaştırıldı.(26) Ülke içi piyasaların korunması ile tekelci piyasa avantajları ve yatırım karlarını sağlama bağlamak için sen müdahaleyi birleştiren devlet yönetimindeki ticaret, neo-merkantilist emperyalizmin içeriğini belirler. Serbest piyasa retoriği ve piyasaları seçerek açışıyla birlikte neo-liberalizmin yerini, bölgesel ticaret alanlarını daha fazla tekelleştirmeye, ticaret avantajlarını maksimize edecek ve yerli üreticileri koruyacak daha büyük tek taraflı siyasi kararlara ve askeri stratejilere daha çok bel bağlamaya yönelen bir neo-merkantilizm alıyor. Bu yönelimlerin hepsi de, gözden düşmüş yandaşlar tarafından yönetilen krize gömülü neo-liberal ekonomiler üzerindeki kontrolün derinleştirilmesine ve askeri keynesyenizmin arttırılmasına hizmet ediyor. Tıpkı eskiden, ABD’nin neo-liberal imparatorluğunu geliştirmede lider olması ve Avrupa’nın onu izlemesi gibi, bir neo-merkantilist imparatorluğa geçiş konusunda da yine ABD öncü bir rol oynuyor. Eşit ölçüde önemli olan, ABD devletinin, tüm Amerika kıtasında geçerli olacak ticaret, yatırım ve patent yasalarını belirleyen kurallar ve düzenlemeleri dikte ettirecek olmasıdır. Bu durum, ABD hükümetine, ülke içinde korumacılığı, Latin Amerika’dan Avrupa’nın dışlanmasını ve Latin Amerika içinde serbest piyasaları birleştirecek bir konumda olmasına imkan verecektir.(27)

Emperyal devletin, ülkede korumacılığı, yurtdışında tekelleri ve imparatorluk içinde serbest ticareti birleştirdiği merkantilist emperyalizm, bu nedenle, Latin Amerika için korkunç bir bedele mal olacak ve Avrupalı rakiplerine korku salacak şekilde imparatorluğun korunması ve ülke içi siyasi desteğin sürdürülmesi için seçilen stratejidir.(28) Neo-merkantilist imparatorluğun izinde olan Washington’ın giderek artan bir şekilde tek taraflı kararlara ve politika oluşturmaya bel bağlaması zorunludur. Tekelci doğasıyla neo-merkantilizm, tek taraflı devlet kararlarıyla rakip ittifakların/müttefiklerin dışlanması ve ticaret avantajlarının maksimize edilmesine dayanır.(29) Hardt ve Negri’ye rağmen, New York ve Washington’daki terörist saldırılar, dünya piyasalarında koşullar kötüleşirken dahi Washington’ın en iyi emperyalist geleneklere bağlı kalarak Afganistan’ı bombalamasına yol açtı, Özellikle Avrupa Birliği ile ittifak oluşturma stratejisi Washington’ın hegemonya peşinde oluşunu değiştirmedi, Tersine, ittifak, Avrupa Birliği’nin Kosova’dakinden bile daha fazla, ABD’nin askeri komutasına tabi olması ve savaşa ilişkin tüm kararların ABD tekelinde olması temelinde kuruldu. ABD askeri müdahalesinin ilk evrelerinde ABD’nin savaş taleplerinin Avrupa Birliği, Rusya, Çin ve Ortadoğu’daki bazı Arap rejimleri tarafından hiçbir açık ‘quid pro quo’ (karşılık, bedel) olmaksızın tümden kabul edilmesi dikkat çekicidir.(30) Söylemeye gerek yokki, Afganistan müdahalesi ve emperyal devletin konuların, ittifakların ve piyasa muamelelerinin siyasal koşullarının belirlenmesindeki güçlü rolü, devletsiz imparatorlukların tabutuna bir çivi daha çakar ve merkantilist stilde yeni bir emperyalizm, teorisi argümanını güçlendirir. Afganistan’daki savaş, askeri harcamalarda büyük artışlara (100 milyar dolar), daha fazla korumacılığa ve dört bir yanda askeri tehditlere yol açtı. Emperyalizm ve İmparatorluk gerçekten de iyi gidiyor. Sadece ‘çokluklar’ (=köylüler ve işçiler) zarar görüyor. Bu, iki ek soruya yol açan bir durum: Köylüler ve işçiler İmparatorluğa karşı tepki gösterir mi? Ve eğer gösterirlerse, nasıl?

-IV-
Madunların imparatorluğu mu?

Hardt ve Negri, iktidar konfigürasyonlarını tanımlarken, rejim, devlet ve sınıfın en önemli varyasyonlarını gözden kaçıracak ölçüde yüksek bir soyutlama düzeyinde hareket ediyorlar. Sonuç olarak sosyo-ekonomik değişimi kavramsallaştırmaları, ya var olmayan ya da hiç ikna edici olmayan epistemolojik bir loşlukta güvensiz bir şekilde salınır durur. Bu nedenle, post modern eğilimleri de göz önüne alındığında, değişimin, sınıf değil ama günümüzde moda ve her yerde hazır ve nazır olan ‘madun’ öznesinden kaynaklanması şaşırtıcı değildir. Negri’nin daha önceki yazılarında, onun emperyalizme ilişkin bugünkü konumunu temsil eden teorik unsurların hem araştırılması hem de bulunması cezbedicidir. Bu nedenle, Focault gibi post modernistler ve sömürge sonrası/maduncu çeşitleri tarafından ‘marjinallik’in kutlanması ışığında, 1970’lerin başlarından itibaren Autonomia’nın mevcut parti sisteminin dışında ve ona karşı faaliyet gösterebilen yeni bir politik sınıf arayışına girmesi belki de anlamlıdır:(31) Kuzeydeki sanayii işçi sınıfının -kesintisiz biçimde PCl’yi (İtalyan Komünist Partisi) desteklemeyi sürdürdü- kitlesel desteğinin olmaması karşısında Autonomia tarafından bu rol tahsis edilenler, işsiz gençlerden (Güney İtalya’daki kırsal alanlardan göç eden), kadınlardan ve kentteki informal sektörde kendi hesabına çalışanlardan (‘kayıtdışı’ işçiler) -ya da tam olarak post modern teori tarafından potansiyel/fiili biçimde kırsal ve/veya kentli (yetkelendirilmişler) olarak sonradan çok rağbet edilen kategorilerden oluşan declase (mevkiinden düşmüş)/deklase ‘marjinaller’ idi.
Bu daha öncelerine ait Autonomia anlayış, incelemekte olduğumuz kitaba gerçekten de nüfuz eder. Bu anlayış bize, “kurucu bir güç olarak, ortaya çıkan yeni prolecarya… yeni bir endüstriyel işçi sınıfı değil yeni bir proletarya” olduğunu (vurgular orijinal) birincinin “emeği sermaye tarafından sömürülen herkesi, ortaklaşan çoğunluk”tan oluştuğunu söyler (s.403). Aynı nokta, Hardt ve Negri’nin ‘İşaret etmek istediğimiz nokta… bütün bu çeşitli emek biçimlerinin bir biçimde kapitalist disipline ve kapitalist üretim ilişkilerine tabi olduğudur. Bu sermaye içinde olma ve sermayenin devamını sağlama gerçeği proletaryayı bir sınıf olarak tanımlayan şeydir’ beyanında bulundukları kitabın ilk bölümlerinde (sf.78) belirtilir. ‘Kapicalist üretim ilişkileri’ kelimelerinin varlığına rağmen, bu kitabın yazarları için proletaryanın mülkiyet ilişkileri açısından tanımlanmadığı açıktır. Proletarya, daha ziyade, sermaye olarak aynı ekonomik devrenin bir parçası olma olgusuyla tanımlanır sadece. Bu ekonomik devrede proletaryanın sunduğu kapasite sermayeye artığın bir parçasını sağlar. Bu tanım sadece Marksist olmayan bir tanım olmakla kalmaz, ama -bu şekilde kavramsallaştırıldığında- doğmakta olan ,bir burjuvaziye artı-emeğin bir parçasını sağlayanı feodal bir toprak sahibi sınıfının da proletaryanın bir bölümünü oluşturduğu söylenebilir! Bu nedenle, bu kitap, Autonomia günlerinden, kapitalist işin (ve iş disiplininin) bir ‘reddi’nin ister istemez, sosyalizm ya da ona benzer bir şeyi temsil eden ilerici bir politikaya dönüşeceği kuşkulu önermesini miras alır. Daha önceki bir metinden Negri’nin taban özneliğinin ‘subjektif tarafını’, onun nasıl ve kimin tarafından kurulduğunu ya da hangi siyasal yönde ilerlediğini çok yakından incelemeksizin kabul etmeye hazır olduğu açıkça görülür. (32) Kısaca, Negri için 10 yıl önce durum, var olan ideoloji/ideolojilerin, sadece onun/onların mücadeleye katılan bir failliğin tesadüfen inanmasından ötürü kurtarıcı diye (yanlış olarak) tanımlanmasıydı zaten. Dahası, böylesi görüşler, onun tarafından söz konusu öznenin kapitalist ilişkilerden ‘fiili olarak bağımsız’ olmasının kanıtı olarak görülüyorlardı. Bu ‘kapitalist işin reddi’ argümanındaki zorluk -scott ve Madun Araştırmaları projesine iştirak eden postmodernistler gibi- onun herhangi/tüm karşı söylemin, karşı söylem olma sebebiyle politik olarak ilerici olduğunu varsaymasıdır. Ne kapitalist failler/faillik/ideolojinin varlığına ne de madunun çok geniş saflarında işçi sınıfının unsurları arasında bir gerici/tutucu ideolojinin (diğer bir ifadeyle yanlış bilincin) var oluşuna izin verilir.

Bu nedenle, herşeyi kapsayan madun kategorisi gibi, Hardt ve Negri tarafından kullanıldığı biçimiyle ‘yeni proleterya’ terimi, sınıf pozisyonu sadece farklı olmayan ama antagonistik olan ve dolayısıyla faillikleri karşılıklı olarak uzlaştırılamaz siyasal hedeflere ulaşmak için tasarlanan özneleri kucaklar.(33) Bu şekilde, örneğin, köylülerin genel olarak ‘tarlalarından ve köylerinden koparılmış, dünya üretiminin yanan fırınına’ atılmış oldukları (s.262) görüşünü desteklemek için, yazarlar, James Scott’un, analitik yaklaşımının yalnızca zengin, orta ve yoksul köylüleri değil, ama kapitalizme (örneğin düşük ücretlere karşı olan -yoksul k��ylüler tarafından) yöneltilen kırsal failliği, sosyalizme karşı (örneğin, toprak reformuna karşı olan zengin köylü tarafından) yöneltilenle kaynaştırdığı için ağır bir şekilde eleştirildiğini unutarak (ya da belki de bilmeyerek), kapitalizme karşı köylülerin direnişi (s.262 Dipnot.16) üzerine çalışmasından medet umarlar.(34) Hardt ve Negri madunizm sevdalarına uygun bir şekilde, ‘madun ulusçuluk’ olarak nitelediklerini ‘ilerici’ olarak kategorize ederler. (s.126), ‘imparatorluğun çevresindeki ‘çokluklar’ın yürüttüğü mücadelelerin de ipso facto (fiilen) ilerici olduğu varsayımıyla.

İkinci iddianın ne kadar dayanaksız olduğu şu ifadeden çıkar: ‘Ulus, potansiyel bir cemaatin ortaklığını tayin ettiği oranda (…) ilerici görünür. Bağımlı ülkelerde ulusun ‘modernleştirici’ etkileri arasında, dinsel, etnik, kültürel ve dilsel engelleri yıkarak ayrı duran nüfusu birleştirmesi de vardır.’ İnsanın, Hardt ve Negri son on yıldır hangi gezegende yaşıyor diye sorası geliyor: Berlin Duvarı’nın 1989′ da yıkılışından sonra dünyadaki durum, onların betimlediğinin tamı tamına zıttıydı -yani içinde modernizasyonun ‘öteki’sinin, hepsinin, özgül ‘fark’lılıklarını sürdürmek için savaştığı, rakip milliyetçiliklerin, kültürcülüklerin, dinlerin ve etnisitelerin dizgin-lerinden boşandığı bir dünya hali.(35) Hardt ve Negri, çağdaş köktencilerin geçmişe bakışı olmadığını (s.166) iddia ederek bu sorunun etrafından dolanmaya çalışır ve son derece belirsiz bir görüş şu şekilde haklı çıkarılır: ‘Köktenci hareketleri tanımlayan anti-modern dürtü (…) premodern değil, postmodern bir proje içinde daha iyi anlaşılabilir’. Bu iddianın çözülemez biçimde çelişkili ve bu nedenle de sürdürülmez karakteri, onların neredeyse derhal farkettikleri bir şeydir ama yine de ondan kaçmak şöyle dursun izah bile edemezler (‘Postmodernizmle köktencilik arasındaki bu izdivaç, postmodernist ve köktenci söylemlerin çoğu yönden taban tabana zıt oldukları -melezlikle saflık, farklılıkla kimlik, hareketlilikle durağanlık karşıtlıkları- düşünülürse, ortaya tuhaf bir çift çıkarır’ s.168). Hardt ve Negri, postmodernizmi modernitenin kronolojik bir aşkınlığıyla eşitledikleri için, açık bir şekilde geleneksel bir söylem olanı,geçici/zamansal bir ‘öteye geçiş’ ile uzlaştırmakta zorlanırlar. Çözüm, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, (yani post modernizm tarafından başvurulan kimliklerin geçmişe bakan bir köktencilik [melezlik=farklı saflıklar, kimlik=farkın çokluğu] tarafından savunulanlardan farklı olmamaları) onların gözlerinden kaçar.

Sonuç

Oldukça açık biçimde, Hardt ve Negri’nin analizini biçimlendiren imparacorluk kavramı, en çok dünya sistemleri yaklaşımına benzer. Bununla birlikte, çekirdek, yarı çevre ve çevre yerine, ‘imparatorluk’ ve ‘çokluklar’dan söz ederler, bu süreçte de köylü ve işçileri her şeyi içine alan ‘madun’ kategorisi altında toplarlar. Dünya ekonomi ve iktidarının bu tür basitleştirici soyut tabakalandırılması, sınıf ilişkileri dinamiğini, pazar paylarının statik bir dağılımına tabi kılar. Soyut kategoriler, her bir kategoride uluslar arasındaki sınıf çıkarlarındaki temel farkları -pazar paylarının dağıtım şeklini, mülk sahipliğini, yaşam standartlarını belirleyen) farklar- yanı sıra da dinamik ve durgun ülkeler arasındaki farkları gölgeler. Tek kelimeyle, daha gelişmiş sanayi ülkelerinde ve bir zamanlar sömürgelerdeki daha az gelişmiş tarım bağlamlarında sermaye tarafından yeniden üretildikleri şekliyle sınıf farklılıklarını siler. Daha önemlisi, Hardt ve Negri piyasa konumlarına bakmakla, devletin, devletler ve ekonomiler arasındaki ilişkinin korunması ve karşı çıkılmasında ve dünya ekonomisinin yeniden düzenlenmesinde eşzamanlı varoluşunu görmezden gelir.
İmparatorluk’u okuduktan sonra, Time ve NewYork Times’e-kitap eleştirisi yazanların kitabı memnuniyetle karşılamaları şaşırtıcı değildir. İmparatorluk, genel küreselci teoriyle uyum içinde, küreselleşmenin tarihte ilerici bir hareket, entellektüel bir kararla emperyalizmin ilgasını gerektiren bir durum olduğunu; sistemsel alternatiflerin, çağdaş devrimci mücadeleler için gerekli hem yapısal tutarlılık hem de politik örgütlenmeden yoksun amorf bir çokluğun içinde yerleşik olduğunu ileri sürer. Kitabın geniş bir dizi düşünürden alıntılar yapması da, ABD liderlerinin Irak ve Yugoslavya’yı (köylü ve işçilerini de) demir devrine gönderdikten sonra, şimdi de Afganistan’ı (ve onun köylü ve işçilerini) taş devrine göndermek üzere bombaladığı bir sırada, ABD anayasalcılığı kutlamalarının resmi tuzaklarını kurar. İmparatorluk, küreselleşme, post-modernizm, post-Marksizm, tarih-sonrası hakkında -hepsi ekonomik ve tarihsel gerçekleri ciddi olarak çiğneyen bir dizi temelsiz argüman ve varsayımla bir araya getirilmiş entelektüel saçmalığın kapsamlı bir sentezidir. İmparatorluk’un post-emperyalizm tezi yeni değildir; kaldı ki, ne büyük bir teoridir ne de gerçek dünya hakkında yeterli bir açıklayıcılığa sahiptir: Daha ziyade, eleştirel zekadan yoksun, kelime egzersizinden ibarettir. Kırsal bölgelerde az biraz dolaşmış bu derginin okurları, çiftlik avlusuna yığılmış gübre yığınındaki emperyalizmin gerçek kokusunu “hiçbir tarife ihtiyaç duymadan” hemen almışlardır:

Bu nedenle, görünüşe göre Hardt ve Negri, koku alma duyularını yitirmişler.

Ne yazık!

——————————————————————————–
Referanslar
Balakrishnan G., 2000, ‘Virgilian Visions’, New Left Review, (ikinci Seri) No. 5.
Bukharin Nicolai, 1929, Imperialism and the World Economy, Londra: Martin Lawrence Limited.
Brewer Anthony, 1980, Marxist Theories of Imperiatism: A Critical Survey. Londra: Routledge & Kegan Paul.
Boutding;Kenneth E., ve Tapan Mukerjee (eds.). 1972. Economic Imperialism, Ann Arbor, MI: The University of Michigan Press.
Castells Manuel. 1983. The City and the Grassroots: A Cross. Cultural Theory of Urban Social Movements. Londra: Edward Arnold.
CasteUs Manuet. 1999a. The Information Age -Economy. Society. Culture: Cilt. 1. The rise of the network society. Oxford: Blackwell,
Castells Manuel, 1997. The Information Age -Economy. Society. Culture: Cit. 2. The power of Identity. Oxford: Blackwell.
Castells Manuet, 1999b. The Information Age -Economy. Society. Culture: Cilt. 3. The end of the millennium. Oxford: Blackwell.
Doremus,Paul. William Kelly. Louis Pauly ve Simon Reich. 1999. The,Myth of the Global Corporation. Princeton. NJ: Princeton University Press.
Giddens. Athony. 1990. The Consequences. of Modernity. Cambridge: Polity Press.
Giddens Anthony, 1994, Beyond Left and Right: ‘The Future of Radical Politics, Cambridge: Polity Press.
Giddens Anthony (C. Pierson ile), 1998, Conversations with Anthony Giddens: Making Sense of Modernity, Stanford, CA: Stanford University Press.
Gordon Robert, 1999, ‘US Economic Growth Since ‘1870: One Big Wave?’ , The American Economic Review, Cilt. ???, No. Mayıs.
Guattari Felix, ve Antonio Negri, 1990, Communists Like Us, New York: Semiotext(e)
Hobson J.A., 190211967, Imperialism: A Study, Ann Arbor, MI: The University of Michigan Press.
Jameson Fredric, 2000, ‘Globalization and Political Strategy’, New Left Review, (ikinci Seri) No. 4.
Lenin, V.I., 1950, ‘Imperialism: The Highest Stage of Capitalism’, Selected Works, Cilt. 1, Moscow: Foreign Languages Publishing House.
Luxemburg Rosa, 1951, The Accumulation of Capital, New York: Monthly Review Press.
Luxemburg Rosa, ve Nicolaf Bukharin, 1972, Imperialism and the Accumulation of Capital, Londra: Allen Lane Italy 79 Committee, 1982,The Italian Inquisition, Londra: Red Notes.
Negri Antonio, 1984, Marx Beyond Marx: Lessons on the Grundrisse, Massachussets: Bergin & Garvey Publishers, Inc.
Negri Antonio, 1988, Revolution Retrieved: Writings on Marx, Keynes, Capitalist Crisis, and New Social Subjects 1967-83, Londra: Red Notes.
Negri Antonio, 1989, The Politics of Subversion, Oxford: Polity Press.
Overton James, 2001, ‘Peasants on the internet? Informalization in a Global Economy’, The )ournal of Peasant Studies, Cilt.28, No. 4.
Owen Roger ve Bob Sutcllffe (eds.), 1972, Studies in the Theory of Imperialism, Londra: Longman.
Petras James ve Morris H. Morley, 1980, ‘The US Imperial State’, Review, Cilt. IV, No. 2, Fall.
Petras James ve Henry Veltmeyer, 1999, ‘Latin America at the End of the Millenium’, Monthly Review, Cilt. ???, No. ???.
Petras James ve Henry Veltmeyer, 2001, ‘Are Latin American Peasant Movements Still a Force for Change? Some New Paradigms Revisited’, The Joural of Peasant Studies, Cilt. 28, No. 2.
Red Notes, 1978, Italy 1977-78: ‘Living With an Earthquake’, Londra. Red Notes.
Red Notes, 1979, Working Class Autonomy and the Crisis: Italian Marxist Texts of the Theory and Practice of a Class Movement, 1964-79, Londra: CSE Books.
Schumpeter Joseph A., 1951, Imperialism and Social Classes, (edited and with an introduction by Paul M. Sweezy) New York: Augustus M. Kelley, Inc.
Veltmeyer Henry, 1997, ‘New Social Movements in Latin America: The Dynamics of Class and Identity’, The Journal of Peasant Studies, Cilt. 2S, No. 1.
Veltmeyer Henry ve James Petras, 1997, Neoliberalism and Class Conflict in Latin America, Londra: Macmillan Press.
Veltmeyer Henry ve James Petras, 2000, The Dynamics of Social Change in Latin America, Londra: Macmillan Press.

Dipnotlar

1 Hardt ve Negri’nin bu kitabı, pek, çok açıdan, Giddens (1990;1994; 1998) ve Castells (1983;1997;1999a;1999b) tarafından daha önce açılan yolları arşınlar. Bu nedenle, her ikisinin Hardt ve 1 Negri’nin onayladığı kişiler arasında olmaları hiç şaşırtıcı değildir. (S.460, 2.not; s.461, 11,12 ve 13.not; s.424, 28.not)
2 Sınıf ve sınıf mücadelesi gibi kavramları köylülerin ve isçilerin toplumsal ve ekonomik yasamından sürgüne gönderen çok sayı- daki analizin yakınlarda yapılan eleştirel bir incelemesi için, bkz. Petras ve Veltmeyer (200ı), Veltmeyer (ı997) ve . Veltmeyer ve Petras (1997; 2000)
3 Emperyalizm tarım/köylülük bağına iliskin görüsleri için, bkz. Luxemburg (1951).Bukharin (1929), Lenin (1950) ve Luxemburg ve Bukharin (1972). Emperyalizm hakkında Marksist tartışmaların yararlı bir özeti için, bkz. Owen ve Sutcliffe (1972) ve Brewer (1980). Pekçok ironiden hiç de önemsiz olmayan biri,.yakın zamana dek, J.A.Hobson (1902) gibi Marksist olmayanlar ve Joseph Schumpeter (1951) ve Kenneth Boulding (Boulding&Mukerjee, 1972) gibi ;anti Marksist1erin ’emperyalizm’ kavramını kabul etmeleridir. Bu nedenle, Marksist1er gibi, Hobson, Schumpeter ve Boulding de emperyalizm konusu ve özellikle doğrudan doğruya ulusların azgelişmişlik karakteri -yani emperyalizmin esas olarak bu bğlamdaki kırsal nufus üzerindeki ekonomik etkisi ve onun o insanların yaşamlarını ve geleceklerini etkileme şekli üzerinde odaklanan sorularla (Emperyalizmin tarihsel doğuşu ve ekonomik önemi, onun süre giden varolusunun nedenleri vs.) ilgilenilmesi geregini kabul ettiler.
4 Antonio Negri’nin kim olduğunu, söylediklerinin neden etkili olduğunu, siyasal arka planının ne olduğunu ve daha önce neler yazdığını anımsamamız önemlidir. italya’da Kızıl Tugaylar ve Autonomia hareketiyle sıkı ilişkisi olan önemli bir sol teorisyen olan Negri eski başbakanlardan Hıristiyan demokrat politikacı Aldo Moro cinayetine karıştığı kuşkusuyla 1979’da tutuklandı(Italy 79 Committtee, 1982). Siyasal faaliyetlerinden ötürü 30 yıl hapis cezasına çarptırılan Negri Fransa’ya kaçtı, daha sonra italyan Parlamentosu’na seçildi ve ülkeye dönüşünde Rebibbia Hapisanesi’ne konuldu. Sol politikaya çok sayıdaki teori katkısının arasında, İtalya işçi sınıfının bileşimi ve eylem hakkında 1960 ve 1970’lerin son derece etkili tartışmalarına yaptığı katkılar (Red Notes, 1979) ile ardından gelen Marksist teori ve kapitalist kriz konularıyla ilgili geniş çaplı yayınları (Negri, 1984;1988) sayılabilir. Negri’nin yazar arkadaşına gelince, Michael Hardt’ın ekonomi politigi bir yana bırakın ne siyaset ne de ekonomi ama edebiyat profesörü olduğunun öğrenilmesi şaşırtıcı olmaz. İkincisi, elbette, Marksizm ve kalkınma teorisine post modern saldırının Ons et origo’sudur (membağı).
5 New York Times’de aktarılıyor. (7 Temmuz 200ı, s. A15). Jameson’Un Hardt ve Negri’nin argümanlarını onaylaması iki nedenden şasırtıcı degildir: ikincinin post modernizmi yalnızca birincininkini yansıtmakla kalmaz, ama Jameson’un çalışmasına, imparatorluk’un tümünde (örneğin s.154, 187, 272, 323 ve 414’de s. not) bolca yardım için başvurulur. Hardt ve Negri’nin post modern argümanlarını onaylayanlar arasında doğuştan post modern yayın olan ve kitabı muhabbetle karşılayan New Left Review yer alır.
6 Emperyal devletin kurumları ve sömürge sonrası emperyalizmin gelişimine ilişkin ayrıntılı bir tartışma için bkz. Petras ve Morley (198o). İmparatortuk’da, emperyal devletin kurumları ya da onların ‘imparatorluğu’na iliskin, ikincinin ‘dünya pazarı’ ile birteştirilmesinin dışında hiçbir tartışma yoktur.
7 EEP, ABD’li tahıl alıcılarının ABD hükümetinin stoklarından ek tedarik siparişleri aldıkları bir sistemdi. Böyle bir anlaşma, aslında, satın alıcıların ABD hükümetinin depolama, nakliye maliyetleri 1/5 biçimindeki sübvansiyonu yüzünden çok daha düşük bir fiyattan tahıl almaları anlamına geliyordu. Bu ihracat sübvansiyon programı, ABD’de vergi mükelleflerine 1986-87’de 16 milyar dolar civarında tahmin edilen bir meblağa mal olması ve uluslararası tahıl fiyatlarının daha da düşük düzeylere inmek zorunda bırakarak Arjantin ve Avustralya gibi üreticilerin sübvanse edilmediği ülkeleri etkilemesi nedeniyle hem uluslararası çapta hem de ABD’nin kendi içinde yaygın eleştirilere hedef oldu. Avustralya buğday üreticilerinin bu programın uygulanmas1nın sonucu olarak 1980’lerin sonlarındaki Zararı 2oo milyon doları bulurken, Arjantin’in tahıi ihracatından elde ettigi döviz düştü ve bu nedenle dış borçları geri ödeme kapasitesi olumsuz etkilendi.
8 2000 yılında ABD Eximbank’ı ABD ihracat satışlarını 15 milyar dolardan fazla finanse etti. Günümüzde ABD, ihracatını destekleyen ülkeler sıralamasında Japonya, Fransa, Almanya, Hollanda, Kanada ve Güney Kore’nin ardından 7. sırada gelir. Bkz. Financial Times, 6 Mart 2001, 5. 4.
9 Hem ABD hem de Avrupa Birligi (AB), rekabet edebilir olmayan sektörlerini daha etkin üreticilerden korumak için ‘anti-damping’ kurallarını manipüle eder. (bkz. Financiai Times, 6 Mart 2001, 5.8). Neo-merkantilist imparatorlugun korumacı unsurlarının açık bir örnegini Beyaz Saray’ın ABD çelik üreticilerini Brezilya’da dahil olmak üzere yurtdışı rekabetten korumayı vaad etmesi teşkil eder. 2001 Haziran ayının ilk haftasında Bush Yönetimi, ABD çelik üreticilerini yurtdışı rekabetten korumak için harekete geçti ve’adil olmayan ticaret pratiklerine’ne yönelik Kasım 201’e göre soruşturma açıldı.(Bkz. Edward Alden ve Christopher Bowe, ‘Bush Seeks Friends in Steellndustry’, Financial Times, 8 Haziran 2001, 5.6) Hem ABD Ticaret Bakanı Donald Evans hem de ABD Ticaret Temsilcisi Robert Zoellick, rekabet edebilir konumda olmayan ABD çelik üreticilerini ‘adil olmayan ticaret’ten korumak için devletin yaptıgı müdahaleyi açıktan açıga savundu. ABD imalat sanayinin rekabet gücünü kaybetmesinin asıl nedeni, güçlü dolar ve ABD’deki daha yüksek işletme masraflarıdır. ABD Ulusal İmalatçılar Birliğinin ABD Hazine Bakanı’na yazdıgı bir mektupta belirttiği gibi ‘doların bugünkü degişim değeri düzeyi, imalat sanayinin ürünlerinin ihracatı, üretimi ve istihdam üzerinde çok güçlü bir olumsuz etki yapmaktadır’. Mektup, ABD dolarının 1997 yılının başlarından itibaren yüzde 27 degerlendigini, bu nedenle hem ütke içindeki hem de yurtdısındaki pazarlarda ürün fiyatlarının çok yüksek kaldıgına isaret ediyordu. (Bkz, Edward Alden, ‘ManufaGTurers in Call to Bush on Strong Dollar’, Financial Times, 8 Haziran 2001, S.8) Bununla birlikte, güçlü dolar, ABD’nin güçlü finans sektörünün gözde bir stratejisidir ve şişen mal ticareti açıgının finanse edilmesinde yurtdışı sermayenin ABD’ye büyük miktarda akışının sürdürülmesinde yasamsal önemdedir.
10 Bkz. ‘The Strategic Concept of the Atlantic Alliance’ NATO Zirve Toplantısı, 23-24 Nisan 1999.
11 Medyanın bu süreçte oynadıgı rol nispeten önemlidir. Kitle iletisim araçlan ve oniarın politik-kültürel propagandası her zamankinden daha fazla sınırları aşıyor ve medya sektöründe sahiplik ve kontrol ABD ve Avrupalı çokuluslu sirketlerin elinde toplanmıs vaziyette. Haberler giderek artan biçimde homojenlesiyor ve haber kaynagı ile haber konusu Washingıon, Berlin ve Londra’daki politika yapıcılarla sıkı biçimde koordin ediliyor. Küresel haber akısı, emperyal kontrol, iste günümüz medyasının özü. Çokuluslu medya sirketleri, Afganistan Savası’nda. açık biçimde belirtildigi gibi siyasi çizginin olusturulmasında emperyal devletlere ve yetkililere bakıyor ve tartışma parametrelerini belirtiyorlar, karları toplarlariken.
12 Bu konuda, bkz. Doremus, Pauly ve Reich