Suriye: AKP’nin savaşından CHP’nin barışına…

Bugüne kadar ülkemizde iktidar süzgecinden geçen bütün konferansların ana teması hep savaş oldu ve denilebilir ki sadece “AKP’nin Suriye’ye yönelik savaş” gündemi ele alındı. Bu defa ve ilk kez, bu ülkenin ana muhalefet partisi tarafından “Suriye’de barış” talebi masaya yatırıldı, ülkede ve bölgede barışın tesis edilmesi için atılacak somut adımlar tarif edildi

Suriye: AKP’nin savaşından CHP’nin barışına…

2011 yılından bu yana Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşen Suriye konulu toplantıların tümü sadece savaşa odaklıydı. ÖSO adı altında savaşan gruplar için merkezi bir komuta kademesi olması öngörülen Yüksek Askeri Konsey’in kuruluşunun ilan edildiği Aralık 2012 Antalya toplantısından bu yana İstanbul’da, Hatay’da, Antep’te sayısız toplantı gerçekleştirildi. “Suriye Dostları”, “Suriye Çalıştayları”, Suriye Ulusal Konsey toplantıları vb toplantıları yöneten AKP’nin gündeminde istinasız olarak sadece savaş vardı. Silahlı muhalifleri “Suriye’nin esas aktörleri” olarak muhatap alan bu tür toplantıların “Suriye’de savaşı büyütmek ve rejimi değiştirmek” dışında bir gündem ve amacı olamazdı zaten…

Geçtiğimiz günlerde ilk kez bir konferansta “Suriye savaşı” değil, “Suriye’nin barışı ve istikrarı” konuşuldu. 28 Eylül’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen “Suriye’de barışa açılan kapı” konulu uluslararası Suriye konferansı, bu bağlamda bir ilktir. Ana tema barış olunca, doğal olarak Suriye’de yeniden barışın ve istikrarın bir an önce tesis edilmesine odaklanan bir konferans oldu.

Konferansın katılımcılarının seçiminden, örgütleniş biçimi ve içeriğinin şekillendirilmesine kadar birçok yönden eksiklikleri ve eleştirilmesi gereken yanları vardır. Örneğin Suriye’nin konuşulduğu bir konferansta iki katılımcı dışında Suriye’den kimsenin bulunmaması, Suriyeli Kürtlerden bir temsilcinin yer almaması, savaşın yıkıcılığının konuşulduğu bir yerde savaşın mağdurlarının ve sahadaki gerçek muhataplarının, yani esas öznelerin olmaması ve üstelik çok uluslu Suriye müdahalesinin müdahil taraflarının bu özneler adına konuşması, en başta eleştirilmesi gereken bir konudur. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, esas özneler olmamakla birlikte Suriye savaşındaki bütün taraf ve öznelerin “temsilcileri” vardı; yani savaşı ve uluslararası müdahaleyi savunanlar da vardı, bu savaşın bir emperyalist müdahalenin ürünü olduğunu söyleyenler de… Suriye savaşını bir “iç savaş” olarak nitelendirip “egemen bir Suriye” ifadesinden kaçınanlar da Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve Suriyelilerin iradesine saygı duyulmasını isteyenler de oradaydı. Yani denilebilir ki, Suriye savaşının hemen hemen bütün tarafları geldi ve her biri kendi Suriye ajandasıyla orada yer aldı.

Evet, her katılımcının kendi ajandası vardı. Kimi hala 2011 baharında olduğumuzu zannederek “Esad’ın ne kadar diktatör olduğu” ve “Suriye rejimini düşürmenin” yani müdahalenin gerekliliği konusunda salonu ikna etme çabasındaydı. Kimi, ABD’nin IŞİD’i yenmedeki ‘başarısını’ anlatarak “hala bir tehdit olarak varlığını sürdüren IŞİD hücrelerine karşı ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını sürdürmesinin ‘insani’ bir gereklilik olduğuna” ikna etme telaşındaydı… Keza örneğin Irak BAAS’ı ile Suriye BAAS’ını bir ve aynı zanneden bir öğretim üyesinin “Irak halkı Suriye’deki BAAS’a karşıdır, çünkü Irak’taki BAAS’a karşı isyan etti. Biz Saddam’a karşı bunu yaptık, sonra bizim için Amerika geldi…” sözleri de bu konferansın “çeşitliliği” içindeki yerini aldı.

Gün boyu Suriye konuşuldu, ama uluslararası müdahaleden söz  eden olmadı, “emperyalizm” telaffuz dahi edilmedi, ta ki Hüsnü Mahalli hatırlatana kadar… Mahalli; “Suriye müdahalesi Türkiye’nin tek başına bir oyunu değil, uluslararası bir oyundur, emperyalist müdahaledir” dedi.

“Türkiye, Suriye ile ilişkiyi neden yalnızca Siyasal İslamcılar üzerinden yürütüyor?”

Bu konuda söylenecek çok şey olur daha, ama eğer amaç bağcıyı dövmek yerine üzüm yemek ise, konferansın temel hedefi ile açığa çıkardığı sonuçlar üzerinde durulması gereği önümüzde duruyor.  Bu bağlamda konferansın kilit hedefine yoğunlaşacak olursak, özetle şunu söyleyebiliriz; Uluslararası Suriye Konferansı’nda ana hedef, “Türkiye’nin istikrar ve güvenliği için Suriye’de barış” olarak ortaya konulmuş oldu. Bunun da çok detaylı gerekçelerle altı dolduruldu. Suriye’de artık bir an önce barış talebi için şu temellendirmeler yapıldı:

  • AKP Suriye savaşında yanıldı. Kolayca rejimi değiştireceğini zannetti, bunun için silahlı muhaliflerle kontrolsüz ilişki içine girildi, açık kapı politikası uygulandı… Silahlı militanların çıkışı ile mültecilerin girişi teşvik edildi… Ama gelinen noktada Suriye yanılgısının aleni bir şekilde açığa çıkmasının ardından geriye “mültecilik ve yabancı uyruklu silahlı militanlar” sorunu kaldı.
  • “Komşularla sıfır sorun” politikasının ilk terk edildiği yer Suriye oldu. AKP’nin, yanlışlığı ortaya çıkan Suriye politikaları sonucunda “komşu Suriye” devleti düşman ilan edildi, adı sadece “rejim” olarak anılmaya başlanan Suriye devleti tamamen yok sayıldı. 9000 km’lik sınırımız olan bu komşu ülkeyle ilişkiler sadece Müslüman Kardeşler üzerinden sürdürüldü.
  • Suriye’den konferansa katılan gazeteci Sarkis Kassargian’nın konuya dair şu uyarısı dikkat çekiciydi: “Suriye’deki vekalet savaşına katılan ülkeler Esad’ı devirme fikrinden yavaş yavaş vazgeçmeye başladılar. Türkiye’den de bir daha ‘Emevi Camiinde namaz kılacağız’ sözlerini duymadık. Ama neden hala ÖSO ile birlikte hareket etmeye devam ediyor? Yoksa Suriye’de hala rejim değişikliği yapabileceğine mi inanıyor?” Sarkis Kassagian, Suriye’deki birçok gazeteci, yazar ve araştırmacının üzerinde durduğu bir soruyu kendisi de sormak istediğini söylüyor ve bütün konferans katılımcılarının önünde şunu soruyor: “Herkes biliyor ki, Siyasal İslamcıların Suriye’deki desteği yok denecek kadar azdır, buna rağmen Türkiye, Suriye ile ilişkiyi neden yalnızca Siyasal İslamcılar ve Müslüman Kardeşler üzerinden yürütüyor?”

AKP mülteciliği araçsallaştırıyor

Araçsallaştırılan mültecilik sorunu ve çözüm olanakları üzerine çok detaylı tartışmalar yürütüldü.  Konferansın beş oturumundan üçü mültecilik üzerineydi. Her oturumda olduğu gibi mültecilik üzerine yapılan oturumların katılımcıları meseleye farklı cepheden bakarak sunumlarını yaptılar. Kimi sunumlar “entegrasyon” problemine odaklandı; “sağlıklı bir entegrasyon sürecinin işletilmesi” gereğine vurgu yapıldı. Bu konudaki temellendirmelerde dikkat çeken şey, “Bu mültecilerin artık kalıcı oldukları ve ülkelerine geri dönmelerinin beklenmemesi gerektiği”dir. Bu temellendirmeye yurt içinden ve yurt dışından katılımcılar farklı gerekçeler sundular elbette. Özetle şu gerekçeler söylendi: “Savaşın açtığı yaralar mülteci olunan ülkede sarıldığı, mültecilerin burada doğup büyüyen çocukları olduğu, burada işyerlerini kurdukları ve mülteci durumuna düşmelerinin gerekçesi ortadan kalkmadığı… için bu insanlar artık dönmek istemiyor.”

Ayrıca yurt içinden bir, yurt dışından üç katılımcının tezleri, “Mültecilerin rejimin baskısı ve zulmünden kaçtıkları, dolayısıyla rejim düşmedikçe mültecilerin geri dönmeyecekleri” yönündeydi. Özellikle Lübnan’daki Amerikan Üniversitesi’nden gelen bir akademisyen, mültecilerin baskı nedeniyle ülkelerini terk ettiklerini ve bir daha geri dönmelerinin mümkün olmadığını anlatmak için şu ilginç gerekçeyi ortaya attı: “Bu insanlar göç ederlerken yanlarında tapularını almadılar, geri dönmeleri halinde mal ve mülklerini belgelendiremeyecekleri için geri alamayacaklar!” Mültecileri, sığındıkları ülkeyi “vatan” edindiklerini savunan bu akademisyen, mülteciler açısından Suriye’yi “anavatan” olarak tarif etti ve “mültecilerin anavatanlarıyla iletişimlerinin zayıfladığına” vurgu yaptı. Bu tür sunumlardan mülteciliğin hala araçsallaştırılmaya devam edeceği, savaşın ve mültecileri ülkelerine karşı eğitip-dönüştürme kurgularının devam ettiği izlenimini edinmek mümkün… Bunun yanı sıra mültecilere yönelik etnik, cinsel, sınıfsal istismarın acı tablosu da gözler önüne serildiği gibi, mülteciliğin AKP iktidarı tarafından nasıl araçsallaştırıldığına da değinildi.

“Bu göçmenler niye buradalar”

Özellikle “Bu mültecilik nasıl bir sosyal olgu haline geldi?” sorusu sorulmadan, mülteciliğin bu coğrafyada yürütülen çok taraflı ve kanlı savaşların bir sonucu olduğu gerçeği es geçilerek sergilenen yaklaşımlar, gerçekçi ya da sorun çözücü olmaktan çok uzak kalıyor. Savaşın gerçek eleştirisi yapılmadan mültecilik sorununa dönük yaklaşımların ve saha araştırmalarının tümünün eksik kaldığını görmek gerekir. Böylesi bir hatırlatmayı Hüsnü Mahalli yaptı. Dedi ki: “Göçmenleri herkes konuşuyor, ama bu göçmenler niye buradalar, onları kim getirdi? Bunları konuşan yok!” Mahalli bu hatırlatmayı yaptıktan sonra “2012 yılında Cisr el Şuğur’da bir günde 120 Suriye polisinin boğazının kesilmesinden sonra mültecilerin Türkiye’ye geldiğine” dikkat çekti ve şöyle devam etti:

“Suriye Dostları adı altında 100 ülke bir salonda toplanıyor, yan salonda 50 terörist grubun komutanları var… Dostlar grubu bu komutanlar için kararlar aldılar ve çıktılar… Şimdi mülteciler Esad zulmünden mi kaçtılar? Mezhepsel söylemlerle hareket eden cihatçılardan kaçtılar, Kobanê’deki gibi IŞİD’den kaçtılar… Cerablus’ta ÖSO, Nusra ve diğerleri birbirinin boğazını kesmeye ve teşhir etmeye başladılar. Ondan sonra millet kaçmaya başladı…”

Mültecilerin başlangıçta Suriye’ye müdahale etmenin bir aracı olarak kullanıldığına dikkat çeken Suriyeli gazeteci Sarkis Kassargian, mültecilik dosyasını üç aşamada ele almak gerektiğine vurgu yaptı ve şunları söyledi: “Mülteciler 2011 ile 2014 yılları arasında Türkiye’nin Suriye’ye doğrudan müdahalesi için gerekli unsurlardan biriydi. Bu nedenle açık kapı siyaseti uygulandı, göç hareketleri teşvik edildi. Dönemin Dışişleri Bakanının ‘100 bin mülteci gelirse müdahale ederiz’ açıklamalarını hepimiz hatırlıyoruz!” Eş zamanlı olarak dünyanın her yerinden tekfircilerin Suriye’ye hareketlerinin kolaylaştırıldığına, bunlara para ve silah desteğinin sağlandığına değinen Suriyeli gazeteci, “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kımıldayamaz diyen siyasetçilerin, cihatçıların Suriye’ye nasıl geçtiklerinden habersiz oldukları iddia edilemez” dedi ve şunları ekledi:

“Türkiye’de sınıra yakın bölgelerde ambulanslar, hastaneler, özel operasyon odaları, lojistik merkezleri oluştu. Tabi o dönemde bu politikaları uygulayanlar da bu silahlı grupların El Kaideci olduklarını biliyorlardı. El Kaideci örgütler, ‘Yeter artık, biz ÖSO’cu değiliz’ diyene kadar bu gerçeği saklamaya çalıştılar. Sonra IŞİD kuruluşunu ilan edince herkes şaşırdı. Sanki IŞİD’li teröristler kendiliğinden ve birdenbire Rakka’da ortaya çıkmış gibi! Mültecilik bu politikaların ürünüdür… Önce mültecilik iyiydi, sonra yük olarak yansıtılmaya başlandı. Mültecilere karşı nefret söylemi bundan sonra başladı…”

Sığınmacı üreten savaş politikalarına son!

Konferans’ta mültecilik olgusunu olumlayan konuşmalar yapılmadı değil. Hatta “mültecilik güzellemesi” bile yapıldı. Örneğin mülteci kadınların Türkiye’de kendilerini geliştirdikleri ve Avrupa ülkelerine bile gitmek istemedikleri söylendi. Kadınların çok eşlilik konusunda Türk kadınlardan etkilenerek bilinçlendikleri, mülteci kamplarında evlenme yaşının 12’den 19’a çıkarılması konusunda önemli başarılara imza atıldığı…. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde Türk hükümetinin altyapı yatırımlarıyla çok önemli hizmetler sunduğu vb. neredeyse mülteciliği cazip hale getiren olumlamalar da oldu. Fakat “savaş ve mültecilik” realitesindeki acı ve dramın üstünü, hiçbir siyasi niyet örtemez.  Bu soruna dair “sebep-sonuç” çerçevesinde gerçekçi bir yaklaşımın acil gerekliliği hala ortadadır. Bu bağlamda CHP’nin Suriye Konferansı’ndan sonuç metnine yansıyan “Sığınmacı üreten savaş politikalarına son verilmesi”nin gerekli olduğu tespiti ve akabinde “Suriye’de faaliyet gösteren cihatçı örgütlere ve silahlı muhaliflere verilen desteğin derhal sona erdirilmesi” talebi, hakkını vermek gerekir ki bugüne kadar öne sürülen en gerçekçi çözüm önerisidir. Bunun üzerine inşa edilecek olan mültecilik meselesine dair önerme de aynı değeri taşıyor. Bu bağlamda “Suriye yeniden güvenli ülke haline geldikten sonra sığınmacıların gönüllü geri dönüşleri” tespitinin, oldukça sahici bir niyeti ifade ettiğini söylemek gerekir.

Daha çok şeyler konuşuldu, dolayısıyla Suriye Konferansı’na dair daha çok şeyler de yazılıp-çizilebilir… Ama şu gerçeğin altını çizmeden geçemeyeceğiz; bugüne kadar ülkemizde iktidar süzgecinden geçen bütün konferansların ana teması hep savaş oldu ve denilebilir ki sadece “AKP’nin Suriye’ye yönelik savaş” gündemi ele alındı. Bu defa ve ilk kez, bu ülkenin ana muhalefet partisi tarafından “Suriye’de barış” talebi masaya yatırıldı, ülkede ve bölgede barışın tesis edilmesi için atılacak somut adımlar tarif edildi. Dolayısıyla zihinlerde şu soru şekillenmeye de başladı; “AKP’nin Suriye savaşı” aşamasından “CHP’nin Suriye barışı” aşamasına mı gelindi? Bu soru aynı zamanda hem ülkemiz hem de -kimi konferans katılımcılarının da dile getirdiği gibi- bölge halkları açısından bir umudun da ifadesidir…