Yanılgıda reform – Av. Deniz Can Aydın (Toplumsal Hukuk)

Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, içerdiği söylem ve öneriler incelendiğinde strateji belgesinden ziyade bir itirafnameyi ifade ettiği görülmektedir. Keza 2019 Türkiye’sine ilişkin ortaya koyulan yol haritası, tarih boyunca süregelmiş ve kazanılmış evrensel hukuk ilkelerinin memlekette mevcut bulunan yargı düzenine ‘’ kazandırılmasını’’ kendisine hedef olarak belirlemiş gözükmektedir

Yanılgıda reform – Av. Deniz Can Aydın (Toplumsal Hukuk)

Mayıs 2019 tarihinde kamuoyu ile paylaşılan Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, içerdiği söylem ve öneriler incelendiğinde strateji belgesinden ziyade bir itirafnameyi ifade ettiği görülmektedir. Keza 2019 Türkiye’sine ilişkin ortaya koyulan yol haritası, tarih boyunca süregelmiş ve kazanılmış evrensel hukuk ilkelerinin memlekette mevcut bulunan yargı düzenine ‘’ kazandırılmasını’’ kendisine hedef olarak belirlemiş gözükmektedir. İtiraf edilmelidir ki ‘’21.yüzyıl içerisinde bulunmamız dışında’’ bu hedefin garipsenecek herhangi bir yanı yoktur.

Var olan reforma tabi tutulur; var olmayan ise inşa edilir. Türkiye’de mevcut hukuk düzeni itibari ile gerçekçi iddia hangisidir?

Türkiye, hukuk ve yargı özelinde girişilen reform ‘’çabalarına’’ yabancı değildir. Bu husus Strateji Belgesini hazırlayanların da kabulünde gözükmektedir. Keza metnin giriş başlıklı kısmında şu ifadelere yer verilmiştir: ‘’Adalet sistemimizde reform arayışları yeni değildir. Zaman içinde kısmi ya da kapsamlı reform çalışmaları yapılmıştır. Yargı Reformu Stratejisi’nin ilk kez hazırlandığı 2009 yılından itibaren ise plana dayalı reform dönemine geçilmiştir. Bu dönemin ikinci reform belgesi 2015 yılında hazırlanmıştır. Kaydedilen önemli gelişmelere rağmen sistemin rasyonel çalışmasına odaklı reform ihtiyacı aktüalitesini korumaktadır.’’

Bu açıklamanın iki farklı şekilde değerlendirilebilmesi mümkündür. Anlaşılan o ki belgeyi hazırlayanlar, ortada yıllardan beri gelen başarılı girişimlerin ‘’taçlandırılması’’ iddiasının anılan belge ışığında gerçekleşebileceğini düşünmektedir. Yani bu görüşün taraftarlarına göre Türkiye’de hukuk düzeni hâlihazırda etkili bir reform süreci içerisinde idi ve reform ihtiyacına binaen ‘’gerekenler’’ yerine getirilmekte, emin adımlarla yürünmeye devam edilmektedir. Hatta bu iddia o kadar sahiplenilmiş durumdadır ki; yazımız kapsamında her birini ayrı ayrı değerlendirmemizin mümkün olmadığı onlarca başlık (avukatlık sınavından hâkim savcı yardımcılığına, mahkemelerin kuruluşundan yeşil pasaportuna), bu belge içerisinde kaynaştırılmış durumdadır ve kanunlaşması ile ahvalimizin pür-i pak olacağına inanılmaktadır.

İkinci bir görüş bağlamında ele alınan bu yazı ise, anılan süreç ve sonunda gelişen bu strateji belgesi girişimini ‘’ yanılgıda reform ‘’ olarak değerlendirmektedir. Keza geçmiş belgelerin içerdiği hususların tekrarı(ya da güncellenmiş hali) şeklinde vuku bulduğunu kendi kendine itiraf eden bir metnin, reform iddiasını gerçekleştirme ihtimali ileri sürülemeyecektir. Çünkü geçmiş yıllarda ortaya koyulan reform belgeleri ile başarılamadığı kabul edilen yargıya/hukuka ilişkin iddiaların –temel ilkelerin-  teorik olarak reformundan değil; ‘’inşa’’ edilmesi gerektiğinden söz edilebilir. Bu belgenin yanılgısı, zaten inşa edilmiş olanı sahiplenmek ile başlamakta; onu reforma tabi tutarak başarıya ulaşacağı iddiası ile devam etmektedir. Strateji belgesini savunanların gözden kaçırdığı husus ise tam olarak budur. Belgenin taraftarları, bu temel ilkelerin ve başlıkların mevcut hukuk düzeni nezdinde hâlihazırda var olduğu ‘’yanılgısından’’ hareket etmekte ve onu ‘’reform’’ yoluyla ileri taşımak niyetlerini ifade etmektedirler. Maddi gerçeğin kabulü ile hareket etmeyen hiçbir iddia, inşa iradesini sahiplenemez; bu bağlamda anılan belgenin inşa iradesine sahip olmadığı görülmektedir.

Bu yanılgıda güdülen amacı ise halen tutuklu bulunan Selçuk Kozağaçlı tarafından yapılan alıntı ile şu şekilde değerlendirebiliriz: ‘’ Stratejik belgelerin amacı yargının veya yargıcın değil, halkın onları kavrayışının dönüştürülmesidir. Yargıya güvenin arttırılması bu anlama gelir. Dönüşüm yargıya değil size önerilmektedir.’’ [1]

Öne sürülen reform başlıklarının gerçek ile ilişkisi ne düzeydedir? İleri sürülen reform girişimlerinin pratik karşılıkları neye tekabül etmektedir?

Bu yazı kapsamında belge en genel haliyle değerlendirilmeye tabi tutulmuştur ve başlıklar derinlemesine özel olarak incelemeye tabi tutulmamıştır. Gelinen aşamada buna gerek duyulmamasındaki amaç ise belgeyi hazırlayanlar tarafından ortaya konulmuş bulunan iradenin, her ne kadar özel birçok başlık içerse de; buna yönelik pratik bağlamda gerçekçi bir iddiayı barındırmamasıdır. Geçmiş ve mevcut deneyimler bunu açıkça göstermektedir ve bu hususların kanunlaşmasından sonra da bu noktada bir değişim yaşanmayacağı açıktır. Başlıklar genel hatlarıyla değerlendirilip; Türkiye’nin mevcut durumu karşısında yorumlandığında dahi, olumlu herhangi bir ilerlemeye sebebiyet vermeyeceği açıkça anlaşılmaktadır.

En basit haliyle örnek vermek gerekirse Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun yapısı ve oluşum şekli düşünüldüğünde; hâkim-savcıların tarafsızlık ve bağımsızlığının reform kapsamında tam anlamıyla sağlanabileceğini ileri sürmek mantıklı olmamaktadır. Yine belgenin amaçları arasında sayılan savunma hakkının etkin kullanılması hususu; hapishanelerde yer alan onlarca avukat karşısında ‘’reforma’’ tabi tutularak ilerletilebilecek hususlardan değildir. Yahut daha fazla piyasalaşma ve işçi avukatlık gerçeği karşısında; bu hususları göz ardı eden bir sınav düzenlemesinin, işçi avukatların ve ‘’pasta payı’’ sorununun çözümü olacağını ileri sürmek gerçekçi olmayacaktır. Ya da Türkiye’de bilimsel eğitim ve özgür akademi gerçeğinin içerisinden geçtiği dönem düşünüldüğünde; hukuk fakültelerinin niteliğinin, ne şekilde yapılacağı dahi net bir şekilde belli olmayan sınav düzenlemesi [2] ile ilerletilebileceğine inanmak gerçekçi değildir. Örnekler çoğaltılabilecek olsa da; anlatılmak istenen husus,‘’ reform hareketi’’ ile anılan problemlerin ortadan kaldırılmayacağının açık olduğu ve bunun bütün kesimlerce bilindiğidir.

Bu noktada sorulması gereken soru ise, anılan düzenlemeler üzerinde mutabık kalan öznelerin motivasyonunun ne olduğudur. Adalet Bakanlığı ile TBB(ve net olmasa da bir kısım barolar) tarafından üzerinde mutabık kalınan bu metin, bu özneler bakımından hangi ihtiyacın ürünüdür sorusu kıymetlidir. Bu sorunun cevabı, bu çalışmaya dair neden söyleyecek bir sözümüz olması gerektiği sorusuna da yanıt olması bakımından önem arz etmektedir.

Reform metni, pratik bir girişim için samimi bir çaba mı; yoksa gelişen süreç karşısında söz söylemek mecburiyetinin kaçınılmaz sonucu mu?

Türkiye’de tarihsel deneyimler de incelendiğinde hukuk düzeninin eğilimlerinin iki şekilde ilerleyebildiğini görmekteyiz. Bu hususlardan ilki, ekonomik kriz gerçeğinin memleket gündeminin tam ortasında yer alması, derinleşen siyasal kriz gibi konu başlıkları başta olmak üzere gelişmeler ışığında hukuki bağlamda krizlerin yaşanması ve derinleşmesidir.  İkincisi ise, gelişmeler karşısında işleyen kriz hukukudur. Bu dönemin özelliği ise yaşanan gelişmeler karşısında bir hukuksal kriz yaşanması ve buna karşı da kriz hukukunun etkin bir şekilde uygulanır hale getirilmesidir. Yani tarihsel bu iki eğilim; gelinen süreç itibariyle işletilme alanları bakımından girift bir temas bölgesi içerisinde buluşmuş vaziyettedir. Genel eğilim krizin yönetimini, kriz yöntemleri ile aşmak noktasında ortaklaşmaya çabalamaktadır.

Anılan kriz süreci, uluslararası gelişmeler ve iç siyaset dinamiklerinin karşıt ilerleyişi ile birlikte; sürecin özneleri için bu konuya ilişkin bir söz söyleme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Bir yanıyla AB – Türkiye ilişkileri bakımından ‘’söz’’ boyutunda kalsa da bir şeyler söyleme mecburiyeti doğmuş olması; diğer yanıyla sermayeye ‘’güven’’ mesajları verilmesi açısından bir zorunluluk doğmuş olması ve bir yanıyla da siyasi krizin derinleşmesinin toplum nezdinde yarattığı etkileri hukuk düzeninden doğru yumuşatmak isteğinden kaynaklı olarak özneler tarafından mutabakata girişilmiştir. Bu husus ise özneler tarafından kaba haliyle ‘’toplumsal uzlaşı’’, ‘’diyalog çabası’’, ‘’normalleşme’’ yahut ‘’kucaklaşma’’ gibi isimler ile üstü kapalı olarak ifade edilmektedir. Anılan ifadeler ise yukarıdaki açıklamalar ışığında hâlihazırda ‘’normal’’ bir halin bulunmadığının dolaylı şekilde kabulünü göstermektedir. Gelinen noktada sürecin özneleri, düzenin korunması kaygısında buluşmuş vaziyettedir. Bu husus meşruiyet krizini aşmak kaygısı ile doğrudan ilişkili olarak ele alınabilir. Varılan aşamada buna ilişkin söyleyecek bir söz olması gerektiği açıktır.

Yapılan bu değerlendirmeler ve bir bütün olarak sürecin kendisi, tek başına soyut nitelikte olmayıp; somut olarak görevlerimiz açısından fikir verici mahiyettedir. Yapılması gereken, bugün var olanı sahiplenerek onu reforma tabi tutma iddiasına karşılık; hukuka ve adalete dair temel ilke/değerlerin ‘’inşası’’ noktasında kurucu-yenilikçi mahiyette bir söz söylemek iddiasını yaşama geçirmektir. Peki bu ne şekilde mümkündür?

Bütünlüklü değerlendirme; bütünlüklü olarak ne yapılması gerektiğine ilişkin fikir verici mahiyettedir.

Somut olarak yapılması gereken husus, mevcut haliyle sahiplenilen ve reforma tabi tutulması neticesinde ‘’ekonomiden-adalete’’ her şeyin çözümü olacağı ileri sürülen bu sürecin doğru kavranmasıdır. Bu düzenin mevcut haliyle bir reforma tabi tutularak ileriye taşınamayacağı; somut veriler ışığında açıktır. Türkiye’de yargıya güven oranı, ceza davalarındaki artış sayısı, cezaevlerindeki doluluk oranı, hukuk dışı uygulamalar geliştirildiğine ilişkin iddialar gibi birçok veri; sayfalarca metin ve belgeden daha nitelikli fikirler verici mahiyettedir. Öncelikle gerçekler bizler tarafından iyice anlaşılmalı; gerçekleri göz ardı eden hiçbir sürecin başarıya ulaşamayacağı açıkça konuşulmalıdır.

Örnek vermek gerekir ise avukatlık mesleğinin ‘’itibarının’’ kazanılmasında ‘’meslek sınavı reformu’’ çözüm olarak sunulduğunda sorunun meslek sınavı olmadığı; mesleki faaliyetleri nedeniyle tutuklu bulunan, emeği sömürülen, adliyelerde-sokaklarda şiddete uğrayan avukat gerçeği ile yüzleşmeden çözümün konuşulmasının bir yanılgı olduğu ifade edilmelidir. Hâkim savcıların bağımsızlığının sağlanması konusunda genel geçer ifadeler kullanarak reform yapılacağı iddiasına karşı; yargının siyasallaşmasının tartışılmadığı bir koşulun çözüm değil yanılgı olduğu ifade edilmelidir. Temel hak ve özgürlüklerin korunmasında en üst düzey standartlara reformlar ile ulaşılacağının ileri sürüldüğü noktada; temel hakların yeri geldiğinde kullanılamaz hale getirildiği gerçeğinin konuşulmadığı yerde çözüm değil yanılgı olduğu ifade edilmelidir.

Örnekler çoğaltılabilecek olsa da görünen o ki özet ile önümüzdeki süreçte bizi bekleyen husus; temel sorunlar ile yüzleşmeksizin soyut ve gerçeklikten uzak bir ‘’reform’’ sürecinin gündemde yer alacağıdır. Bu noktada gerçekleri konuşabilmek adına yapılması gereken en önemli şey; karşımıza çıkanın ne olduğunu ilk olarak iyi bir şekilde kavrayabilmektir.

Burada üzerimize düşen görev ise gerçeklerden kaçıldığı noktada gerçekleri konuşmak; gerçekleri göz ardı eden hiçbir girişimin çözüme hizmet etmeyeceğini söyleyebilmektir. Bunu söyledikten sonra alabileceğimiz inisiyatif ise; toplumsal hukukun gündem-programlarının ne olacağına ilişkin söz söyleyebilmek; ‘’yeniyi’’ ortaya çıkarabilmektir. Yeni olanı ortaya çıkarabilmek ise; bugün hukuka ve memlekete dair taleplerimizi daha berrak şekilde söylemek ile mümkün olacaktır.

[1] Selçuk Kozağaçlı-Yargı Re-formu:  https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/06/25/yargi-re-formu/

[2] Konuya ilişkin daha detaylı bir değerlendirme için: http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/hgdmakale/2019-1/5.pdf ( Ankara Barosu Hukuk Gündemi Dergisi/ Mesleki Sınav Tartışmalarına Dair Değerlendirme – Deniz Can AYDIN)

Kaynak: Toplumsal Hukuk