“The Trostky” filminde dünyayı değiştirme isteği ve mücadele

Leon filmde gençliğin mücadeleye kayıtsız kalmasının yanıtını ararken şu soruyu sorar: “Kayıtsızlık mı bıkkınlık mı?” Aslında soru seyirciye de sorulan, günümüzde mücadeleyi engelleyen durumu tespit etmeye yöneliktir. Eğer durum kayıtsızlıksa bu durumu aşmak zordur zira insanlar uyuşmuştur. Fakat filme göre durum kayıtsızlık yani uyuşma hali değildir; bezginlik yani can sıkıntısı halidir

“The Trostky” filminde dünyayı değiştirme isteği ve mücadele

Marx  “Feuerbach Üzerine Tezler” yapıtında “Filozoflar dünyayı sadece yorumlamışlardır önemli olan onu değiştirmektir” demektedir. Dünya değişmelidir zira yaşadığımız çağda açlık, yoksulluk, savaş, ırkçılık, şiddet sarsırcı boyutlardadır. Bu bağlamda dünyayı değiştirme iddiası veya çağrısı Marksistlere göre bir zorunluluk olarak izlenmesi gereken bir yoldur. Bu yolda sınıflar ortadan kalkacak insanın insan tarafından sömürülmediği, özgürleştiği bir sistem kurulacaktır. Fakat bu kendiliğinden olabilecek bir durum değildir. İnsanlık tarihi eğer sınıf savaşımlarının tarihiyse bu savaşta kazananın ezilenler olması için mücadele etmek gerekir. İşte Jacop Tierney’in yönettiği 2009 Kanada yapımı “The Trostky” filmi 21. Yüzyıl’da bu mücadeleye dair bazı sorular ve cevaplar ortaya atarak seyircisine seslenir.

Ekonomik olarak ilerlemiş bir burjuva ülkesinde çekilen film, burjuvazinin emek sömürüsü, devletin ideolojik aygıtı eğitim sistemi, günümüz mücadele yöntemleri gibi konuları sorgulamaya açıyor. Kendini Troçki’nin reenkarnasyonu olarak gören ve onun yaşam öyküsünden yola çıkarak mücadele eden 17 yaşındaki Leon Bronstein, böylece mizahi bir dille yaşadığımız sistemi sorgulatıyor, bugünün mücadelesine de yol gösteriyor.

Emek sömürüsü artık değeri üretir

Film Leon’un bir fabrikada işçilere sendikalı olmalarına yönelik çağrısıyla başlıyor. Birkaç işçinin ve ponpon kızların olduğu bu çağrıya işçiler pek de ilgi göstermezler. Böylece sınıf bilinci olmayan ve sınıfsal mücadeleye yabancı olan işçiler, Leon tarafından yapılan çağrıyı karşılıksız bırakırlar. Leon bu süreçte mücadelesine devam etmek istese de fabrika sahibi olan babası tarafından engellenir. Böylece kapitalist sınıfı temsil eden Leon’un babası işçileri birleştirmek ve sendikalaştırmak isteyen Leon’u hemen fabrikasından uzaklaştırır.

Film kapitalizmin emek sömürüsünü Leon ile babasının tartışmaları aracılığıyla vurgular. Leon fabrikada çalıştığı sırada babasıyla aralarında geçen tartışmada “sen işçileri sömürüyorsun” der.  Babası Leon’a yanıt olarak “Nasıl onlara iş vererek mi” diye yanıt verir. Kapitalist için işçiye verilen iş lütuf olarak sunulur. Fakat Marx’ın bize açıkladığı şekliyle bilmekteyiz ki artık değeri üreterek işçiler kapitalistleri zenginleştirmektedir; yani durum tam tersidir. Marx bunu Kapital’de şu şekilde anlatmaktadır: “Kapitalist emek gücününün değerini öder ve karşılığında canlı emek gücünün kendisini tüketme hakkını alır. Emek gücünden faydalandığı süre dilimi iki ayrı parçaya ayrılır. İlk kısmında işçi, emek gücünün değerine eşit bir değeri üretir, yani kendi muadilini üretir. Dolayısıyla kapitalist emek gücünün fiyatını ödemeleri karşılığında aynı fiyata sahip bir ürün elde ederler. Bu ürünü pazarda hazır halde almış olsaydı bu fiyat aynı olurdu. Artıkdeğerin yaratıldığı diğer kısımdaysa, emek gücünün kullanılması kapitalist için karşılığında ona hiçbir maliyeti olmayan bir değer yaratır. Böylelikle emek gücüne ödeme yapmaksızın onu harekete geçirebilir. Bu bağlamda artıkemeğe ücretsiz emek de denilebilir.” Dolayısıyla artık değerin ve kârın kaynağı ücretsiz emektir.[1] Bu bağlamda baktığımızda filmde Leon, Marksizm’i teorik olarak anlamış ve benimsemiş olmakla birlikte pratikte de uygulamaya koymak istemektedir. Fakat Leon’un işçi sınıfından gelmiyor oluşu (zaten sınıf mücadelesinin çok güçlü olduğunu görmediğimiz gerçeğiyle birlikte) belki de bu mücadeledeki başarısızlığının en büyük nedenidir.

Devletin ideolojik aygıtı olarak “eğitim”

Althusser devlet iktidarının devam edebilmesi ve kitleleri kontrol altında tutabilmesi için devletin, baskı aygıtlarına ve ideolojik aygıtlara ihtiyacı olduğunu belirtir. Bu aygıtlardan baskı aygıtları güç kullanımını gerektirirken, ideolojik aygıtlar için böyle bir güç kullanımı gerekmez. Böylece güç kullanımı ile değil; ikna yöntemi ile kitleleri biçimlendiren eğitim, devletin iktidarını meştrulaştıran kurumlardan biri olarak işlev görür. Eğitim kişilere itaat etmeyi, emirlere uymayı, otoriteye boyun eğmeyi öğretir. Düşünceden tutalım davranışa kadar her durumu şekillendirmeye çalışır. Böylece kitleler isyan etmeyecek, siyasal iktidara biat edeceklerdir.

Bu bağlamda kapitalist sistemde biat ettirme yollarından biri olan “eğitim sistemi” The Trostky filminde de ciddi bir eleştiriden geçirilir. Filmde Leon, babasının cezalandırması sonucu okuduğu özel okuldan da alınarak devlet okuluna verilir. Böylece Leon, bu devlet okulunda eğitim sisteminin baskıcı ve otoriter yönüyle de karşılaşmış olur. Okuldaki müdürün ve öğretmenlerin baskıcı tavırları eğitim sisteminin nasıl bir nesil yetiştirmek istediğini gösterir niteliktedir. Öğrencilerin kılık-kıyafetlerinden, davranışlarına kadar pek çok konuda baskı uygulayan yönetim, film boyunca pek çok yol deneyerek, öğrencileri kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Film ayrıca bize burjuva devrimini gerçekleştirmiş kapitalist bir ülkede eğitim sisteminin nasıl otoriter bir biçimde sürdürüldüğünü de gösteren bir örnek oluşturur.

Kayıtsızlık mı bıkkınlık mı?

Leon filmde gençliğin mücadeleye kayıtsız kalmasının yanıtını ararken şu soruyu sorar: “Kayıtsızlık mı bıkkınlık mı?” Aslında soru seyirciye de sorulan, günümüzde mücadeleyi engelleyen durumu tespit etmeye yöneliktir. Eğer durum kayıtsızlıksa bu durumu aşmak zordur zira insanlar uyuşmuştur. Fakat filme göre durum kayıtsızlık yani uyuşma hali değildir; bezginlik yani can sıkıntısı halidir. Bu durumu üzerinden atmak ise ancak mücadeleyle gerçekleşebilecektir. Böylece Leon “Sesimizi duyuramıyoruz, kendimizi savunamıyoruz” diyerek öğrencilere birleşmenin ve mücadelenin çağırısını yapar.

“Savaşan kaybedebilir ama savaşmayan çoktan kaybetmiştir!” Che Guevara’nın bu sözü herhalde mücadeleye dair net bir tavrı açığa çıkarır: Mücadelenin gerekliliği. Bu bağlamda “The Trostky” filmi de bugün bu mücadelenin gerekliliğini net bir biçimde vurguluyor. Filmin başkarakteri Leon işçi sınıfına seslenişinde gerçekleştiremediği kazanımları, eğitim gördüğü okulda mücadele sayesinde gerçekleştiriyor. Bunu da okulun baskıcı yönetimine karşı bir direniş hareketi yaratarak, bugünün gençliğinin nasıl mücadele edebileceğine dair de ipuçları sunarak yapıyor.

Sonuç

“The Trostky” filmi bize tarihin sonu, liberal-kapitalist sistemin başarıları tezlerinin zaman zaman çokça vurgulandığı çağımızda devrimin gerekliliğinin nasıl da ciddi bir biçimde önümüzde durduğunu gösteriyor. Üstelik tüketim odaklı bir kültür içerisinde gençliğin kültür endüstrisinin ürünleri haline geldiği ve kesinlikle boşvermiş olduğuna dair iddiaların da gerçeği yansıtmadığını net bir biçimde gösteriyor. Film, insanların ancak mücadeleye katıldıkça özgürleşebileceği ve kazanımın da ancak mücadele sayesinde olabileceğinin altını çiziyor.

Dipnot:

[1] Paul D’amato, Marksizmin  Anlamı, Ayrıntı Yayınları, S.181, 2016