Kolombiya barışı: Hayat ve ölüm arasında – Aykan Sever (Abstrakt)

2014’te kendi aklıyla konuşan Başmüzakereci Ivan Márquez ise “Kötü bir barış savaştan beterdir,” diyerek bugünleri öngörüyordu

Kolombiya barışı: Hayat ve ölüm arasında – Aykan Sever (Abstrakt)

Kolombiya’da FARC-EP’nin 2008’den bu yana sürdürdüğü barış arayışı, bu örgütün bir bölümünün tekrar silahlanmasıyla yeni bir yanılgı-yenilgi girdabına girdi ve bu süreçten devrimciler açısından “kazançlı” çıkılması giderek güçleşiyor. Bu yanılgı-yenilgi sürecinde başka faktörlerin yanı sıra FARC’a da hâkim olan “Latin milliyetçiliği” diye özetleyebileceğim bir zamanların güçlü ideolojik rüzgarının belirleyici önemde bir rol oynadığını düşünüyorum.

Bundan iki yıl kadar önce FARC’ın “Son”u Devrimciler İçin Yeni Bir Başlangıç Olabilecek mi? diye sormuştum, cevabına bazı rakamlar üzerinden kısaca göz atalım. O tarihte anlaşma gereği FARC-EP üyesi 3 bin 400 tutsağın sadece 832’si serbest bırakılmıştı. Şu an ise 400 civarında FARC-EP üyesinin tutsaklık koşulları devletin anlaşmaya uymaması yüzünden devam ediyor. Yaygın olan şiddette ise herhangi bir gerileme olmadı; aksine silah bırakmış ve barış anlaşmasının güvencesiyle sivil hayata dahil olmaya çalışan 150’ye yakın eski savaşçı öldürüldü. Barış anlaşması sonrası çoğunluğu kırsal alanda olmak üzere 750 kadar (bunlardan 158’i yerliydi) sosyal lider katledildi. 1351 sosyal lider de ölüm tehdidi aldı. Son yıllarda 82 bin 600 kişinin kayıp olduğu açıklandı. Geçen yıl kimliği tespit edilemeyen 26 bin 395 ceset bulundu. BM, 2018-19’un ilk 6 ayıyla karşılaştırarak, aynı döneme göre sivillere yönelik saldırılarda yüzde 55 artış olduğunu açıkladı.

Geçtiğimiz günlerde aralarında bir kadın belediye başkan adayının da bulunduğu 6 kişinin, bir araç içinde yakılarak katledilmeleri, narkoterör devleti olarak anılmayı fazlasıyla hak eden Kolombiya’da yaygın toplumsal şiddetin ulaştığı boyutun sergilemesi açısından önemli bir örnek.

Yaygın şiddetin bir diğer cephesi olan kadınlara ve çocuklara dönük saldırganlığı sergileyen verilerde de maalesef herhangi bir azalma ve pozitif gelişmeden söz edilemiyor. Geçtiğimiz aylarda 5 bin 200 genç arasında yapılan bir araştırmaya göre bu kişilerin yüzde 42’sinin erken yaşlarda fiziksel, cinsel ve psikolojik tacize maruz kaldığı açığa çıktı.

Devlet ve onun desteklediği paramiliter terörün asıl tahribatlarından biri ise kırsal alandan zorla göç ettirmeler oldu. 2015’ten bu yana yaklaşık 8 milyon kişi yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakıldı. Zorla yerinden edilmeler, paramiliter saldırılar eşliğinde halen sürüyor. 8 milyon rakamı, 1948’den beri devam eden iç savaşın yol açtığı tahribatı fazlasıyla katlar nitelikte ve aynı zamanda Suriye savaşından daha fazla göçe yol açtığı da söylenebilir. Bu rakama yaklaşık 1 milyon Kolombiyalının Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kalmasını dahil değil. Normalde iç göç hareketleriyle ilgilenmeyen Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) özel bir izinle Kolombiya’daki bu tırmanan iç göç sürecine müdahale etti.[1]

Zorla yerinden edilmelerin temelinde büyük toprak sahiplerinin küçük üreticilerin topraklarına el koyması, koka üretimini artırmanın yanı sıra maden talanının yaygınlaşması gibi sonuçlar doğuruyor. Mesela hiçbir zaman ne kadar olduğu tam olarak bilinemese de koka üretim alanları ile miktarında, müzakere süreci ve “barış” sonrası ciddi bir artış olduğuna dair veriler mevcut. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) yayımladığı bilgilere göre, 2018’de 169 bin hektarlık koka ekimi yapıldı. Gerçekte ise bu rakamın çok daha fazla olduğundan emin olabilirsiniz. Yine aynı kurumun yayımladığı verilere göre, 2014’ten itibaren ekim alanları her yıl neredeyse dörtte bir oranında genişliyor. Yani bu süreçte bir anlamda büyük toprak sahipleri kendi toprak reformlarını yapmışlar. Aynı zamanda bu süreç gerillayı tecrit etme ile küçük üreticileri mülksüzleştirme ve proleterleşmeye zorlama olarak da okunabilir. Bu bahsi kapatırken, olmayacak ve karşılık görmeyecek olması halinde büyük toprak sahiplerinin topraklarını dağıtmak yerine ormanların talana açılacağı yani nihayetinde doğanın daha da derinlemesine yağmasından başka bir sonuca yol açmayacak “toprak reformu” tartışmaları yerine, “kokain sorunu”na dönük köklü çözümler önermek, yaratmak bugünün devrimcilerinin aciliyet arz eden bir problemi olmalı diye düşünüyorum.

Silah bırakanlar…

FARC’la yapılan barış anlaşması sonrası 13 bin 68 savaşçı silah bıraktı. Bunlardan yukarıda değindiğim gibi bazıları öldürülürken 2 bin 360 silah bırakan savaşçı ise entegrasyon sürecini terk etti. Ne yaptıkları bilinmiyor, muhtemelen bazıları “Yeni FARC-EP” saflarında yeniden silahlı mücadeleye dahil oldu. Bu sayının bin 800 kadar olduğu sanılıyor. Fakat henüz Yeni FARC-EP’ye katılmayan ve barış anlaşmasını daha önceden kabul etmemiş grupların varlığı da biliniyor.

Entegrasyonu sürdürenlerin bir kısmı kooperatifler oluşturup, çeşitli tarımsal ve kültürel üretimlerle yaşama tutunmaya çalışırken, bazıları öğrenim görmeyi tercih etti, Küba’ya tıp eğitimi almaya dahi gidenler oldu. Arada Avusturalya’da düzenlenen rafting şampiyonasında Kolombiya adına yarışan eski FARC üyelerinden oluşan bir takım bile yaratmayı becerdiler. Yasal FARC son dönemde özellikle başarılı entegrasyon öykülerini ön plana çıkarak “haklılık” iddiasını sürdürmeye çalışıyor.

Yeni gelişmeler karşısında ise silah bırakan eski savaşçıların hali gerçekten dramatik olsa gerek. Sosyal medyadan izlediğim birisinin ilk tepkisi “ağlıyorum…” diye başlıyordu. Çünkü kendilerini arkadaşları tarafından terk edilmiş hissediyordu. Burada sanıyorum böyle öykülerde çokça yer alan “ihanet” kavramı üzerine biraz daha fazla düşünmek şart. Özellikle kullanmadan önce…

Bazı yanılsamalar…

FARC’ın bir kanadının yeniden silahlanmasıyla birlikte “barış”ın bütünüyle çöktüğünü iddia etmek doğru olmaz. Biçimsel olsa da devlet, garantör ülkeler, BM ve yasal FARC anlaşmaya bağlılığını henüz bir kenara atmadı. Fakat seçim vaatleri arasında “barış anlaşmasını” sonlandırmakta olan Ivan Duque hükümetinin “Yeni FARC-EP”nin varlığını gerekçe göstererek barış anlaşmasını tamamen iptal etmek istediği uluslararası basına yansıdı. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi, hiç kuşkusuz yeni katliamları gündeme getirebileceği gibi “öldüren barış”ın da sonunu getirecek, iç savaş süreci derinleşecektir.

Sanırım bütün bunlardan sonra, FARC-EP’nin son on yılının ana eksenini oluşturan “barış siyaseti”nin başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Bu başarısızlığın arkasında elbette devrimcilerin ellerindeki gücün limitinin yanı sıra bazı yanlış varsayımların ve halen devam etmekte olan ideolojik yanılgıların rol oynadığı düşüncesindeyim.

2008’lerde “barış” için ilk temaslar başlarken kuşkusuz Chavez’in Güney Amerika’da estirdiği rüzgâr, verdiği/vereceği destek de hesaba katılarak olası bir barış halinde yasal siyasetle, seçimle iktidara gelme hesapları yapılıyordu. Honduras’ta 2009 yılında yapılan askeri darbeyle işler yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. Güney Amerika’da “Bolivarcı Devrim”in etkisindeki iktidarlar özellikle ABD’nin komplocu politikalarının da katkılarıyla birer birer düştü. Son olarak Venezüella ve Bolivya kaldı.

Venezüella’nın büyük oranda ABD’nin saldırgan emperyalist politikaları nedeniyle krize sürüklenmesi meselesi, moral ve ideolojik anlamda her yerde olduğu gibi sol açısından Kolombiya’da da olumsuz sonuçlar doğurdu. Geneldeki başarısızlığın belirleyeni olarak, belki fikren farkında olunan ama fiilen egemen sınıflara ve hakimiyet ilişkilerine dokunmayan, kolektif mülkiyet ve doğrudan demokrasiyi yerleştirmek için yeterince gayret göstermeyen/gösteremeyen yanılgılı yaklaşımın oynadığı rol de yadsınamaz. Problemin temelinde “oligarşi” diye adlandırılan hâkim sınıflara dönük açıktan “bizden” denilmese de dolaylı bir güvenin varlığı kuşkusuz mevcut. Özeti “kurtacılar”ın zamanla asıl zulmedene dönüşebileceğinin ötelenmesi. Yoksa kim büyük büyük dedesi Simon Bolivar’ın silah arkadaşı ve oligarşinin doğrudan temsilcisi olan Santos’la (ya da ondan çok daha “iyi” olmayan Duque veya Uribe’yle) müzakereye oturur? Diyelim ki oturdu, onun sözlerine nasıl güvenir? Örneğin “Yeni FARC-EP” açıklamalarında[2] “hükümet anlaşmaya ihanet etti”, “bizim yeni hamlemiz barışa saygı duyan askere, polise karşı değil yozlaşmış oligarşiye karşı”, “Başkan Santos bize anlaşmanın hiçbir biçimde değişmeyeceğini söylemişti, Ivan Duque bunu takmıyor, halbuki biz anlaşmayı devletle imzalamıştık, kişilerle değil” türünden serzenişler, ilk etapta bir hayal kırıklığını yansıtıyor. FARC yöneticilerinin yürüttükleri müzakere sürecinde karşılarındaki Kolombiya oligarşisinin ciddi ve kanlı tecrübelere dayalı yeteneklerini sanırım yeterince hesaba katmadılar. Halbuki başka hareketleri geçtim, FARC’ın kendisi de daha önce birden fazla girişimle “barış” adı altında tasfiye edilmeye çalışılmıştı. Ayrıca oligarşinin temsilcilerine duyulan güvenin (“Santos bize anlaşmanın değişmeyeceğini söylemişti” cümlesiyle simgelenen) neye dayandığı bir hayli belirsiz. Latin milliyetçiliğinin Maduro ve Morales’i, Erdoğan’la bile kol kola olmaya kadar sürükleyen çürümüş pragmatizmi hariç! Santrich’in “barışa saygı duyan askere polise karşı değiliz” açıklamasına ise siyaseten söylenmiş bir söz deyip geçeyim.

FARC-EP’nin yeniden silahlanmasını ELN’nin en medyatik isimlerinden biri olarak sunulan Uriel şöyle değerlendiriyor: “Bazı FARC komutanları tarafından alınan bu kararın, yaptıkları ve daha sonra hükümet tarafından yerine getirilmeyen anlaşmanın mantıklı bir sonucu olduğunu düşünüyoruz. İki yüz yıldır iktidarı elinde bulunduran küçük bir elit olmaya devam eden Kolombiya’daki egemen sınıf, ayrıcalıklarından vazgeçmek ya da zenginlikleri daha farklı şekilde yeniden dağıtmak istemediğini göstermiştir.”[3] Burada benim aklıma ister istemez bir soru takıldı: FARC ya da ELN barış anlaşması yapınca oligarşinin ayrıcalıklarından vazgeçmesini mi bekliyordu? Yoksa barış anlaması yapan oligarşi bu ayrıcalıklarını daim kılmak için sizinle bir anlaşma yapmaya çalışıyor olmasın? Halbuki yasal FARC lideri Rodrigo Londoño için bu durum çok daha başka. Londoño yeniden silahlanan arkadaşlarını “barış kaçkınlığı” ile eleştirirken “İmza bir başlangıçtı, barışı hâkim kılana kadar mücadele edeceğiz,” diyor. 2014’te kendi aklıyla konuşan Başmüzakereci Ivan Márquez ise “Kötü bir barış savaştan beterdir,” diyerek bugünleri öngörüyordu. Fakat sonra ne hikmetse yeterli olmayan bir anlaşmanın altına imza atıp, üstüne üstlük bunun referanduma sunulmasını kabul edip ve kaybedilen referandum sonrası işin daha kötüsü ilk anlaşmanın da güdükleştirilmiş halini (uygulama için ciddi bir garanti olmaksızın) onaylayabiliyor. Bugün ise “Hükümet anlaşmaya ihanet etti,” diyenlerin, sanıyorum dönüp kendilerinin nerede hata yaptığını sorgulamaları daha anlamlı olur.

Bir özet yapacak olursam, gerek Kolombiya barış sürecinin bugünkü hali gerekse Güney Amerika’daki solun gerileyişinde, “Bolivarcı Devrim” diye nitelenen Latin milliyetçiliği temelli ideolojik yaklaşımın büyük bir payı var. Latin Amerika’nın birliği savunmak, hele hele Chavez gibi sosyalist iddialarla savunmak, ilk bakışta sorunlu gibi gözükmüyor. Chavez’de de olduğu gibi, zaman zaman “kurtarıcı” (El Libertador) diye anılan Simón Bolívar’a da referans veren bu yaklaşım, öncelikle Bolívar’ı bir fetiş düzeyine oturtarak İspanyolların kovulması sonrası öyle ya da böyle kendi eliyle “beyaz” büyük toprak sahiplerine yani bugünün oligarşilerine iktidarı teslim ettiğini/etmek zorunda kaldığını unutuyor. Bolívar bugünün Venezüella ve Kolombiya’sının birliğini savunmak gibi nedenlerle belki şimdiye referans verilebilir ama ötesine değil. Ayrıca bu yaklaşım sözlerinde değilse de pratikte ulus devletlerin anlamını pozitif bir tarzda sorgulamıyor, aksine Venezüella’da yaratılan boli-burjuvazi örneğinde olduğu gibi maalesef yeni egemenlik katmanları yaratıyor. Emperyalizme karşı olma retoriği temelinde (Kemalizme benzer bir biçimde) “işbirlikçi” diye tanımlanan kesimler hariç tüm toplumu tek bir katmanmış gibi fiilen tarif etmeye çalışıyor.

Yeni FARC-EP’nin başarı şansı var mı?

Bu sorunun yanıtını vermek için elbette Yeni FARC-EP’nin ne tür motivasyonlar ve beklentilerle yeniden savaş yoluna girdiğini tarif etmek ve anlamak şart. Benim yapılan açıklamalardan çıkardığım, özellikle “ikinci Marquetalia” ve “gerillaların sadece saldırılara yanıt vereceği”, “fidye için insan kaçırmayacaklar”ı ve “yerel toprak sahipleri ve iş insanlarıyla diyalog kurup onları kendi davalarına katkıda bulunmaya ikna edecekler”ini söylemeleri, daha çok savunma pozisyonunda kalacaklarını, kendilerini korumaya çalışacakları ve görece “uyumlu” politikalara bir yönelim olarak değerlendirilebilir. Hâlihazırda zaten fazlasıyla güç kaybetmiş Yeni FARC-EP’nin hem de 8 milyon kişi zorla göç ettirilirken seyretmiş ve yalnızlaştırılmış bir kır gerillasının, kırlarda eskisi gibi geniş bir etkinlik kurması pek olası gözükmüyor. Onların da böyle bir beklenti içinde olmadığı görülüyor. Nitekim amaçlarının “barışı destekleyen bir hükümetin kurulması” olduğunu söylüyorlar. Bu konuda pozitif bir etkileri olur mu yoksa tersine “savaş isteyenler” mi daha çok sevinir zamanla göreceğiz…

Burada devrimci mücadele açısından kritik olan silahlı ya da silahsız hangi mücadele biçimini temel alırsak alalım, 1948’den bu yana devam eden iç savaş sürecinin halk üzerinde yarattığı yılgınlık halini dağıtacak, onları yeniden özne yapacak bir siyasi pratiğin ön plana çıkarılması gerektiğidir. Bugün şehirlerde yoğunlaşan toplumun sorunlarının mücadelenin asıl eksenini oluşturacağı ise aşikâr. Bu hiç kuşkusuz kırın terk edilmesi, doğanın yağmasına izin verilmesi anlamına gelmez fakat bugün iktidarın asıl yoğunlaştığı yerler kentler ve doğayı yağmalayanlar buralarda üsleniyor, karar veriyorlar.

Bir diğer önemli mesele ise topluma söyleyecek sözünüzün olup-olmamasında. Bugün gerek legal FARC’ın gerek Yeni FARC-EP’nin yöneticilerinin bu mecrada, solun son seçimlerdeki başkan adayı M-19 Gerilla Hareketi eski militanı Gustavo Petro’dan çok daha ileri olduğu söylenemez ya da Zapatistalarla karşılaştırıldığında “umut” olma olasılıklarının bir hayli zayıf olduğu görülebilir. Doğal olarak bu halleriyle geniş bir etkiye sahip olmaları da beklenemez. ELN’nin gücü sınırlı da olsa fikri zemininin toplumda daha etkili olmaya elverişli olduğu görülüyor…

Maduro meselesi…

Venezüella’ya dönük ABD’nin yürüttüğü “Maduro iktidarını devirme harekâtı” pek istedikleri gibi gitmiyor. Halbuki Trump’ın seçimlere giderken bir “zafer”e acil ihtiyacı var. Kuşkusuz burada ve dünyanın başka köşelerinde “zafer” arayışları sürecek.

Maduro yönetiminin ABD ve onun bölgedeki en sadık müttefiki Kolombiya’nın saldırgan politikalarına karşı verdiği yanıtın bir boyutunu da ELN ve FARC-EP ile ilişkiler oluşturuyor. Neredeyse son bir yıldır, bir kısım ELN militanının Venezüella’yı savunma amacıyla artık Venezüella’da üslendiği konuşuluyor. Benzer bir rolün Yeni FARC-EP’ye de verilmiş olma olasılığı yüksek. Çünkü Maduro yönetimi bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin “sosyalist ana vatanı savunma” siyasetine benzer bir biçimde kendi iktidarını ve Venezüella’yı savunma temasıyla bu gruplarla pragmatist ilişkiler geliştirmiş olabilir. Özellikle Kolombiya yönetiminin sınırda paramiliter gruplar eğittiği, zaman zaman onları Venezüella’ya gönderdiği düşünülürse… Böylesi politikalar, paramiliter güçler ile Kolombiya ilişkisinde sorun olmayabilir ama dünya tarihi devrimci hareketler açısından bu tür ilişkilerin yol açtığı trajedilerle dolu.

Yeni FARC-EP’nin açıklamalarına yansıyan “ELN ile birlikte hareket edebiliriz, birleşebiliriz…” sözlerinin anlamı bu yeni ilişkide gizli olabilir. Yoksa zaman zaman çatışan ve müzakere süreci boyunca ELN’ye masada yer vermek istemeyen FARC’ın tutumunun değişmesi için şimdi “daha zayıf” olmasının yeterli zemin olduğunu sanmam.

Maduro nitekim Yeni FARC-EP’nin açıklamaları sonrası “barış için arabuluculuk” teklifiyle karşılık çıkmasa da bir hamle yaptı ve en azından onlarla teması olduğunu gösterdi. Maduro’nun bu tercihlerinin, iktidarının başını daha fazla belaya sokma olasılığı da yüksek. ABD tarafından dünyaya “Venezüella muhalefetinin lideri” olarak sunulan Juan Guaido, “FARC, ELN, Hizbullah, Hamas ve IŞİD gibi gruplar 13 eyalette faaliyet gösteriyor,” diyerek “Bu durumun bu ay yapılacak Birleşmiş Milletler oturumunda, Kolombiya ile birlikte gündeme getirileceğini” söyledi.

Neler olabileceğini öngörmek zor fakat ABD’nin yeniden hegemonya kurma politikaları sürdüğü sürece bölgede kan akmaya devam edeceği açık bir gerçek. Bunun yanı sıra uluslararası kartellerle bütünleşmiş olan Kolombiya oligarşisi ile onlar tarafından cepleri doldurulan “güvenlik bürokrasisi”nin ve paramiliter güçlerin, saltanatlarını korumak ve dolar balyalarını üst üste yığmaya devam etmek için barutu bol bir havaya ihtiyacı var.

Dipnotlar:

[1] Dilan Bozgan’ın çevirdiği burada aktarılan Mileidy V.Yopasa RAMÎREZ imzalı yazıya Kolombiya barışının açmazlarını anlamak için bakılabilir: http://sendika63.org/2019/09/baris-neden-coktu-farc-ep-komutanlari-neden-yeniden-silahlanma-karari-aldi-559968/

[2] İkinci açıklamanın videosu şu bağlantıdan izlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=NWTz8kfm4ho

[3] https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2019/09/03/eln-komutani-uriel-kolombiyada-silahli-mucadele-tek-degil-ama-hala-gecerli-bir-yol/

Kaynak: Abstrakt