Hayvan Özgürlüğü Kolektifi: “Av, romantize edilecek bir nostalji edimi değildir”

“Çünkü aslında balık avlamak güzel vakit geçirebileceğimiz bir hobi, ihtiyacımızı gidermek için kullanabileceğimiz bir ‘avlanma’ değil bir katliam”

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi: “Av, romantize edilecek bir nostalji edimi değildir”

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi’nin, yazarımız Ethem Özgüven’in “Balık avlamak” başlıklı yazısına karşı kaleme aldığı eleştiri yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

“Balık avlamak” yazısını okumaya başladığımız andan itibaren gözümüzün önüne Vegan Kamp’ta, sahil kenarında “Balıkçı Hasan vegan oluyor” şarkısını besteleyişimiz, taşlarla nasıl ritim tuttuğumuz geldi. Balıkçı Hasan’ın vegan oluşunu hayal ettiğimiz ve aslında öyle bir dünya kurduğumuz. Şarkıda Hasan, balığa “Sen bir balıksın ve yaşama hakkın var” diyordu. Çünkü aslında balık avlamak güzel vakit geçirebileceğimiz bir hobi, ihtiyacımızı gidermek için kullanabileceğimiz bir “avlanma” değil bir katliam.

Yazının geneline döndüğümüzde yanlış olduğunu düşündüğümüz söylemleri sıraladık ve söylemlere olan eleştirilerimizi dile getirdik. Bu yazı aslında en basit anlamda bir sosyal medya ve çağımız iletişim araçlarımızın niteliksiz kullanımına bir eleştiri olarak yazılmış. Ancak bu eleştiriyi balık avlamak üzerinden örneklenerek yapmış, üstelik o kadar korkunç ifadeler kullanarak yapılmış ki yazının içerisinde yapılan bütün eleştiriler anlamsızlaşıyor. Bu ifadelerden bazıları şöyle: “Ben hayatımda yakaladığım hiçbir balığın resmini çekmedim. Bu davranış balıkla aramızdaki sevgi saygı ve kutsal bağı zedeleyecekmiş ve sonsuz ilişkimizi ucuzlatacakmış gibi gelir bana.

Av maalesef romantize edilecek bir nostalji edimi değildir. Avlanmak sırasında avcıyla öldürülen insan dışı hayvan arasında kesinlikle ne bir sevgi ne bir saygı ne de bir kutsal bağ bulunuyor. Av olan ve hissedebilen insan dışı hayvanlar içkin bir değere sahiptir. Yani hiç kimsenin onların yaşamasından bir çıkarı olmasa da kendisi yaşamaktan çıkarı olduğu sürece yaşama hakkına kendiliğinden sahiptir. Yapılan eylemi romantize eden bu cümle ancak oksimoron bir benzetme olabilir. -“Balıkları kutsal görürüm. Gereğinden fazlasını avlamam.” Aslında ihtiyaçlarımızı tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini bir kez daha aklımıza getiren bu cümleye karşılık; “Hayvanları köleleştirmek ve öldürmek gerçekten gerekli midir?” diye sormak isteriz. Hayvanlara gereksiz yere acı vermenin çoğu kişi tarafından yanlış bulunduğunu biliriz. Peki gerekliliklerimizi kim, ne belirlemiştir? Yazarın tam da yazıda bahsettiği yozlaştıran sistemin belirlediği gereklilikleri sürdürmek ne kadar doğrudur? “Gereğinden fazlasını avlamam” diyen yazara soruyoruz kaç balık öldürmek gerekli ve insaflı olur? 5 mi 10 mu 100 mü? Her yıl milyarlarca deniz canlısı türcü bakış açımız nedeniyle öldürülüyor, eğlence nesnesi olarak akvaryumlarda sergileniyor, ekolojik yıkım nedeniyle türleri hızla yok oluyor. Etik bakımdan bize saldırmayan ve özsavunma kullanmak zorunda kalmadığımız müddetçe ahlaki fail olmayan bir canlıyı öldürmeyi kendimizde hak bulamayız. Hiç kimsenin tek bir hayvanı öldürmeye, özgürlüğünü kısıtlamaya ya da istismar etmeye hakkı yoktur. Hayvanları öldürmenin gereği olamaz ancak beraber yaşadığımız dünyayı insanlık olarak yok ettiğimiz için onları yaşatmak sorumluluğumuzdur. Yaşamdan yana olmak adalet olgusunun en temelinde yer alır. -“Onları öldürürüm ama onlarla dostumdur.” Dostluğun karşılıklı çıkar şartı olmadan -herkes için geçerli olmasa da- gerçekleşen ve insana özgü bir kavram olduğunu hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyoruz. Zaten dostlarımızı da genel olarak yemiyor, köleleştirmiyor, bir kancayı ağzına saplayarak boğmuyoruz. Cambridge Bilinç Deklarasyonu ile balıklar dahil tüm hayvanların bilinci olduğu, acıdan kaçındığı 2012 yılında kabul edildi. Yani balıklar yaşadıklarının farkında dolayısıyla öldürüldüklerinin de farkındalar. -Kıbrıs denilen çok oltalı sistemi asla kullanmam, dinamit atmam ve ışıkla avlamam. Belki de bu acımasız yöntemler anlatmaya çalıştığım benim avlanma yöntemimle ahlaki bir çelişki halinde olduğundan değil ama “zamanla” bozuk bir ilişkide olduğundan, kim bilir. İşte buna refahçılık diyoruz. Refahçılık; kökenleri yararcı etiğe dayanan, maksimum haz-minimum acı mantığı ve pragmatist bir bakış açısı ile kendini inşa etmiş reformist bir bakış açısıdır.

Yazar bu “acımasız” yöntemleri kullanmadığını söyleyerek “acısız ölüm”, “geniş kafesler”, “gezen tavuklar”, “mutlu inekler” tamlamalarını akla getiriyor. “İnsancıl” yöntemler ile öldürmenin, köleleştirmenin ve mal muamelesi yapmanın daha az yanlış olacağı yönündeki düşünce refahçı bakış açısının en berrak tanımlarından biridir. Ancak öldürmenin, köleleştirmenin özü itibariyle yanlış olması tüm bu yazdıklarını boşa düşürüyor. Şuanda tüketim kültürü içinde hayatımızı devam ettirmeye, kendimizi var etmeye çalıştığımız tespiti su götürmez bir gerçek. Fakat temel sıkıntı bu eleştirilerin bütünleyici ve süreci her yönüyle değerlendiren bir analizden ziyade insan merkezli bir yaklaşımla yapılıyor oluşu. Yani tüketim kültürünü hayvanları birer nesne-meta, bazen aşağılayıcı bir kelime- örneğin maymun- olarak kullanıp bunlar üzerinden eleştirdiğimiz zaman eleştirimiz yerine ulaşmıyor, ulaşamaz. Çünkü tüketim kültürünü hayvanları tüketen bir dil, yaşam tarzı kullanarak eleştiriyoruz. Balık avlamada bir sıkıntı görmüyor, ‘gereğinden’ fazla veya vaktinden önce avlanmada sıkıntı görüyoruz. Fakat esas sıkıntı balık avladığımızı sandığımız o zevkli görünen aktivitenin bir hak ihlali oluşudur. Tüketim kültürünün özüne indiğimiz zaman esas problemin sistemin kitleyi sınıflara bölüp bir hiyerarşi yaratması ve bu sınıflara ‘alt sınıfını ezebilir, sömürebilir, katledebilir, köleleştirebilirsin’ kısacası tüketebilirsin deyişi olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Tarihteki ilk tahakküm biçiminin insan hayvanının doğa üzerinde kurduğu tahakküm olduğunu biliyoruz. Esasında tüketimi yeniden güçlendirerek üreten bu tahakküm biçimi. Eğer tüketim ilişkisini eleştireceksek yüzeysel, sadece günlük hayatımızdan örneklerle, hayvan tüketimini özendiren bir dille değil tahakkümün ilk çıkış noktasından hareketle eleştirmemiz gerekiyor. Yazının yazarı Ethem Özgüven “şimdiki zaman”ın içinin boşaltıldığını hayvan avlamayı romantize ederek bizlere açıklamaya çalışıyor. Ancak vermiş olduğu örnek zaman kavramının insan merkezli bir yorumu olması nedeniyle sığ ve temelsiz bir hal almış. Hayvanlara nasıl muamele ettiğimiz onları köleleştirmemizi hafifletmez. Hayvanlar gıda, giyim, zevk, spor ya da hobi nesnesi değildir. Hak temelli etik bakış açısı bizleri insanları ve insan harici hayvanları hissedebilirlikleri nedeniyle mal, köle ve makine gibi göremeyeceğimizi söyler.

Tüm türler arasında eşit, tahakküm ilişkisinin olmadığı bir dünya yaratmak istiyorsak buna hayvanlar üzerinde kurduğumuz tahakküm ilişkisini sonlandırarak başlayabiliriz. Yani vegan olabiliriz. Balık bizim “dostumuz” ise eğer, dünya üzerindeki dostlarımızı öldürmeyelim. Havyan Özgürlüğü Kolektifi olarak sistemin çelişkilerine karşı mücadele ederken bize sistemin zorunluluk, gelenek olarak dayattığı tüm kültürel kodları reddediyoruz. Bunun ilk ve en önemli adımı vegan olmaktır. Balıkçı Hasan’ın vegan olduğu sınıfsız, sınırsız, özgür ve vegan bir dünya dileğiyle.

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi