Barış Akademisyeni Kasım Akbaş: “Beraatlarımız o kadar da abartılacak bir şey değil, zira daha yolumuz uzun…”

"Beraat kararlarıyla birlikte her türlü hukuki hakkımıza doğrudan erişebilmiş değiliz; yapılacak başvurular, açılacak davalar var daha. Ama daha önemlisi, beraatlarımız bizim için büyük ama insanlık için küçük bir adım maalesef. Bunca haksızlığın, adaletsizliğin yaşandığı bir ülkede, bir zaman diliminde; beraatlarımıza az da olsa sevinmenin utancını da yaşıyoruz belki"

Barış Akademisyeni Kasım Akbaş: “Beraatlarımız o kadar da abartılacak bir şey değil, zira daha yolumuz uzun…”

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza attıkları için ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin davalarında peş peşe beraat kararları açıklanıyor. Anadolu Üniversitesi’nden ihraç edilen Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Kasım Akbaş’la bu beraat kararları üzerine konuştuk. İhraç edilen akademisyenlerin, bundan sonra nasıl bir yol yürüyeceklerine ve hukuki süreçlerin nasıl işleyeceğine dair Sendika.Org’un sorularını yanıtlayan Akbaş, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine ilişkin karar da dikkate alındığında Barış Akademisyenleri’nin göreve iade edilmeleri gerektiğini belirtiyor.

Barış Akademisyenleri’ne verilen beraat kararları ne anlama geliyor? Bu kararlarının pratik karşılığı nedir?

Beraat kararları başından beri söylediğimiz, savunduğumuz hemen her şeyin doğru olduğunu gösteriyor: “Bu ülkenin akademisyenleri, ülkenin sorunlarına, hak ihlallerine dair söz söyleyebilir; hatta söylemelidir. Hakikati dile getirmek suç değildir.” Beraat kararından sonra, evde bir şeyler ararken, savcılık sorgusu ve idari soruşturma savunması için yaptığım hazırlıklar geçti elime. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ifade özgürlüğü ihlali kararını üç yıl önce neredeyse satır satır yazmışız savunmalarımızda. Ne var ki, bu basit doğrunun bile saptanabilmesi için bunca yolun yeni baştan kat edilmesi gerekti.

“Üstümüzdeki ceza tehdidi ortadan kalktı”

Beraatların en somut karşılığı, üstümüzdeki ceza tehdidinin ortadan kalkmış olması… Şimdi her şey bitince önemsizmiş gibi görünmekle birlikte, ülkedeki binlerce akademisyenin cezaevine girmesi gibi bir durum söz konusuydu ve Füsun Üstel hocamız şahsında bunun gerçekleştiğini de görmüştük. Dolayısıyla hükmün açıklanmasının geri bırakılması durumunda olmayan akademisyenler cezaevlerine gireceklerdi ve bu son derece gerçek, ciddi bir tehditti. Öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla ve sonrasında buna dayalı olarak verilen beraat kararlarıyla birlikte bu tehdit ortadan kalkmış oldu. Kuşkusuz bunun bir başka boyutu, üç yıllık bu süreç içerisinde esas olarak bizim haklarımızın ihlal edilmiş olduğunun da ortaya çıkmış olması… Dolayısıyla, örneğin daha evvel mahkûm edilmiş olanlar açısından tazminat hakkı ortaya çıktı. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararında bir tazminata da hükmedildi.

“Görevlerimize iade edilmemiz gerekir”

Ama en merak edilen hususun, benim durumumda olduğu gibi, bu nedenle KHK’lerle ihraç edilmiş olan akademisyenlerin görevlerine dönüp dönemeyecekleri sorusunun cevabı olduğunun farkındayım. Eğer hukuk içerisinden konuşuyorsak, aksi düşünülemez bile. Öte yandan OHAL Komisyonu’nun beraat kararlarına rağmen iade kararı vermediği durumlar olduğunu da biliyoruz elbette. Zira aslında OHAL Komisyonu’nu kurmaktaki amaçları, daha en başından cezai sorumluluğun olmadığı durumlarda bile “politik sadakatsizliği” cezalandırmak istemeleriydi. Bir başka deyişle, OHAL Komisyonu, olağan ceza yargılaması dışı bir cezalandırma mekanizması işlevi görmektedir. Dolayısıyla bizim durumumuzda da benzer bir sonuç ortaya çıkabilir mi? Evet çıkabilir. Fakat ben yine de bizim durumumuzun yalnızca ağır ceza mahkemesinin verdiği bir beraat kararıyla sınırlandırılamayacağı gerçeğine dikkat çekmek isterim. Bizim hukuki durumumuzu açıklayan esas karar, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ifade özgürlüğü hakkımızın ihlal edildiğine ilişkin karardır ki, Anayasa’nın 153. maddesi gereği bütün kurumlar için bağlayıcı niteliktedir. Anayasa Mahkemesi’nin kararı ortadayken, hiçbir kurum veya makamın ceza anlamına gelebilecek bir işlem tesis edememesini beklemek en doğal hakkımızdır. Dolayısıyla verilen kararların hayatımızdaki bir başka pratik karşılığının görevlerimize iade edilmemiz olmasını bekliyoruz.

Peki tüm bunları olağan bir hukuki süreç olarak nitelemek ne kadar doğru? Yoksa iktidarın bir politika değişikliğinin sonuçlarını mı görüyoruz?

Bu sorunun muhatabı olmak için doğru kişi ben miyim, emin değilim. Elbette hemen herkes gibi, gündelik gelişmelere bakarak ben de birtakım çıkarımlar yapıyorum ama yine hemen herkesinki gibi, sübjektif lafazanlıktan başka bir şey olmayabilir bu çıkarımlar… Maalesef, memlekette, olayların rasyonel olarak açıklanabilme sınırını aşalı çok oldu. Elbette bir sosyal bilimci olarak, meselelere dair analiz yapılamaz, çıkarımlarda bulunulamaz demiyorum. Ama normal şartlar altında olmaması gereken şeyler olmuşken, şimdi aslında daha en başında verilmesi gereken kararlar verilince, evet insan bunların normal kararlar mı olduğunu sorgulama ihtiyacı hissediyor. Şimdi ben soruyu biraz genişten alarak yanıt vereyim, sonuçta çıkarımını okur kendisi yapsın.

“Anayasa Mahkemesi kararına kadar bir tane beraat yok”

Her şeyden evvel, bir mahkeme kararının verilmesinin “iktidarın politika değişikliğine” yorulması beklenmez; beklenmemeli en azından. Zira mahkemeler bağımsızdır. Ama elbette o mahkemelerin de yerleşik içtihatları, uluslararası sözleşmeleri, kanunları, anayasal düzenlemeleri durduk yere görmezden gelmeleri beklenmezdi herhalde. Yapamadığım savunmamda şu hususa dikkat çekiyordum: Ülkede yüzbinlerce hukukçu var; ama tesadüfe bakın ki, üç yıl boyunca yalnızca bizleri yargılayan mahkemelerdeki hukukçular barış bildirisine imza atmanın terör örgütü propagandası yapmak anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Hem de istisnasız… Bakın Anayasa Mahkemesi kararına kadar bir tane bile beraat kararı yok. Onu geçtim, beraat yönünde sanırım yalnızca bir tane muhalefet şerhi var. Öte yandan, bu mahkemeler dışında imzanın suç olduğunu ileri süren, savunan -siyaseten kamuoyunda öyle söyleyenleri bir yana bırakarak, “neredeyse” diyeyim- bir tane hukukçu yok. Bu “istisnasızlık” manzarası, haliyle insanda kuşku uyandırıyor. Hukukçuların çok sevdikleri bir ifadeyle söyleyelim; bir yerde iki hukukçu varsa orada üç ayrı görüş vardır. Gelin görün ki, kanun ortadayken, suçun unsurları belliyken, daha evvelki yerleşik içtihatlar, AİHM kararları ortadayken, bizi yargılayan hakimlerden biri bile “yok, hayır” diyemiyor, bunun için Anayasa Mahkemesi’nin yol vermesi gerekiyor. Öte yandan dosyanın Anayasa Mahkemesi sürecindeki ilerleyişi de alışık olduğumuz hukuki teamüllere riayet edildiği hissi vermiyor insana.

“Ulusal ve uluslararası sonuçları olurdu”

Peki hal böyleyse, gerçekten iradi bir politika değişikliği mi söz konusu? Meseleyi bunun da tam açıklayamadığını görebiliyoruz. Daha ziyade bir yalpalama, bir sıkışmışlık, bir -tabir doğru mudur, bilmiyorum- pazarlık veya buradan tam olarak nereye varılacağını bilememe sonucunda ortaya çıkan gelişmelerle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz belki. Kuşkusuz, binlerce akademisyeni hiçbir suç içeriği olmadığı bir bakışta görülebilecek bir bildiri nedeniyle terör örgütü propagandası yapmakla yargılarsanız, hatta bir kısmı için cezaevi açık bir tehdit haline gelirse, bunun ortaya çıkaracağı ulusal-uluslararası sonuçlar olur. Bu sonuçlara katlana da bilirsiniz, katlanmaya da bilirsiniz… Benim anladığım, bu saatten sonra akademisyenlerin mahkumiyetinden beklenen toplam fayda, ortaya çıkacak zarardan daha büyük olarak değerlendirilmemiş görünüyor.

Barış Akademisyenleri bundan sonra neler yapacak? Gerek hukukî süreç gerek yaşamları yani nasıl bir yol yürüyecekler?

Şimdi bir defa az önce bıraktığımız yerden başlayarak yanıt verelim bu soruya; ortaya çıkan hukuki sonucun gerekçesi ne olursa olsun, geride kalan üç yıllık süreç içerisinde barış bildirisini imzalayan akademisyenler zorlu bir sınavı, dayanışarak verdiler. Dolayısıyla ortaya çıkan beraat kararları olağan hukuki süreç veya politika değişikliği sonucunda ortaya çıkmış olsun veya olmasın, akademisyenlerin duruşu, her iki ihtimalde de çok önemli bir etken olmuştur. Yargılanan yüzlerce arkadaşımız “barış” sözünün arkasında durmasaydı, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını talep etmeyen onlarca arkadaşımız olmasaydı, -umarım ismini anarak huzursuz etmiş, kendisinin talip olmadığı bir misyon yüklemiş olmam ama- Füsun hocamız neredeyse hepimiz adına cezaevine girmeseydi, bugün bulunduğumuz noktaya gelir miydik, en azından bu kadar hızlı gelir miydik, hepimizin bir kez daha düşünmesi gerekiyor. Bu anlamda, buradan nereye varılacağını, buraya nasıl gelindiği zaten önümüze koyuyor sanırım: Akademinin hakikati söyleme, arkasında durma ve dayanışma zorunluluğu var. Bu süreçte çok önemli, belki ileride dünya tarihine geçecek alternatif akademi deneyimleri hayata geçirildi. Ben bunun artık giderek akademik üretim için ana damar olabileceği iyimserliğini taşıyorum. Kurumsal payelerimizden sıyrılarak, acemisi olduğumuz modeller geliştirmeye çalışıyoruz. Henüz gürül gürül akan, önüne kattığı her şeyi sürükleyen bir nehirden söz etmenin çok uzağındayız ama göz ardı edilemeyecek bir kıpırtı olduğunu da yadsıyamayız sanırım.

“O kadar da abartılacak bir şey değil”

Takdir edersiniz ki, hukuki anlamda herkesin çok yorulduğu bir süreç oldu. Yüzlerce dava dosyası, binlerce duruşma… Yalnızca ceza yargılaması da değil; idari soruşturmalar, sözleşme yenilememeler, emeklilik hakkı vermemeler… Bunlara karşı açılan davalar… Bireysel başvurular, AİHM başvuruları… KHK ile ihraç edilenler için daha başka dava ve başvuru süreçleri… Avukatım adli tatil sonrası masasının üzerinin benim dosyalarımla dolu olduğunu söylüyordu geçenlerde. Benim dosyalarımın sayısını sanırım binle çarparsak, nasıl bir davalar silsilesi içerisinde olduğumuzu anlayabiliriz. Elbette bitmiş değil. Diğer arkadaşlarım nasıl hissediyor bilmiyorum ama “oh” çekmiş değiliz sanırım. Bunu iki anlamda söylüyorum. Birincisi, beraat kararlarıyla birlikte her türlü hukuki hakkımıza doğrudan erişebilmiş değiliz; yapılacak başvurular, açılacak davalar var daha. Ama ikincisi ve daha önemlisi, beraatlarımız bizim için büyük ama insanlık için küçük bir adım maalesef. Bunca haksızlığın, adaletsizliğin yaşandığı bir ülkede, bir zaman diliminde; beraatlarımıza az da olsa sevinmenin utancını da yaşıyoruz belki. Bizim beraat etmemizle birlikte, her zaman işaret etmeye çalıştığımız insan hakları ihlalleri sona ermedi. Bu süreçte yitirdiğimiz arkadaşlarımız, Mehmet Fatih Tıraş örneğin, geri dönmüş olmadı. Dolayısıyla bitirirken, ilk soruya cevaben söylediklerime bir de şerh düşmüş olayım; beraatlarımız bir yanıyla “o kadar da abartılacak bir şey değil”. Zira daha yolumuz uzun…