Yüzleşme zamanı

Erkeklerin her kadın cinayetinden sonra ah-vah çekmekten daha fazla yapabileceği şeyler vardır, olmalıdır

Yüzleşme zamanı

Dün sabaha karsı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun basında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
Özdemir Asaf

Bir kez daha şahlanan kadın cinayetleri vesilesiyle 2012 yılında yazılmış bir kitabı tanıtmak ve zehirli erkeklikle yüzleşmek şart oldu. Çin İşi Japon İşi adlı kitap Tayfun Atay’ın cinsiyet kimlikleri üzerine antropolojik çalışmalarıyla başlayıp bugün aldığı kültürel biçimlere göz atıyor.

İyi niyetle yapılmış olsa da Anadolu’da kadının toprakla, erkeğin tohumla benzeştirilmesinin cinsiyetler arasında bir asimetriyi dışa vurduğu uyarısını önsöz bölümünde alıyoruz. Kadını statik ve edilgen, erkeği dinamik ve etkin bir konuma sürükleyen bu cinsiyet hiyerarşisinin erkeği taşıyıcısı olsa da sahibi olamadığı bir iktidarın pratisyeni olmaya zorlayarak, erkekliği erkeğe nasıl zehir ettiğini anlamak için sonraki bölümleri okumak gerekecek. Toplumsal cinsiyet tanımının ardından nasıl erkek ve nasıl kadın olunacağının zamana, topluma ve kültüre göre değiştiği söylendiğinde artık tek “erkeklik” yerine “erkeklikler” olduğuna hazırlanıyoruz.

Antropolog Margaret Mead’in Okyanusya yerli kabileleri arasında yaptığı bir araştırmada Tchambuli topluluğu erkeklerinin evin ihtiyaçlarıyla ve çocuk bakımıyla uğraştıkları görüldüğü, kadınlarının ise erkeklerin aksine sert, dominant ve yönetici tavırları sergilediği aktarılırken toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl değişkenlik gösterebileceği en açık biçimde örneklenmiş. Yani erkeklik halleri değişmez değil, değişebilir.

Bir kadını övmek için söylenen “Erkek gibi kadın” deyiminin aslında erkekliği yüceltme amacı taşıması, “kadın gibi erkek” deyiminin ise bir erkeğe hakaret içerirken bütün kadınları aşağılamasının toplumsal cinsiyet klişelerine örnek olarak verildiği, “Erkekler ağlamaz” sözünün biçimlendirdiği sert erkek tipi, çocuklukta başlayan pembe-mavi ayrımının yarattığı şartlanmanın sonuçlarının ele alındığı giriş bölümü bile yeterince öğretici.

“Erkeklik en çok erkeği ezer”

“Erkeklik” başlıklı bölümün temel tezi, “Erkeklik en çok erkeği ezer.” Batı’da feminist hareket, erkeklerin kendisiyle yüzleşmesine yol açmışken, Türkiye’de erkek incelemeleri alanında akademik ve entelektüel ilginin yok denecek kadar az olmasından yakınan Tayfun Hoca,  konunun antropolojik yönüne giriyor. Çapanın araç olarak kullanıldığı bahçe tarımından saban tarımına geçişin erkekten yana bir yana eşitsizliğin başlama vuruşu olduğuna işaret ediyor. Fiziksel gücün üretimden siyasal hiyerarşiye kadar belirleyici olmasıyla kadın eve çekilir. Kadının ikincil konumunu oluşturan kültürel temeller yavaş yavaş ortaya çıkar. Kadının konumundaki düşüşü en trajik haliyle dilbilimsel-arkeolojik bir araştırma ortaya koymaktadır. “Ama”, “Am-ma”, “Uma”, “Ame” örneklerinde olduğu gibi kadın cinsel organı tanrıçalara adını verecek kadar kutsal ve yüce bir konumdayken kaba bir küfür nesnesine dönüşerek en tepeden en dibe itilir.

Antropolojik açıklamalardan sonra sıra “erkeklik en çok erkeği ezer” tezini çıplak olarak göstermeye geliyor. Tayfun Hoca tezini bilimden sinemaya kadar geniş bir skalaya yaslanarak kanıtlıyor. David Gilmore’nin erkekliğin edinim pratikleri üzerine farklı toplumlar ve kültürler arasında yaptığı karşılaştırmalı değerlendirmeye dayanarak zorluk, stres ve acı yüklü birtakım ritüel etkinliklerden başarıyla geçmeksizin erkekliğin onaylanmadığını aktarırken toplumumuzun sünnet olma, “milli olma”, askere gitme kriterleri aklımıza geliyor. Foucault’ya başvurarak erkeğin iktidarı hep yeniden üretmesi gerektiğini belirttiğinde ailede otorite kurma, evin geçimini sağlama, hatta hovardalık yapma beklentilerini karşılayarak kendini kanıtlamak zorunda olan erkekleri hatırlıyoruz. James Scott’un iktidarın muktedirden bağımsız ve onu da kuşatan bir şebeke olduğu görüşünü ise, George Orwell’in İngiliz sömürgesi olan Burma’da polis müfettiş yardımcısı olarak görev yapmakta iken istemediği halde bir fili vurmasıyla sonuçlanan olayla örneklemiş. İktidarın ona sahipmiş gibi görüneni nasıl ezdiğine dair bu örnek, Baba-II filminde Michael Corleone rolündeki Al Pacino’nun erkek kardeşini vurdurmaya sürüklenmesi sahnesiyle destekleniyor. Dışardan gelen kurşun sesi kardeşinin ölüm haberini verdiğinde Baba’nın başı acıyla önüne düşer. Bir kez daha iktidar muktediri ezmiştir.

Kadınlık, evlilik, din, eşcinsellik…

Yerli filmlerden örneklerle ilerleyen kitap maçoluk, ergenlik, metroseksüellik üzerine alt bölümlerden sonra Kadınlık bölümüne geçer. Cinsiyetçi dil kullanımının ataerkilliği hayatın havasına, suyuna, taşına toprağına, ekmeğine ruhuna nasıl sindirdiği anlatıldığı bu bölümde imaj çağının kadını bedenine yabancılaştırması da işleniyor.

Evlilik bölümü; evliliğin mülkiyetin belirmesine bağlı olarak ortaya çıktığı, kapitalizmin evliliğin temellerini nasıl sarstığı ele alınıyor.

Din, Cinsiyet, Cinsellik bölümünde, İslamcı camiada yaşanan değişim; kadın imamlar, helal kızlar adlı tv programı, helal sex shop, erotik tesettüre değinilerek gösterilirken, İslami Kalvinizm kavramının yanlışlığı ortaya koyulmuş.

Eşcinsellik başlıklı bölümde cinselliğin bir yelpaze olduğunu göstermek için yine antropolojik çalışmalardan yararlanılıyor. İslami kesim içinde yer alan LGBTİ bireylerin durumları ve görüşleri aktarılıyor.

Pankart açmak tamam da…

Bitirirken Tayfun Hoca’nın Batı’daki profeminist akımların Türkiye’de karşılık bulmaması serzenişine tekrar dönelim. Batılı ülkelerde Beyaz Kurdele Kampanyası gibi örnekler olmasına rağmen ülkemizde Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi gibi eril iktidara karşı çıkan bazı hareketler oldu ancak çok etkili olduklarını söylemek mümkün değil. Erkeklerin her kadın cinayetinden sonra ah-vah çekmekten daha fazla yapabileceği şeyler vardır, olmalıdır. Emine Bulut cinayeti için tribünlerde açılan pankartlar anlamlı ama yeni kadın cinayetlerini önlemek için daha fazlasına ihtiyaç var.